7 Ekim 2012 Pazar

ÇARPIK EV ya da güçlü bir anlatımla, yaratıcı bir kurguyla buluşamayan çarpıcı bir fikrin trajedisi


Doğan Egmont, 1. Baskı 2012
Radikal Kitap editörü Burcu Aktaş’ın ilk çocuk kitabı Çarpık Ev, Kitedit’in son dönemde incelediği eserlerden yalnızca biri ve belki de içlerinde en niteliklisi. Buna rağmen bu kitabı eleştiri konusu etmek, onun zayıf yanları üzerinde durmak istememiz kimilerine tuhaf gelebilir. Özellikle eleştirinin gerçek işlevlerini bilmeyenler, eleştiri kültürünü özümsememiş olanlar ve yergi ile karalamayı birbirine karıştıranlar tercihimizi anlamakta zorlanabilir.

Ama zaten amacımız da bu. Kalıplaşmış bazı anlayışları zorlamak, hatta kırmak istiyoruz. Çünkü yüzeysel kitap tanıtımlarının, temelsiz övgülerin, sakız gibi tekrarlanan reklam cümlelerinin, yaygın anlayışın aksine ‘değer vermek/değer görmek’ değil, ‘ciddiye almamak/ciddiye alınmamak’ olduğunu  düşünüyoruz ve bu tutumun edebiyata, ama özellikle (ciddiye alınmama sorununu henüz tüm kapsamıyla aşamamış olan) çocuk ve gençlik edebiyatına zarar verdiği fikrinde birleşiyoruz.
Kısacası Çarpık Ev’i, tam da bu kitabı ciddiye aldığımız, önemsediğimiz için eleştiriyoruz.  Her şeyden önce konu ettiği hikâye yok sayamayacağımız özgünlükte bir fikre dayanıyor.
 “Gündüzleri göğü delen apartmanların gölgesinde kalan, akşamları onların ışıklarıyla aydınlanan çarpık bir ev…”
Hayır, kitabın arka kapağından alıntıladığımız bu tanıtım cümlesi hikâyenin özgünlüğünü ortaya koymuyor.  Öyle ya, gerek uluslararası gerek Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı,  sırlarla dolu, esrarengiz eski evlerden geçilmiyor.
“Çarpık Ev’i gözetleyen çocuklar onun sırrını çözmeye çalışıyor, (…)”
Yok, arka kapak yazının devamı da ‘özgün fikir’ konusunda ipucu vermiyor. Bir grup çocuğun gizemli evin neler sakladığını öğrenmek için maceraya atılmaları fazlasıyla bildik ve sayısız kere işlenmiş bir konu.
Öyleyse, Çarpık Ev’i özgün yapan ne? Kitabın özgünlüğü, yukarda kaba çerçevesini çizdiğimiz hikâyenin aslında yüksek güvenlikli sitelere, beton yığınlarının arasına sıkıştırılan, bakıcılar tarafından kuşatılan, hep ve her şeyden korunan, gerçek hayattan soyutlanan, ama bir o kadar da yalnız ve donanımsız bırakılan orta ve üst sınıflara mensup çocukların dramını işlemesine dayanıyor. 
Burcu Aktaş, kitabının daha ilk sayfasında okurun dikkatini buraya, yani Türkiye’de genellikle büyük kentlerde yaşayan ve çoğunlukla ‘şanslı’ addedilen bu çocukların, aslında hiç de o kadar parlak olmayan ‘gerçekliğine’ çekiyor:  “Kimi çocuklar anne ve babalarıyla kahvaltı edip güne başlar, kimileriyse kahvaltı sofrasına bakıcılarıyla otururdu. Onlar sütlerinden iki yudum almışken, anneleri ya da babaları saatler sürecek bir toplantıya girmiş olurdu. Çocuklar okul formalarını giyip tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra bakıcılarıyla vedalaşır, asansöre binip alçalmaya başlarlardı. 33, 22, 31, 30 …” (s.1)
“Saksağan Sokak’ta yüksekte yaşayan çocuklar"ın hepsi tek çocuk ve komşu dairelerde ya da komşu apartmanlarda yaşamalarına rağmen aralarında güçlü bir arkadaşlık bağı yok. Birbirleriyle hiç oynamadıkları gibi, tanışıklıkları da aynı okul servisine binmenin ötesine geçmiyor.  Hepsinin yaşamı okul ve ev, daha doğrusu okul ve odaları arasında geçiyor. Odalarındaki pencereden bakıyorlar gerçek hayata.
Yok, aslında gerçek hayata değil bahçeli, eski eve bakıyorlar.  Orada olup bitenleri gözlemlemeye çalışıyorlar. Bahçeli evde birbirine sevgiyle bağlı babaanne Müzeyyen Hanım ve torunu Peyami’yi izlerken hiç bilmedikleri, hiç tanımadıkları bir yaşama şahit oluyorlar. Sohbet eden, oyunlar oynayan,  hayatın yükünü paylaşan, bitki ve hayvanlarla iç içe, yaşam dolu, farklı kuşaktan iki insan.
 “Gerçekten bakmazsan göremezsin!” diyor arka kapaktaki son cümle. Ama bu konuda kitap kahramanlarına haksızlık yapıyor. Çünkü çocuklar gerçekten bakmadıkları için değil, baktıkları gerçekliğe yabancı oldukları, onu özdeşleştiremedikleri için ‘göremiyorlar’.  Daha doğrusu gördüklerini (yine kendi gerçekliklerinden beslenen) hayal güçleriyle açıklamak zorunda kalıyorlar.
Üstelik Müzzeyen Hanım ile Peyami’nin hayatı yalnızca o çocukların gerçekliğine yabancı değil. Bir bütün olarak günümüz gerçekliğine yabancı. Zaten bahçeli, çarpık ev bu hikayede gerçekliği değil özlemi (özlem burada geçmişe dönük nostalji olarak okunabileceği gibi geleceğe dönük umut olarak da okunabilir) sembolize ediyor. 
En azından bizim yorumumuz böyle ve kitabın asıl gücünü buradan aldığı yönünde. Yok, hayır, düzeltme! Kitap asıl gücünü buradan alsaydı eleştirimiz büyük ölçüde boşa düşerdi. Bizim eleştirimizin temeli, kitap asıl gücünü bu özgün fikirden alabilecekken, kolaycı çözümlerle ilerletilen kurgusu, derinleşemeyen karakterleri ve dikey gettolarda yaşayan çocukların dramına dokunan ama onların içsel dünyasına gerçek bir kapı aralamayan yüzeysel anlatımı yüzünden bunu başaramamasına dayanıyor.
Ama adım adım gidelim. İlk olarak ‘kolaycı çözümlerle ilerletilen kurgu’ ile ne kastettiğimizi biraz açalım. Yazar özgün bir fikri (yalıtılmış, yalnızlaştırılmış, hayattan soyutlanmış çocuklar, çarpık evle başta anlamlandıramadıkları farklı bir yaşam biçimi keşfediyorlar, onlara dayatılmış sınırları, etraflarını kuşatan duvarları aştıkları ölçüdeyse hem bastırılan, içlerindeki gerçek çocuğu özgürlüğe kavuşturuyorlar, hem de hiç tanımadıkları o farklı yaşama yakınlaşıp, yeni bir gerçekliğe doğru adım atıyorlar) ile çok denenmiş, bilindik bir macera kitabı kurgusunu (esrarengiz bir evin sırrını çözmeye çalışan bir grup çocuk) birleştirmeye çalışmış. Haliyle de bazı güçlüklerle karşılaşmış. Birbirini çok az tanıyan, anne-baba, okul, bakıcı, apartman güvenlik görevlisi tarafından sürekli denetlenen kitap kahramanlarının tanışması, bir araya gelmesi, birlikte zaman geçirme olanağı bulması bile başlı başına birer sorun.
Kitabın başında, Melisa’nın, sabah okul servisinde sızan Batu’nun sayıklamalarından onunla aynı rüyayı gördüğünü keşfetmesi ve iki çocuğun “Acaba bizden başkaları da bu rüyaları görüyor mu?” (s.8) diye merak edip, diğer apartmanlardaki çocuklara bunu sormayı kararlaştırmaları belki müthiş inandırıcı değil, ama çocukların birbirleriyle temas kurmalarını sağlamak için yine de az-çok yaratıcı bir hamle sayılır. Ne yazık ki yazarın kurguyu ilerletmek için başvurduğu daha sonraki çözümlerin çoğu bunun epey gerisinde kalıyor, üstelik kendini tekrarlıyor:
“Ha, bu arada akşam nöbet tutan güvenlik görevlerini arayıp yarın sabah servise binmeyeceğinizi söyleyin. Tabii ki annenizin ya da babanızın sesini taklit ederek. Bu konuda çok başarılı olmak zorundasınız.” (s. 47, Batu’nun Çarpık Ev’in sırrını çözmeye çalışan diğer çocuklardan ikisi olan Elif Su ve Kuzgun’a yolladığı mektup)
“’Eve de etüt olduğunu söyleriz. Öğleden sonra bahçeli evi gözetleriz,’ dedi Kuzgun.(…)/ ‘Ne yapacaksın numaraları?’ diye sordu Batu./ ‘Arayıp iyiler mi diye sormayacağım herhalde. Müdür yardımcısı gibi arayacağım işte. Etüt olduğunu bildireceğim.’ (s.58-59)
On yaşlarındaki çocukların seslerini anne-babalarına benzeterek güvenlik görevlilerini,  müdür yardımcısına benzeterek anne-babalarını kandırmalarını inandırıcılıktan olduğu kadar yaratıcılıktan da uzak bulduğumuzu itraf edelim. Üstelik yazar bu telefon konuşmaların başarılı geçtiğini söylemekle yetinerek, iyice kolaya kaçıyor. Halbuki çocukların sorunun üstesinden nasıl geldiklerini biraz açsaydı (Ağızlarına çorap mı sokmuşlar? Boğazlarını üşüttükleri için seslerinin garip çıktığını mı söylemişler? Kendilerini neredeyse ele verecekken karşı tarafı şaşırtan zekice bir soru mu sormuşlar?), çocuk okurun gözünde renkli bir şekilde canlandırabileceği sahici sahneler (sahici sahnelerin gerçekçi olması şart değildir) yaratabilir, hikâyenin macera boyutuna heyecan katabilirdi.
Kısacası, birbirleriyle 3-5 dakikadan fazla konuşabilmek için binbir takla atmak zorunda kalan çocukların kuşatılmışlığı ne kadar çarpıcıysa, o çocukların buldukları yalanlar da o kadar yavan. Yoksa siz, iki farklı okula, iki farklı servisle giden arkadaşlarını kendi servisine aldırmak için şoföre, “İkisinin de servisi yolda bozulmuş. Okulları bizim gideceğimiz tarafta. Onları da bırakabilir miyiz?” (s.51) diyecek çocuk tanıyor musunuz?
Bizim bildiğimiz çocukların hayal güçleri daha kuvvetli. Bizim bildiğimiz çocuklar yeri geldiğinde iki servisi çarpıştıracak kadar cüretli, yeri geldiğinde de -mesela arkadaşlarının okulları yalnızca birkaç adımlık mesafedeyse- onların aynı okula gittiğini ileri sürecek denli ikna edici senaryolar/yalanlar üretmekte hiç zorlanmazlar.
Kaldı ki bunlar yalnızca ilk anda aklımıza gelen alternatifler. Üstünde durulsa elbette çok daha sağlam, hikâyeye çok daha iyi oturan çözümler bulunabilir(di).
Ama ilerleyip ikinci eleştiri noktamıza, derinleşmeyen karakterlere gelelim. Kitabın anakahramanları aşağı yukarı yaşıt, Batu, Melisa, Kuzgun ve Elif-Su adındaki bir grup çocuktan oluşuyor. Kuzgun saçına düşkün ve güzel resim yapıyor. Biraz kendini beğenmiş, ukala bir havası var. Melisa ürkek, korkularını aşmakta zorlanan bir kız. Batu ve Elif Su’nun belirgin bir özelliği yok. Maceranın motoru Batu olduğu için onun girişken bir tip olduğu yorumunda bulunabiliriz, belki. İşte, onların hakkında öğrendiklerimiz aşağı yukarı bunlarla sınırlı.
Öte yandan çocukların kuşatılmışlığını, aileleriyle olan iletişimsizliğini ve ‘zavallılığını’ vurgulayan kimi cümleler  de dikkatimizden kaçmış değil:
“Batular’ın evinde de durum farklı değildi. Bakıcısıyla akşam yemeğini yiyen Batu, annesiyle babasının çalışma odasında hararetle tartıştıklarını duyunca kulak kesildi. ‘Amerika’daki şirket bu konuda hiç esnek değil. Yeni bir iş alacağız diye…” (s. 60-61)
“Elif Su salonda, anne ve babasının karşısındaki koltukta oturuyordu. Yere değmeyen ayaklarını sallayıp, ‘Anladım. Daha kaç kere söyleyeceksiniz,’ dedi üzülerek. ‘İkincilik sana hiç yakışmıyor. Sınavlarda daha dikkatli olmalısın,’ dedi babası oturaklı bir sesle.” (s.61)
“Hediye olarak bir kitapla karşılayacağını sanan Kuzgun, paketi açtığında donup kaldı. Babasına bir şey belli etmemek için hemen kendini toparladı. ‘Beğendin mi bakalım? İngiltere’nin en iyi matematik kamplarından biridir. Okul tatile girer girmez annenle birlikte bir aylığına oraya gideceksin,’ dedi babası heyecanla.. (s. 61)
Yukardaki alıntıların esas sorunu, sayfa bilgisinden de anlaşılabileceği gibi, kurguya yedirilecekleri yere bir nevi alt alta sıralanmış, aynı bölüme sıkıştırılmış olmaları. Bize Alman mürebbiyelerini hatırlatan “Frau Tischbein” gibi araya serpiştirilmiş kimi dokundurmalar da anlaşılamadan kalıyor:
“’Hayır, Necmi Amca, Melisa gelmedi daha,’ dedi Batu telaşla. Servis şoförü, ‘Onu bakıcısı erken almış. Hastalanmış,’ deyince, Batu’nun gözünün önünde yüzlerce uçan balon patladı sanki. (…) (…) zili çaldı. Kapıyı Melisa’nın öğretmeni açtı. ‘Merhaba Frau Tischbein. Melisa’yı görebilir miyim?’ ‘Merhaba… Bir bakmam lazım. Uyuyorsa uyandıramam. Uyumuyorsa kendisine bir sorayım.’ ‘Peki, bekliyorum. Okulda öğretmen, evde öğretmen… Ufff…’ diyerek söylendi. ” (s.40, söylenen Batu)
Şimdi, Melisa’nın bakıcısı aynı zamanda öğretmen mi? Yoksa öğretmeni aynı zamanda bakıcısı mı? Adı neden yabancı? ‘Okulda öğretmen, evde öğretmen’ ile tam olarak ne denmek isteniyor? Çocuk okurun bu sorulara ilk okuyuşta doğru yanıtlar bulması güç. Dürüst olmamız gerekirse biz bile, Melisa’nın bakıcısının bir Alman mürebbiyesi olduğunu, ‘okulda öğretmen, evde öğretmen’ diyen Batu’nun da Melisa’nın hem evde hem okulda öğretmenler tarafından kuşatıldığını kast ettiğini, ancak ikinci okuyuşta çıkarabildik. Üstelik s.72’de bir kez daha Melisa’nın aklından geçtikten sonra (“Annemler evden çıktığında öğretmenim Frau Tischbein’a Batular’a gitmekten vazgeçtiğimi söylerim,”) Frau Tischbein’in kitap kurgusu içerisindeki rolü sona eriyor. Bakıcının ne öğretmeni olduğunu (Melisa’ya Almanca mı öğretiyor, müzik aleti çalmayı mı?) dahi öğrenemiyoruz.
Yazık. Çünkü buna açıklık getiren küçük bir sahne, kitabın konu ettiği çocuk gerçekliğinin okur tarafından canlı bir şekilde hayal edilebilmesini (sonuçta tüm okurlar Alman mürebbiyeleri ile büyümüyor, bunun ne anlama geldiğini bilmiyor) ve karakterlerle empati kurmasını kolaylaştırabilir, kitabın sahiciliğine hizmet edebilirdi.
Ne var ki yazar, çocuk okur ile karakterlerini yakınlaştırmak için başka bir yol seçmiş. Biz bu yola televizyon dizisi dünyasından tanıdığımız 'durum komedisi' adını vereceğiz:
“Melisa ve Batu aynı anda kağıda doğru hızla eğildiler. Kafaları birbirine çarpınca Melisa hemen isyan etti, (…)” (s.37)
“Resme gömüldüler. Masanın üzerinden bir şey alan babaannenin torununa doğru ilerlediğini ve ona yaklaşınca elindekini kaldırıp saplayacakmış gibi yaptığını gördüler. Bu kareyi gören Mesila’nın çığlık atarak masayı devirmesi bir oldu.” (s.38)
“Şükran Öğretmen’in kocaman gövdesinin altından, Melisa’nın sadece çırpı bacakları görünüyordu. Düşmenin etkisiyle sandviçin içindeki salatalık Şükran Öğretmen’in sol burun deliğine girmişti.” (s.38)
“Yerden apar topar kalkan Batu ve Elif Su, taş kesilen Mesila’yı kucaklayıp koşmaya başladılar. (…) Kedilerin ve köpeklerin arasından koşarak geçen Batu ve Elif su, Melisa’yı sedye gibi taşıyorlardı. “(s.89)
“(…)Bunu gören Batu ve Elif Su, şaşkınlıktan taşıdıkları Melisa’yı yere düşürdüler. Yere düşen Melisa şoktan çıkıp kendine gelmişti ki, yattığı yerden babaanne ve Peyami’yi görünce bayıldı.” (s.90)
“Köftesinden bir ısırık alan Peyami, “Yani Yalan Bizim İşimiz adlı radyo oyunu bugün bitecek,” dedi. Batu ağzındaki ayranı Melisa’nın yüzüne püskürttü.” (s.101)
Yukardaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, kitap kahramanlarını okura sempatik göstermeye çalışan durumlar oldukça düz ve derinlikten de inandırıcılıktan da (On yaşındaki bir çocuk koca bir yemekhane masasını nasıl devirir? Baygın bir çocuk sedye gibi taşınabilir mi? İyi aile terbiyesi görmüş bir çocuk şaşkınlıktan ayranı ağzından püskürtürken son anda kafasını geri çekmez mi? ) yoksunlar.
Bir çocuk kitabında mizah öğelerinden bazılarının abartıya ve yüzeysel komikliklere dayanmasında eleştirilecek bir yan yok, aslında. Okura soluklanma olanağı tanıyan ve kitabı keyifle okumaya devam etmesini sağlayan bu tür sahneler güçlü bir kurgu ve anlatımla birleştiğinde, kendi derinliği olan bir metne değer bile katabilir. Buradaki sorun bu sahnelerin, hikâyenin kendi derinliğini ortaya koyan sahnelerin çok önüne geçmesinde düğümleniyor.
Böylece üçüncü eleştiri noktamıza, yani kitabın, kahramanın düşünsel ve ruhsal dünyasına kapı aralamayan yüzeysel anlatımına gelmiş bulunuyoruz.
Kahramanlardan yalnızca ikisinin belirgin bir karakter özelliği olduğunu daha önce vurgulamıştık. Melisa’ya daha yakından bakalım. Melisa çocuklar içerisinde en korkağı. Kaygıları çocukça merakının önüne geçtiği için başta diğer çocuklarla birlikte bahçeli evi keşfe çıkmaktan bile geri duruyor.
Melisa’nın sözünü ettiğimiz tutumu/karakter özelliği, dört bir yandan denetim altında tutulan, hayat deneyimi sıfıra yakın, öz güveni gelişmemiş , zengin aileye mensup apartman çocuğu tipolojisine oldukça uygun ve kendi içinde tutarlı.
Keşke yazar onun bu karakter özelliğini resmederken aynı ölçüde tutarlı ve mantıklı olabilseydi. Ama on yaşındaki bir çocuğun bir resme bakıp “Ama bu bir sanat eseri,”(s.37)  dedikten sonra, resimdeki öğeleri tek bakışta değil adım adım keşfetmesi hiç sahici değil:  “İlk gördükleri babaannenin silueti oldu. Babaannenin birkaç adım sonra canavara dönüştüğünü görünce birbirlerine korkuyla baktılar. ‘Galiba devam edemeyeceğim,” dedi Melisa. (…) Resme gömüldüler. Masanın üzerinden bir şey alan babaannenin torununa doğru ilerlediğini ve ona yaklaşınca elindekini kaldırıp saplayacakmış gibi yaptığını gördüler. ” (s. 38)
Böyle okuyunca insan, yazar bir resimden değil, bir kitaptan söz ediyor duygusuna kapılıyor ister istemez. Bari Kunduz’a resim yerine çizgi roman çizdirseydi ve bu sorunu kolayından çözseydi de demeden edemiyor.
Ama Melisa’ya dönelim. Kız bu sahneyi gördükten sonra çığlık çığlığa ortalığı birbirine katıyor.  Batu ona daha sonra okulun koridorunda rastlayınca iki arkadaşının kolunda zar zor yürüyor. Öğretmeni/bakıcısı Bayan Tischbein tarafından okuldan erken alınmasını gerektirecek kadar harap halde olmasına rağmen, Batu’ya laf sokuşturma gücü yine de buluyor: “Sinirle Batu’ya bakan Melisa. ‘Seninle serviste görüşeceğiz,’ dedi. ‘İyi misin Melisa?’/ ‘Çok iyiyim Batu, sen nasılsın canım?’ dedi imalı bir şekilde Melisa. “ (s. 39) Batu onu okul bitiminde evde ziyaret edince ise korkudan hasta halde yatakta yatıyor. Bunca korkmuş bir çocuktan panik içinde laflar etmesi beklenir, doğallığında. Oysa Melisa gayet mantıklı açıklamalarda bulunuyor: “Bilmiyorum Batu. Kendi gördüklerimi de biliyorum. O evde çok acayip şeyler dönüyor ve bizim çözeceğimiz bir iş değil bu. Ben annemlere söylemekten yanayım.” (s.40)
Kısacası Melisa’nın korkaklığı gerçekçi, ama davranışları hiç sahici değil. Kurgusal bir edebiyat eserinden gerçekçilikle karıştırılmaması gereken iç tutarlılık ve sahicilik beklediğimizi daha önceki eleştiri yazılarımızda da vurgulamıştık. Öyle ya, bu faktörler çocuk okurun bir öyküye girmesini büyük ölçüde belirleyebiliyor. 'Gizemli evin sırrını çözen bir grup çocuk' kurgusunu kullanan sayısız kitaptan bazılarının neden çok başarılı, bazılarınsa neden çok vasat olduğu sorusu da, büyük ölçüde buna (ve kitabın diline) bağlı.  
Kurgudaki düğüm noktalarının hep kolaycı çözümlerle aşıldığı, kitabın macera ve heyecan boyutunun, yaratıcılıktan uzak, çok kullanılmış, çok bildik olaylarla (eve sızmaya çalışan çocukların kedi ve köpekleri uzaklaştırmak için bahçeye et atmaları, anne-babayı atlatmak için ses taklidine başvurmaları, pencereden içeri gözetlemek için daha sonra yıkılan bir insan kulesi yapmaları vb.) ya da basit 'durum komedisi' sahneleriyle ayakta tutulmaya çalışıldığı, en önemlisi de ana karakterlerinin sahici bir derinlik kazanamadığı Çarpık Ev,  ne yazık ki vasat sınıfına girmekten kurtulamıyor. Tabii bunda yazarın akıcı olmakla beraber okurda iz bırakmayan, kitabın başında daha özenli iken, giderek zayıflayan üslubu de rol oynuyor. 

Bize de, Türkiye çocuk edebiyatına renk ve derinlik getirebilecek güçlü ve özgün bir fikrin büyük ölçüde heba edildiğini saptamak kalıyor. 

Not: Yazılardaki vurgular bize ait.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Ey edebiyat böyle kollayamazsın gençleri!



Bu yazı "Ey edebiyat sen bari kolla gençleri!" yazısının devamıdır ama bağımsız da okunabilir:

ON8’in yayın yönetmeni Müren Beykan’dan alıntıladığımız Ey edebiyat sen bari kolla gençleri! başlıklı yazımızın ilk bölümünde de vurguladığımız gibi, edebi kaygıların çok arka planda, belli bir sorunu irdeleme, tartıştırma, düşündürme kaygısının çok ön planda olduğu kitaplar, doğaları gereği edebi kriterlerden önce, ele aldıkları sorunlara yaklaşımlarıyla değerlendirilirler. Tabii onları toptan yok ve edebiyat dışı sayma yoluna gitmeyeceksek.

Biz bu yola gitmeyeceğiz. Evet, gençlik edebiyatını sorun odaklı edebiyat olarak tanımlayan/bununla sınırlayan yaklaşımları eleştiriyor, red ediyoruz.  Ama gençlik edebiyatının sorun edebiyatıyla sınırlı olduğunu düşünmediğimiz gibi, sorun edebiyatı içerisinden edebi yönden güçlü kitapların çıkmayacağını da düşünmüyoruz. Buna karşın, genç yetişkin edebiyatı alanına iddialı bir giriş yapan ON8 markasının özellikle iki kitabını (Suçlu/Magali Wiéner ve İntihar Notlarım/Michael Thomas Ford) eleştirmeye karar vermemizin nedeni, onları edebi yönden özellikle zayıf bulmamız değil. Böyle olmaları elbette üzücü, ama tam da bu üzücü gerçek, bizi bu kitapları ‘nasıl anlattıklarından çok ne anlattıklarıyla’ değerlendirmeye itiyor.

Gündelik yaşamları, sıradan olayları, fantastik hikâyeleri, pembe aşk öykülerini ele alan sabun köpüğü kıvamındaki eserlerle karşı karşıya olsaydık, onları yine de görmezden gelme yolunu seçebilirdik. Oysa İntihar Notlarım ve Suçlu, genç kuşağı yakından ilgilendiren tecavüz, taciz, intihar, şiddet, cinsel ayrımcılık gibi konuları, ya da yayın yönetmeni Müren Beykan’ın ifadesiyle ‘sert’ sorunları işliyor. Bundan da önemlisi, bu ve benzeri kitaplar üzerinden, ON8’in bloğundan da takip edilebileceği gibi, sıraladığımız sorunlar etrafında duyarlılık yaratmaya çalışan, ‘kuru’ yayıncılığı aşan bir faaliyet sürdürülüyor.

Yanlış anlaşılmasın, yayın çizgisinin odağına sorun edebiyatını yerleştiren bir yayın girişiminin,  kendini ‘kuru’ yayıncılıkla sınırlandırmamasının ve ele aldığı sorunlar etrafında bir toplumsal duyarlılık oluşturmaya çalışmasının kınanacak bir tarafı yok. Aksine sorun edebiyatı tercihinin tutarlı bir sonucudur bu. Sorumlu bir şekilde yapıldığı  (yani medyatik, popüler ve kışkırtıcı konularla reklam amacı değil, toplumu gerçekten ilgilendiren sorunlar etrafında demokratik bir bilinç oluşturma amacı güdüldüğü) takdirde eleştirilmesi değil, kutlanması gereken bir tutumdur.

Ama asıl konumuza dönelim ve Suçlu ile İntihar Notlarım kitaplarını neden eleştiri konusu ettiğimize geçelim. Bu kitapları eleştiriyoruz çünkü ele aldıkları ‘sert’ sorunlara getirdikleri yaklaşımların, bu kitapların hedeflediği okur kitlesinin gerçek sorunlarına yanıt olmadıklarına inanıyoruz. Yanıt olmak bir yana, yaratılmak istenen bilincin tam tersi algı ve anlayışları besleyebileceklerinden kaygılanıyoruz.

Kaygımızın temellerine inmek için kitaplara daha yakından göz atalım: 

“Erkeğin gözünden bakıldığında aşk sarhoşluğu, kızın gözünden bakıldığında şiddet… Parkta yaşanan bir gecenin ardından hayatları paramparça olan iki insan, (…)”

ON8 markası, tecavüzle suçlanan genç yüzücü Rodrigues’in tutuklanma, yargılanma ve hüküm giyme sürecinde yaşadıklarını yine onun gözünden aktaran Suçlu adlı romanı, kitabın arka kapağında yer alan yukardaki sözlerle tanıtıyor.

Evet, Suçlu gerçekten de, taraflardan birinin isteği dışında gerçekleşen bir cinsel birleşmeye, tam da arka kitapta tanıtıldığı gibi yaklaşıyor: erkeğin gözünden bakıldığında aşk sarhoşluğu, kızın gözünden bakıldığında şiddet. 

Arka kapak, hayatları paramparça olan iki insandan söz ederken, kitabın tecavüzü, tecavüz kurbanı kadar, tecavüzcüyü de derinden yaralayan bir olay olarak ele aldığını saklamıyor. Vurgulamadığı şey, hikâyenin hayatları paramparça olan iki insandan sadece birinin, yani tecavüzcünün gözünden anlatıldığı.
Üstelik o genç erkek, yani kitabın anlatıcısı Rodrigues romanın hiçbir yerinde yaptığı şeyin tecavüz anlamına geldiğini kabul etmiyor. Aksine tüm hikâye, işlediği suçu kabullenemeyen genç bir erkeğin acıklı ruh hali üzerine kurulu. Rodrigues kitabın başında, ortasında hatta sonlarına dek en ufak bir pişmanlık duymuyor. En nihayetinde pişmanlık noktasına geldiğinde bile iyi niyetinin, düşüncesizliğinin, heyecanının kurbanı saf  bir genç portresi çizmeye devam ediyor.

Ama önce olayın nasıl geliştiğine bakalım:

İlk sayfalarda amatör bir müzik grubunda şarkı söyleyen Aurélie’ye  sırılsıklam aşık bir Rodrigues’le karşılaşıyoruz:  “Onu sahnede görecektim. O şarkı söylerken, alkışlayan kalabalıkla bütünleşecek, yüreğimde kopan fırtınayı serbest bırakacaktım. Şiddetlensin. Acımasızca. Bu, onunla dans edeceğim en kısa gece olacaktı. Onu seveceğim. Onunla heyecanlanacağım.” (s.10)

Ardından kız dansıyla Rodrigues’i adeta büyülüyor: “Kalçası, oryantal kıvrımlarla sallanan bir sarkaç gibiydi. Kollarını önce hayali arabesk figürlerle kaldırıyor, hemen sonra vücuduna sarıyordu. Elleri, yakıcı bir güneş gibi göğüslerine düşüyor, bedenini aşıyor, kalçalarına iniyor ve bacaklarının üst kısmında sönüyordu. Arada bir gözlerini kapatıyordu. Arkaya doğru eğdiği başını bezgin ve mekanik hareketlerle, bir dalga gibi hafifçe bir sağa bir sola sallıyordu. Gözlerimi onun tatlı, ince ve yumuşak boynundan alamıyordum.” (s. 13)

Konserden sonra Rodrigues ve Aurélie kendilerini küçük bir parkta, büyük bir ağacın altında buluyorlar. Kız artık sarhoş ve yine Rodrigues’den öğrendiğimiz kadarıyla, cinsel yakınlaşmaya hazırdır: “Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Onu öptüm. Uykuya dalmış gibiydi. Yere serilmiş bir halde, dünyanın dışında. Başını öbür yana çevirdi. Yavaşça. Bana yanağını, kulağını ve boynunu açmıştı. Bir davetiye gibi.” (s.22-23)

Sonunda, Rodrigues’ten dinlediğimizde kaçınılmaz gibi görünen olay yani cinsel birleşme yaşanıyor: “Bir bütün olmuştuk. Mükemmel uyum. Her şey yolundaydı. Son derece yolunda. Tam istediğim gibi. Kenara, ağacın gövdesine doğru bıraktım kendimi. Kandan, nefesten, terden boşanmışçasına. Kendimden boşanmışçasına. Küçük, tatlı bir ölüm. Kalbinin kısacık durduğu, sana kendini canlı hissettiren o an. Bana hayat veren rüzgârda titreyerek, uykuya daldım. Gülümsüyordum. Tamamlanmıştım. Erkektim.” (Kitabın arka kapağında, tam da bu paragrafın alıntılanması dikkate değer!)

Romanda Rodrigues’in gözünden aktarılan yukardaki senaryo ile Türkiye toplumunda, gerçek hayatta karşılaşılan tecavüz ve cinsel tacizlere bakış neredeyse birebir örtüşüyor: Olaydan önce aşık bir erkek ve onu cazibesini kullanarak kışkırtan, davet eden bir dişi vardır. Olayın gerçekleşme zemini budur ve tümüyle meşrudur. Erkek erkekliğinin gereklerini yerine getirirken, dişi buna bilinçli ya da bilinçsiz izin verir. Olay sonrasındaysa…

Olay sonrasında roman ve Türkiye gerçeği birbirinden ayrılmaya başlıyor. Ülkemizde taciz ya da tecavüz kurbanlarının büyük çoğunluğu yargıya başvurmuyor. Başvurmadığı gibi ailesine, yakınlarına, arkadaşlarına da açılamıyor, çünkü karşısına yukardaki senaryonun çıkacağını biliyor. Tecavüzcülerin değil tecavüz kurbanlarının suçlu sayıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Medya her gün serbest bırakılan, beraat eden/ettirilen, tecavüz ettiği kurbanla evlenerek/evlendirilerek ceza almaktan kurtulan, yani evlilik kisvesi altında tecavüzü en rahat ve risksiz şekilde sürdürme olanağına kavuşturulan tecavüzcü haberleriyle sarsılıyor.

Rodrigues’i sarsan gerçekse bambaşka. Ertesi sabah zili çalan hiç de düşündüğü gibi sevdiği ve geceyi birlikte geçirdiği kız değil. Gelen polis ve Rodrigues’i, Aurélie’nin iddiası/ihbarına dayanarak tecavüz şüphesiyle gözaltına alıyor. Sonrası sorgu, yargılanma ve tutuklama süreci.

Rodrigues’in bu süreçte bir vidan muhasebesine gireceğini, egemen anlayışla örtüşen bakışını (“Benden bu kadar nefret etmesi için ne olmuş olabilir ki? Hiç tınmadan beni hapse yollaması için? Ben ki onun beni sevdiğini, birlikte bir olayımız olabileceğini düşünürken. Kime çattığımı bu kadar geç anladığıma ağlıyordum.” S.61) sorgulayacağını, nihayetinde de terk edeceğini sanıyoruz doğallığında. Ancak olan bu değil ve böylesi belki de daha gerçekçi.

Ne var ki, Rodrigues karakterinin gerçekçi olduğunu kabul etsek bile, tecavüzü odağına alan ve asıl amacının bu sorun etrafında bir duyarlılık yaratmak olduğunu saklamayan bir romandan, gerçekçi tecavüzcü ‘kahramana’ empati duymamızı sağlaması yerine, bize gerçeğe objektif bir şekilde yaklaşma olanağını tanımasını bekleriz.

Çok bekleriz. Öyle ya, Rodrigues bütün kitap boyunca bir kurban olarak yansıtılıyor. İşlediği suç yalnızca onun gözünde değil, yargı sürecine katılan çoğu polis, eğitmen, avukat vb. gözünde de aslında basit bir ergenlik hatasından ibaret:

“Sana yöneltilen suçlama, dünyanın sonu değil. Her gün, eğlenme ve zorlama arasındaki farkı göremeyen senin gibi sürüyle adamla karşılaşıyoruz…” (s.44, polis)

“Bu tutanak kusursuz oldu, çok iyiydin. Müthiştin hatta. Daha verdiğin cevaplardan bile vahşi, kaba saba, korkulacak biri olmadığın anlaşılıyor. İçtenliğin hissediliyor ki, inan bana en önemlisi de bu. Bilirsin, kendini Tanrı sanan, her şeye hakkı olduğunu düşünen gençlerle karşılaşmaya alışkınım. Oysa seninle durum bunun tam tersi oldu.” (s. 67, Rodrigues’ten ifadeyi alan strateji uzmanı polis, iyi polisi oynuyor ve kitapta, aslında itirafta bulunmak istemeyen Rodrigues’i kandırdığı ima ediliyor.)

“Dosyana dönmek istiyorum. Yaralanmalar konusunda hiçbir endişem yok. Sen şiddet yanlısı biri değilsin, buna herkes tanıklık ediyor. Aurélie de olayın akışıyla ilgili yeterince açık konuşmuyor. İlk ifadesinde, seninle iyi vakit geçirdiğini, şakalaştığınızı kabul ediyordu. Dolayısıyla, yaralayanın sen olduğuna kimse inanmıyor.” (s. 168, avukat)

“Özetle, hakkında öğrendiğim hiçbir şey, Rodrigues Charpes’in bir suçlu ya da yönünü şaşırmış bir genç olduğunu göstermiyor.” (s. 233, eğitmen)

“Ne zarar görmüş ne de zarar veren bir genç. Son derece bilinçli bir yaşam sürüyor. Herhangi bir muhakeme sorunu yok. ‘Rodrigues Charpes’in hiçbir ruhsal problemi, psikiyatrik hastalığı ya da kişilik bozukluğu yok. ‘Neticede, Rodrigues Charpes yaptıklarından sorumlu biridir, tehlikeli değildir ve yeniden uyum sağlayabilir.” (s.250, psikiyatr)

İşin ilginci Rodrigues, çizilen bu ‘zavallı’, ‘basit hatasının kurbanı’ genç tabosuna rağmen yine de tutuklanıyor.  Çünkü hakimin görüşüne göre babası onun cinsel eğitimini ihmal etmiştir: “Ben de onun (baba kast ediliyor) olaya bakışını merak ediyorum zaten, oğlu için nasıl bir cinsel eğitim öngördüğünü, çünkü belli ki yerli yerine oturmamış çok şey var.” (s.104) Dahası hakim, Rodrigues’in söyledikleri kadar kızın ifadesini de dikkate almak, incelemek zorundadır.

İşte, kitabın en irite edici yanı da bu. Yani Aurélie’nin ifadesi, daha doğrusu ifadede okuru ister istemez şüpheye düşürecek bir çelişkinin yer alması: “Beni yaralayan oydu. Seviştikten sonra kırık bir şişenin parçalarını aldı, üzerimden geçtiğini hatırlatacak izler bırakmak için beni yaraladı.” (s.59)

Kızın sözlerini bir bütün olarak okuduğumuzda onun bu olayı neden bir tecavüz olarak algıladığını, neden derin bir şok yaşadığını ve neden büyük acılar çektiğini anlayabiliyoruz. Anlamadığımız şey, okur olarak roman boyunca yerdeki cam kırıkları yüzünden oluştuğuna (tüm raporlar, veriler, kanıtlar bu yönde) kesin ikna edildiğimiz kesikler için neden “kırık bir şişenin parçalarını aldı, üzerimden geçtiğini hatırlatmak için beni yaraladı” yalanına başvurması. Uzmanlar bilir ki, tecavüze uğradığı için şok altında olan birinin ifadesinde tutarsızlıklar, çelişkiler olmasında tuhaf bir yan yok. Tuhaf olan bu çelişkinin, uzmanlığı bulunmayan genç okura kitapta böyle açıklanacağı yerde, kafalarda ‘acaba?’ sorusunu uyandıracak şekilde araya sıkıştırılmış olmasıdır. Acaba kız yalan mı söylüyor? Acaba kız güvenilmez biri midir? Acaba gerçek, hiç tutarsızlığa düşmeyen Rodrigues’in bakış açısıyla mı örtüşüyor? Yoksa ortada tecavüz falan yok mu?

Şimdi soruyoruz size, tecavüzcülerin değil tecavüz kurbanlarının suçlu sayıldığı, tacize/tecavüze uğrayanların bu baskı ve korku ortamında seslerini çıkaramadığı bir ülkede, böylesi hassas bir konuda duyarlılık oluşturmaya çalışan bir romanın genç okura bu soruları sordurtması bizi kaygılandırması yersiz mi?

Üstelik kaygılarımızın dayanakları bununla da ibaret değil. En nihayetinde roman tecavüz suçunu işleyen kişiyi ‘bilinçsiz’, ‘saf’ ve ‘sıradan’ bir ergen olarak yansıtmakla beraber, yargının önüne çıkarıyor. Hatta yargı Rodrigues’i suçlu buluyor. Ve onu hapis cezasına çarptırıyor. Ne var ki genç bir okurun, bütün hikaye boyunca Rodrigues’in ‘zavallı’, ‘acınası’ ruh dünyasına daldıktan, ister istemez onunla empati kurduktan, bu olayın ve tutukluluk sürecinde karşılaştığı şiddetin hayatını nasıl paramparça ettiğini gördükten sonra buna sevineceğini düşünmüyoruz. Hak yerini buldu, diyecek hali bile kalacağına inanmıyoruz.

Süreci Rodrigues’in ‘samimi’ iç sesinden dinledikten sonra, onun hüküm giymesiyle sonuçlanan mahkemenin niye kuru tutanaklar olarak verildiğini (roman kurgusu ve anlatımıyla hiç bağdaşmayan bir üslup değişikliği ve kurgusaldan belgesel anlatıma geçiş söz konusu) da net bir şekilde anlamlandıramıyoruz. Bize mantıklı gelen tek neden, yazarın bütün süreci kendini masum sanan/gösteren tecavüzcünün gözünden anlattıktan sonra, sıra onun neden buna karşın suçlu bulunduğuna gelince, kararla arasına mesafe koymaya çalışması, birden çok gecikmiş bir ‘objektifliğe’ soyunmak istemesidir. 

Müzakere odasında olayı değerlendiren jüri üyelerinin yorumlarından bazılarını tıpkı yazar gibi eşit değerde görüşler gibi alt alta sıralayacaksak:

“Aslında, tecavüze karşı prezervatif olan RapeXtm kullanmak pek de aptalca bir şey değil. Bunun üzerine bir röportaj görmüştüm. Sonette Ehlers bunu Güney Afrika’da kadınları korumak için tasarladı. Kadın onu vajinasına yerleştiriyor ve bir adam onun ırzına geçerse, içindeki minik bıçaklar dört yandan penisine saplanıyor.” (s.262)

“Elle tutulur ne delil var ki elimizde? Bana göre adli tıp görevlisinin raporu, cinsel bir ilişkinin olduğu dışında hiçbir şey kanıtlamıyor. Rıza olmadığı savı açık bir şekilde belli değil.” (s.264)

“Rodrigues bilmediğini, anlamadığını söylüyor ama ben ona inanmıyorum. Bunu söylemek çok kolaydır. Olayları hafifletemeyiz, onu mazur gösterecek haller arayamayız. Çünkü bu bir kadına şiddet uygulamanın kabul edilebilir görüldüğü erkek egemen ve eski kafalı bir düşünceyi savunmak olur. Tecavüz tecavüzdür.” (s. 264-265)

“Kimin doğruyu söylediğini anlamak gerçekten zor. Tanıklıklar birbirleriyle yeterince uyuşmuyor. Neden Aurélie daha en başından kararlı bir biçimde karşı çıkmadı ki? Ona şunu söyleyebilirdi: ‘Sadece yürüyeceğiz, başka bir şey olmayacak.’ Belli ki onu tahrik etmiş.” (s.266)

“Tecavüze uğrayan kadını suçluluk duygusuyla baş başa bırakmak gibi bir hakkımız yok. Eğer ben Aurélie’nin abisi ya da babası olsaydım, Rodrigues’e, kız kardeşime ya da kızıma dokunmakla büyük hata yaptığını gösterirdim. Bir tecavüzvüyü mahkum etmemek gibi bir hakkımız yok.” (s.266-267)

“Eğer toplum, genç kızları daha on üç yaşından birer Lolita olmaya itmeseydi, bugün bu durumda olmazdık. Yıldızları taklit ediyorlar, konsomatris gibi giyiniyorlar. Karınlar ortada, omuzlar çıplak, göğüsler dekolte, kıç hizasında etekler (…)” (s. 268)

“Kadınlara uygulanan bu şiddetin normalleştirilmesine karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Rodrigues tecavüz etti, maksatı belki başta bu değildi ama bunu yaptı ve yaptığının bilincindeydi.” (s. 269)

Ama daha fazla uzatmayalım, yazar bu birbirinden kökten farklı görüşler karşısında objektif olmaya ve eşit mesafede durmaya çalışsa da (ve tam da bu yüzden), aslında net bir mesaj veriyor. Romanı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde (hayatları paramparça olan iki insan, suç bile işlediğinin farkında olmayan örnek bir genç, cezaevinde şiddetle tanışan, şiddet uygulamayı öğrenen bir kurban), yazarın olaya hangi bakış açısıyla yaklaştığının da farkına varıyoruz. Üstelik söz konusu bakış açısı jüri üyelerinden birinin görüşleriyle büyük oranda uyuşuyor:

“Rodrigues’e el uzatmak, ona kendini toplamasında yardım etmek istiyorum. Vicdani kanaatim, hapsin doğru seçim olmadığıdır. Ondan yüz kat tehlikeli suçluların arasında olmak ona hiçbir şey kazandırmayacak. Hatta bir felaketle bile sonuçlanabilir. Suçun okulu hapishanedir diye boşuna söylemiyorlar. Ben hem bu gence karşı şefkat duyuyorum hem de acı çektirdiği, yaralarını sarmaya devam edecek olan Aurélie’yi düşünüyorum… Kim için daha çok şefkat duymalı? Peki ya ikisi için de duyarsak? Her ikisinin de hoşgörümüze ihtiyacı var:  Aurelie’nin, iyileşmek, yeniden sevmek ve müziğe dönmek için; Rodrigues’in özgür ve sorumlu bir adam olabilmek için. İkisinin de iyiliğini istiyorum. Ne biri ne de diğeri davadan adaletin onun yanında olmadığı hissiyle çıkmamalı. “ (s.267)

Fransa gibi bir ülkede, genç tecavüz kurbanı kadar genç tecavüzcüye de şefkat duymak, her ikisi için de ‘adaletin yanlarında olduğunu hissetmelerini’  istemek kabul edilebilir bir yaklaşım mıdır bilmiyoruz, emin olduğumuz şey Türkiye gibi bir ülkede böyle bir ‘lükse’ sahip olmadığımız. Emin olduğumuz şey, bu kitapta ortaya konan, şekillendirilen bakış açısının, toplumumuzun büyük çoğunluğunda yerleşik olan hakim, gerici anlayışın, bırak aşılmasına sorgulanmasına bile hizmet etmediği. Emin olduğumuz şey kitabın son derece yanlış ve ON8’in savunur göründüğü “demokratik”, “çağdaş”, “tabu kıran” yayın çizgisi açısından da bir o kadar talihsiz bir seçim olduğudur.

Aynı düşünceleri aynı şiddette olmasa da İntihar Notlarım/Michael Thomas Ford kitabı için de paylaşıyoruz. Ancak yazımız yine hedeflediğimiz sınırı aştığı için, bu eserle ilgili eleştirilerimizi sınırlı tutacağız.

Romanı kısaca hatırlatmakla başlayalım:  Eşcinsel, yani norm dışı cinsel tercihleri olduğunu fark eden 15 yaşındaki Jeff, ötekileşme ve toplum dışına itilme kaygılarının sonucu intihara kalkışıyor. Ardındansa psikolojik yardım alarak kendi gerçekliğini kabul etmeyi, gerçekliğinin arkasında durmayı öğreniyor. Sonunda da ailesine ‘açılarak’ sorunlarını aşıyor.

Bu ‘çözücü’ sahneyi kitaptan, daha doğrusu Jeff’in ağzından aktaralım:
“Eğer anne babanıza eşcinsel olduğunuzu söylemek zorunda kalırsanız, size şunu garanti edebilirim: Düşündüğünüz tepkiyi vermiyorlar (…)
Gerçekten olanlar ise, provasını yaptıklarımıza benzemiyordu. Yani hem benziyordu hem benzemiyordu. Yaptığımız her şeyin bir karışımı gibiydi daha çok. (…)
Benim gibi konuşmayan tek insan Amanda’ydı, ben de ona bakıp, “Eşcinsel bir ağabeyin olsa ne düşünürdün?” dedim.
O anda herkes konuşmayı bırakıp bana döndü. Amanda saçlarını yemeyi bırakıp dik oturdu. “Benim için sorun olmaz. Neden?” dedi. (…)
Annemin bir an nefesi kesildi. Amanda, ağzı açık oturuyordu. Babam, “Aklımı peynir ekmekle yediren yüce Tanrı’m!” dedi.(…)
“On beş yaşındasın,” dedi annem. “Eşcinsel olamazsın.”
“Tabii ki olabilir,” dedi Amanda.
“Eşcinsel olup olmamam umurunda mı?” diye sordum.
“Tabii ki umurumda,” dedi. “Yani umurumda değil, ama seni umursuyorum. Eşcinselsen bu benim için sorun değil.” (…) (konuşan anne)
“Baba? İyi misin?” dedim.
“Ne?” diye sordu. Sonra da aklını toplamaya çalışıyormuşçasına başını salladı. “Yani bu eşcinsellik işi,” dedi. “Bu yüzden mi şey yaptın, şey yani?” (…) (baba intiharı kast ediyor)
“Biraz bağrış çağrış, biraz ağlama ve sonunda kendi başına bir mucize olan büyük bir aile kucaklaşması oldu. Annemle babam gittiklerinde, bunun sadece içinden geçtiğim bir süreç olmadığını ya da onlardan intikam almaya çalışmadığımı anlamaya başlamışlardı. Neler olup bittiğini tam olarak anlamamışlardı, ama zaten ben de tam anlamamıştım.” (s.241-246)

Yazar, genç eşcinsel Jeff’i intihara sürükleyen kaygıları püf diye dağıtan ‘büyük aile kucaklaşmasını’ kendi de pek inandırıcı bulmamış olmalı ki, mucize tanımlaması yapıyor. Dahası, “neler olup bittiğini tam olarak anlamamışlardı, ama zaten ben de tam anlamamıştım,” diyerek Jeff’in önünde daha uzun bir süreç olduğuna işaret ediyor. ‘Açılma’ çözüm sürecini başlatan, tayin edici adımdır yalnızca.

Amerika ya da Avrupa toplumlarının ‘çözümün başlangıcı’ kabul ettiği adımın ülkemizde ‘son’ anlamına gelebildiğini/sıkça da geldiğini biliyoruz. ‘Sadece’ sokak ortasında kurşuna dizilmek, öz baban tarafından öldürülmek anlamında son değildir ülkemizde ‘açılmak’. Bu bireysel çıkış bizim toplumumuzda neredeyse hep (ki istisnalar burada gerçekten kaydı bozmaz) işten atılmak, toplum dışına itilmek, ayrımcılığa uğramak, hedef gösterilmek, en koyusundan nefret suçlarına açık hale getirilmek, yani insanca yaşama olanağı bulamamak anlamına geliyor.

Kısacası, bizim ülkemizde ‘çözümün başlangıcı’ birey olarak açılmak olmadığı gibi, bunu savunmak da sorumluca ya da ilerici bir tutum değildir. Bizim ülkemizde eşcinselsen, birey olarak açılabilmen (yani bu arada can güvenliğini koruyabilmen) için örgütlülüğe ihtiyacın vardır. Bizim toplumumuzda öteki için ‘çözümün başlangıcı’, başka ötekilerle bir araya gelmek, yalnız olmadığını görmek ve bu güçle, örgütlü bir şekilde toplumun karşısına çıkmaktır. Buna 'toplumsal olarak açılmak' da denebilir ve asıl, ülkemizde yeni yeni sesini duyurmaya başlayan bu yönlü çabaların desteklenmesi gerekir.

İşin ilginci, ON8’in web sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla İntihar Notlarım’ın yazarı kendi ülkesinde eşcinsel örgütleri ve hareketi içerisinde aktif biridir. Zaten orijinal kitabının sonunda genç eşcinseller için başvurabilecek adresler eklemiştir. (Edebi kaygılardan çok belli bir sorunla ilgili mesaj verme kaygısıyla yazılan, yani sorun edebiyatının en kaba tarifine uyan İntihar Notlarım gibi kitaplarda bu sık karşılaşılan ve kitabın doğasına uygun bir uygulamadır.) Ne yazık ki bu uygulama çeviride korunmamış/uyarlanmamış, yani  Lambda, İnsan Hakları Derneği vb. sivil toplum kuruluşları, Jeff'le benzer hatta çok daha ağır sorunlarla boğuşan Türkiyeli genç eşcinseller için başvuru adresi olarak gösterilmemiştir.

Bu haliyle de kitap, iyi niyetli amacından bağımsız ve farklı olarak eksik hatta yanlış bir seçimdir.

Yazımızı küçük bir vurguyla bitirelim. Aynı yayınevinden/markadan çıkan Kırmızı Başlıklı Kız kitabını okuyan bilir, bu roman da ‘sert bir sorunla’ hayatı sarsılan bir genci konu ediyor ve bu genç de sonunda çözümü yakınlarına ‘açılmakta’ buluyor. Ne var ki, tam da Kırmızı Başlıklı Kız, belli bir konuyu tartıştırmaktan çok, edebi kaygılarla yazıldığı ve bu yönden epey başarılı ya da Semih Gümüş’ün deyimiyle ‘derin yapısını tüm öğeleriyle tamamlanmış’ güçlü bir roman olduğu için, edebiyatı araç olarak kullanıp belli bir çözümü formüle eden İntihar Notlarım’la aynı kriterlerle değerlendirilemez.  

Çünkü nitelikli edebiyatın amacı da, işlevi de, okur üzerindeki etkisi de bambaşkadır ve bambaşka bir eleştiri gerektirir.  

Not: Alıntılardaki vurgular bize aittir.

27 Eylül 2012 Perşembe

Bir "Anonim"den Hülya Soyşekerci Eleştirisi


Hülya Soyşekerci'nin, Kitedit'te yayınlanan "Aslı Tohumcu'nun çocuk kitapları üzerine ya da kötülere gerçekten yer yok mu?" yazısına yaptığı yoruma cevaben gelen bir yazıyı yayınlıyoruz:
Sayın Hülya Soyşekerci (ve elbette ki sayın blog sahibi ve de  okuyan sayın diğerleri);
Bir "isimsiz" yorum yazarı olarak; hariçten gazel okuma sayılmazsa eğer, fikrimi belirtmeye gelmiş bulunuyorum. Umarım "etik dışı" tutumumdan dolayı bağışlarsınız beni. Ama Hülya Hanım bilir ki; aynı "sektör"de "iş" yapan insanlarız ve ne yazık ki "patron"-"dost"-"arkadaş"-"tanıdık" baskısı bazen sıkıcı olabiliyor. "İsimsiz"liğim kısmen bundandır. Ama dediğim gibi kısmen...
Zaman zaman çekinmeden dilediğini, aklından geçeni (insanlık değerlerine saldırmadan ama, küfretmeden, aşağılamadan, nefret suçu üretmeden) yazabilmek, "fikrini belirtebilmek" ne önemli değil mi? En azından benim için öyle. Aslında "isim" vermek konusunda öyle büyük bir çekincem yok. Ama konu icabı, gerektiğinde "anonim"-"isimsiz" kalabilmek hakkını savunmak adına "anonim" olacağım burada.
Öte yandan, baştan belirteyim ki; blog sahibini yakından tanıyorum. Çok tartıştığınız "ismi" yayıncılık alanında, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında "en az" sizinki kadar bilinen, etki eden biridir Hülya Hanım. Belki de; tam da bu yüzden, bu blogda sadece menfi eleştiri yöntemini benimsediği için (bunu blog sunuş yazısında belirtmiş zaten) "isimsiz" kalmayı tercih etmiştir. Neyse; onun niyetini ve yaptıklarını anlatmak/yorumlamak bana düşmez.
Öte yandan; onu tanıdığımı ifade ettiğim sıradaki samimiyetimle, bu yazı/yorumun onu savunmak endişesi ile yazılmadığını da açıklamalıyım. Gerek görürse o kendisini pek ala savunur. Benim bu yazıyı yazdığımı bile bilmiyor şu anda.
Yazarın  bloğunu oluştururken seçtiği eleştiri yöntemi/tercihi ve yazılarının içeriğine dair eleştiri hakkımı saklı tuttuğumu da belirtmeliyim.
Ama yaptığı işe ve "anonimliğine" dair herhangi bir "etik" kaygım yok.
Yazarını tanımasam da, bu blog benzeri anonim kalabildiğiniz mecraları nefret söylemi üretmediği; faşist, şoven, köktenci fikirler yaymaya çalışmadığı; yazarına kişisel çıkar sağlama amacı gütmediği sürece olumlu bulurum. "Anonim"-"isimsiz" olmak, "düşünce özgürlüğünü" pekiştiren bir araca dönüşür buralarda.
Yasalardan, aileden, yerleşik düşünce kalıplarından, patrondan, kabadayılardan vb. vb. korkmadan fikrinizi söyleyip yayabildiğiniz alanlar... Belki de internetin düşünce hayatımıza sunduğu en büyük fırsat budur ve bundan korkmamak gerekir. Bu yazı tam da bunun için kaleme alınmıştır.
Ah, evet... Temel kaygımın "düşünce özgürlüğü" olduğunun altını çizerek konuya döneyim. Herhangi bir "baskı hissetmeden", "korkmadan" ya da "çıkar beklentisi" içine girmeden...
Bu anlamda, burada dönen "İsim" tartışması gözümde gereksiz ve gereksizliği kadar "korkutucu" bir lakırdı benim için. İşi yazmak ve "eleştirmek" olan birinden geliyorsa hele bu hamle... Düşünmek bile üzücü...
İnsanlığa karşı suç sayılan ırkçılık, cinsiyetçilik, kökten dincilik vb. gibi nefret söylemleri içermediği; aksine her anlamda "düşünce üretimi" alanına dair, kendi halinde bir külliyat olduğu aşikar yazıların yazarına "isimsiz" olduğu için "etik dışı" damgası vuracağız öyle mi? 
Ferhan Şensoy'un kulaklarını çınlatan AÇ PARANTEZ:
("Ben böyle yapmadım" demek gibi bir kurnazlığa gitmeyeceğiz değil mi Hülya Hanım? Nihayetinde "isimsiz" eleştiri yazısı yazmayı "etik dışı tutum" ilan ettiğinizde, bu tutumu yaratan kişiyi de doğal olarak "etik dışı" ilan etmiş oluyorsunuz. Basit bir örnekleme ile "küfür etmek etik dışı bir tutumdur" dediğinizde küfür edeni "etik değerlere sahip olmayan" biri ilan ettiğiniz aşikardır. Bu arada mesleki ya da insani etik hakkında kolayından fetva verme hakkını size kim veriyor? Neyin etik, neyin etik dışı olduğunu sizin subjektif bakışınıza göre mi değerleyecek insanlar?
Sizin 3-4 satırlık sözde yorum metninizde sakınmadan kullandığınız "etik" kavramı üzerine üniversitelerde kürsüler kuruluyor. Ciltler dolusu eser veriliyor. Yüzyıllardır tartışmalar yapılıyor. Öte yandan bugüne dek düşünceler içeren bir eleştiri yazısını "yaratıcısı belli değil" diye "etik dışı" ilan etmek üzerine uzlaşılmış bir görüşe rastlamadım. Böyle bir etik kural ve yaklaşım size kadar yoktu. Sizinle gördük bunu. O yüzden tekrar soruyorum size 3-4 satırlık yazılarınızda kural koyma hakkını kim verdi?) Ferhan Şensoy'a teşekkürler ve KAPA PARANTEZ!
Ne zaman bu sansürcü/oto-sansürcü düşünce sistematiğini terk edeceğiz acaba? Sansürcü; çünkü fikri söyleyene göre değerlendiriyor, içeriğe göre değil. Oto-sansürcü; çünkü "ismi" ile söyleyemediğini, hiç söyleyemeyen bir prototip öneriyor. Nazım Hikmetler, Aziz Nesinler ve daha niceleri böyle düşünseydi halimiz nice olurdu acep? Onların nice yıllar, baskıcı yönetim altında farklı farklı mahlaslarla ve bazen de "anonim" yazılar yazarak fikirlerini yaydıklarını anlatmama gerek var mı?
"Zarfa değil, mazrufa bak" demiş zamanında birileri. Hani atasözlerinden girip, deyimlerden çıkmak değil niyetim. Özlü sözlerle göz boyama devrini çok oldu geride bırakalı. Ama siz de kabul edin ki; "cuk" oturdu buraya laf. Bir eleştirmen/yazar olarak sizden, içeriğe dair düşüncelerinizi beklerdik asıl olarak.
"İsim yoksa, düşünceyi dikkate almam, sözün önemi söyleyene göredir" tavrı/düşüncesi tarihte kimleri hatırlatıyor bizlere diye sorsam? Yaftalamak istemem sizi, o yüzden ben vermeyeyim bu sorunun cevabını, varın siz düşünün bulun...
Neden peki? Neden korkuyoruz "eleştiri"nin isimsiz olmasından? İçerikten, söylenenlerden değil de, "isim"den tartışmalar çıkarıyoruz? Yoksa "isim"lerle bir korku/çıkar ilişkimiz mi var? Eleştirenin ismi; yazdıklarını değerli mi kılacak, ya da tersinden değersiz?
Ya da daha kötüsü; eleştirileni korumak için mi eleştirene öfke boşaltıyoruz. Ya da ondan da beteri "eleştiri hakkı tekeli"ni korumak adına mı "isimsiz"lerin eleştirisine öfkeleniyoruz?
Yazı var olduğundan bu yana "isimsiz" edebiyatçılar ve onlardan daha da fazla, "mahlasları" ardında fikrini ifşa eden yazarlar, gazeteciler oldu.
Sadece yazarlar, edebiyatçılar, gazeteciler de değil; okul sırasına "yaşasın barış" yazıp imza atmayan lise öğrencileri ya da eski Roma'da genelev duvarına Sezar hakkında sunturlu eleştirilerini yazan isimsiz lejyon askerleri de... Kısacası şu ya da bu nedenle fikrini söylerken, "ismini" söylememe konusunda haklı gerekçeleri olanlar hep oldular, hep olacaklar...
Ama hayır, bu "etik bir tutum değil"... Bloğun yazarı (öyle değil ya) diyelim ki; eleştirdiği yayınevlerinden birinde çalışıyor. İşe ihtiyacı var ya da bloğunu yazarken "patron" baskısı yaşamak istemiyor. Ya da pek çok "eleştirmen"in yaptığı gibi evine yüzlerce "bedava kitap" toplama hevesinde değil... Ya da belki de en "etik dışı" olanı; ismi ile övgüler düzerek bir yerlerde "kitap bastırma" telaşında değil... Ya da... Uzatmama gerek var mı?
Edebiyat ne güzel bir iş değil mi? Hele "çocuk ve gençlik edebiyatı"... Bunlarla uğraştığınızı söyleyince şöyle "uhrevi" bir hava oluşuyor etrafınızda. Işıldıyorsunuz adeta. Temiz ve iyi niyetli... Çocuk ve gençlik alanında çalışan "yayıncılar" cefakar ve çilekeş dervişleriz değil mi? Hadi oradan...
Holdingleşmiş, plazalara taşınmaya başlamış yayınevlerinin; sırf para kazanmak adına bin takla attıkları bir "sektör" artık bu. Özel okul satışları için edebiyatçıdan çok, işletmeci/pazarlamacıların işe alındığı bir kurtlar sofrası. 40-50 bin TL cezalar içeren özel gizlilik sözleşmeleri ile işe alımların yapıldığı bir "kapitalist" üretim alanı. İş değiştirmeye kalktığınızda eski "patron"unuzun, müstakbel "patron" adaylarınızı tek tek arayıp, işe alımınızı engellediği bir "ticari" işleyiş...
Biraz işin içine giren herkesin gördüğü bunca pisliğe ses çıkarmayalım ama "isimsiz" yazma "etik"sizliğine hemen karşı çıkalım. Ne demezsiniz!!!
Kitap eklerine verilen ilanlar karşılığında yazılan övücü tanıtım yazılarının imza sahiplerini hiç böyle eleştirdiniz mi Hülya Hanım? Yoksa bu durum "etik dışı" sayılmıyor mu?
Gazete köşelerinde, kitap eklerinde yayınevlerine övgüler dizerek, o yayınevlerinden kitap yayınlatan "isim"leri hiç böyle eleştirdiniz mi? Yoksa bu gayet "etik bir tutum" mu?
Ya da "ismi" biliniyor, "ünlü" sayılır diye iki kelimeyi bir araya getiremeyenlere kitaplar yazdırıp, raflara dizdiren yayınevi sahibi "patron"ları eleştirdiniz mi hiç? Yoksa gözünüz korktu da, "isminizle" bu konuya girmediniz mi? Arkadaş sohbetlerinde pek çok kereler saydırdığınıza emin olduğum benzeri eleştirileri, neden hiç yazmadınız? Bari "isimsiz" yazsaydınız Hülya Hanım. En azından birilerinin rahatsız olduğunu gösterirdiniz kamuoyuna. Birilerine yalnız olmadıklarını hissettirirdiniz.
Acaba hangi "etik" bahsettiğiniz? Yayınevi sahibi "patron"ların etiği mi? Ya da onlardan çıkar beklentisi içindeki eleştirmen, yazar, gazeteci vb. lerinin etiği mi? Eğer bunlarsa uzak olsun bizden de, sizden de...
Geçin bunları. Asıl sizin söylediğiniz hiç bir şeyin kıymeti yok suya sabuna dokunmadıkça. "İsim" miş.. Bırakın "isim"ler ardına sığınıp bahaneler üretmeyi. İçeriğe dair söyleyecekleriniz olmadığı için mi, hedef tahtasına koymalık bir "isim" arıyorsunuz? İçeriğe itirazınız varsa, savunacaksanız eleştirilen yazarı buyurun savunun. Kendi bloğunuz var, yazdığınız köşeler var, hatta bu blog var. Bakın bloğun sahibi her yazdığınızı yayınlıyor. Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?
Ah, şimdi benim "isim"sizliğim de dert olacak size. Ama olsun ne yapalım? "İsimsizliğime" güvenip "isim" sahiplerine "saldıran" "etik dışı" biriyim nihayetinde.
Gerçekten böyle düşünüyorsunuz değil mi Hülya Hanım? Ne üzücü...
Tek savunusu budur genelde "anonim"liğe takanların. Sizi tenzih ederim tabi...
Yorumunuzda anonimlik alanında kötünün iyisi olarak (hoş hakkınızda yazılmış 3-4 kısa cümlenin genelde olumlu olması sizi mutlu etmiş olmalı orada) örnek olarak verdiğiniz "Ekşi Sözlük" sitesini eleştiren pek çok "isim" (Murat Bardakçı, Fatih Altaylı, bilumum İslamcı gazete yazarları, pek çok müzisyen, oyuncu vb. vb.) bu silaha sarıldılar hep. "İsimsiz" ya da uyduruk "mahlas isimler" (nick name) ardına sığınıp, o büyük "isimler"e nasıl "saldırırlar"? O büyük isimler ki; onca emek, çalışma, alın teri, bilgi ve birikim sonucu oradadırlar... Ki; "isimsiz" adamcıklar/kadıncıklar hangi hakla/birikimle/cesaretle vb. vb. bu "isimleri" eleştirirler. Versinler kendi isimlerini görelim bakalım onları... Ekşi Sözlük sayfaları bu eleştirilerle dalga geçen yazılarla doludur.
Sahi bu kendine güvensizlik neden? Sen çok çalışıp, emek verip, birikiminle, yeteneğinle olduğun yeri dolduruyorsan isimli/isimsiz birilerinin eleştirisi neden yıkıcı olsun. Hani konumuz küfür, hakaret, nefret söylemi içeren "sözde eleştirilere" tepki olsa bir noktaya kadar anlarım. Ki; konumuz bu olsa bile tavrınızı yine doğru bulmam. Böyle bir durumda; ya nefret söylemi suçu işleyen kişiyi hem yasalar, hem de toplum vicdanı önünde teşhir ve tecrit etmeyi bir iş edinirim ve sonuna dek uğraşırım ya da hiç umursamam. Ama hiç bir durumda; tutup da "isimsiz yazmayı etik bulmuyorum" demem. Ciddiye almama taklidi hiç yapmam...
Belli ki yazıları okumuşsunuz. Yazılar bir şeylere dokunmuş. Ya eleştiri faaliyetine dönük sahiplenici tavrınız, ya Aslı Tohumcu'ya olan sevginiz ya da eleştiriden etkileneceğini varsaydığınız bir yayınevi vb. adına duyduğunuz kaygı; "isimsiz yazmak etik dışıdır" komikliğine sarılmanıza sebep olmuş. Sahi kendinizi bu konuda ikna etmek için çok uğraştınız mı?
Hülya Hanım (isminizi bu kadar çok tekrar etmem sizi sıktı mı? Bilerek yaptığımı itiraf etmeliyim);
1- "Anonim"-"İsimsiz" kalmak, bu şekilde fikir üretmek; yazı yazmak, resim yapmak, heykel yontmak vb. her türlü faaliyet insanlığın evrensel yasalarını zedelemediği, bir başkasına zarar vermediği sürece bir "insan hakkı"dır. Bu tartışmaya bile açılmaması gereken, düşünce özgürlüğü kapsamında öncelikle sizin sahiplenmeniz gereken bir "hak"tır.
2- Korku, mesleki zorunluluklar, edebi tercihler, yasal zorunluluklar, psikolojik zorunluluklar vb. gibi aklınıza gelebilecek her türlü neden insanları "anonim"-"isimsiz" kalmaya itebilir. Ama bu onların susması gerektiği, fikrini ifade etmemesi gerektiği anlamına gelmez. En basit ifadesi ile "korkmak" da bir insan hakkıdır ve korku nedeni ile "anonim" davranışlar sergilemek baskıcı tutuma karşı meşru bir yöntemdir. Örneğin siz "korkak" ama fikrini söyleyen olmayı mı, "baskıcının yandaşı" olmayı mı tercih edersiniz? Ben her durumda ilki olmayı isterim...
3- Koca koca isimler eğer "isimsiz"-"anonim" bir eleştirmenin 1-2 yazısından rahatsız oluyorlarsa işgal ettikleri yerle, cüsseleri arasında orantısızlık var demektir.
Korkmayın eğer eleştiri yerindeyse o isimlere katkı sunar. Yerinde değilse zaten kalıcı olmaz. Bu konuya bu kadar serin ve aklı başında  bakabilmek öncelikle bir "eleştirmen" olarak sizin görevinizdir.
4- Eleştiri yazmak kimsenin tekelinde değildir. Herkesin yapabileceği ve yapması gereken bir uğraşıdır. Özellikle edebiyat ve sanat üretiminin ciddi sıkıntılarla boğuştuğu ülkemiz gibi coğrafyalarda, en genele yayılan edebiyat/sanat sahiplenişini eleştiri işini yaygınlaştırarak yapabiliriz. En başta sizin bu bilinçle tekelciliğe karşı olmanız gerekir.
5- Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Ancak; buna rağmen edebiyat/sanat alanı hala kafalarımızın içinde bakir kalması gereken "saf" bir alan olarak tanımlı. Gerçekte ise öyle bir saflık kalmamış durumda. En çirkefinden ticari çıkar ilişkileri bu alana sızmış durumda. Yazar/kitap seçimlerinden tutun da, kitap tanıtım/eleştirilerine dek çıkar ilişkileri yumağı ortalık yerde duruyor. En başta sizin bu yumağa çomak sokmanız, itiraz etmeniz gerekir.
Oldukça hızlı, dağınık ve uzun yazdım. Blog sahibinden, okuma güçlüğü çeken okurdan ve eleştiri oklarıma birinci dereceden muhatap olan Hülya Hanım'dan özür dilerim.
Umarım aceleci ve dağınık üslubum büyük yanlış anlaşılmalara mahal vermez.
Son olarak Blog yazarı bu yazıyı ister yorum olarak, ister bağımsız bir yazı olarak kullanmakta serbesttir. İsterse de kullanmayabilir elbette. Ama benim fikrim bağımsız bir yazı olarak değerlendirmesidir. Çünkü yorum bölümü için uzun ve okunması zor bir nesir çıktı ortaya. Yazı başlığı olarak da "Bir "Anonim"den Hülya Soyşekerci Eleştirisi" seçilebilir.

Not: Düşündüm de; olası cevaplar için, hitaba fırsat vermek adına, kendime bir "mahlas" seçmem doğru olacaktır. Uğur Y. olsun mahlasım. Behzat Ç. kadar havalı değil ama idare eder. Ama sakın ola buradan "işte budur istediğimiz tavır, bu bile yeterlidir" basitliğine kaçmayalım yalnız. "Anonim"-"isimsiz" kalmak ile "mahlas" kullanmak aynı şeydir konumuz gereği. Konumuz dışı örnekler bizi bağlamaz.
Not2: Tatlı bir tesadüf bu yazıyı bitirip e-postalarımı kontrol ederken "Roman Kacew" ile ilgili kısa bir bilgi yazısı geldi önüme. "Roman Kacew" kim mi? Hülya Hanım elbette onun kim olduğunu bilir. Ama bilmeyenler araştırırsa eğer "mahlas" isim kullanma ya da "anonim" kalma üzerine ilginç bir sebep/olay ile karşılaşacaklardır.
Uğur Y.