10 Ocak 2013 Perşembe

Sansüre karşı birleşelim! Ya bu taşın altına elimizi koyacağız, ya bu taşın altında ezileceğiz!


Kitedit bambaşka bir yazıya hazırlanırken sansür skandalı patlak verdi. 
Önce Yunus Emre’nin Cennet cennet dedikleri adlı şiirinin bazı satırları Milli Eğitim Bakanlığı’nın Talim Terbiye Kurulu’na takıldı.  Ardından Kaygusuz Abdal’ın Nefes adlı şiirinin belli dizileri Milli Eğitim Bakanlığı’nın Yazarlar Kurulu’nun sansürüne uğradı. 2012’yi böyle kapattık derken 2013’ün ilk günlerinde, yine Milli Eğitim Bakanlığı’nın İl Müdürlükleri’nin bünyesinde bulunan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları’ndan biri John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar adlı eserinin bazı bölümlerini sakıncalı ilan edip, eserin sansürlenmesini istedi. Aynı günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir başka ilçe müdürlüğünün Şikayet Hattı’na ulaşan bir ihbar üzerine, José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı adlı kitabı okutan öğretmene soruşturma açıldı.  Bunu Muallim Naci’nin Ömer’in Çocukluğu, Zeynep Cemali’nin Çılgın Babam ve Bilgin Adalı’nın Çatalhöyük-1/Dünyamızın İlk Şafağı adlı kitaplarını okutan eğitimcilerin de benzer uygulamalara maruz kaldığı haberleri izledi.
Edebiyat cephesi bu gelişmelere sessiz kalmadı. Türkiye Yayıncılar Birliği'yle birlikte, gerek Türk Kütüphanecileri Derneği (Genel Başkan Ali Fuat Kartal aracılığıyla), gerek yayıncı, yazar, çizer ve akademisyenlerden oluşan Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği edebiyatın eğitim sistemi tarafından denetlenip sansürlenmesine karşı tepkilerini birer basın duyurusuyla ortaya koydular. Özellikle sosyal medyada sansür uygulamalarını "anlaşılmaz", "komik", "iğrenç", "yanlış", "saçma" ve "kabul edilemez" bulan birey ve kurumların sesleri de yükseldi.
Öncelikle Kitedit olarak bu tepkiyi önemsediğimizi ve yukarıda sözü geçen açıklama metinlerinin altına imzamızı attığımızı vurgulamak istiyoruz. (*) Ne var ki önemsediğimiz bir şey daha var: Tepki “bu kadarla” sınırlı kalmamalı!
“Bu kadarla” ne kastettiğimize ve “bu kadarı”nın ötesinde neler önerdiğimize geçmeden önce sansür saldırısını nasıl değerlendirdiğimize açıklık getirelim. Bu saldırıya cahil, kötü niyetli, edebiyattan ve sanat-özgürlük diyalektiğinden anlamayan, kendini bilmez bir kısım yetkililerin tekil çıkışları ya da uygulamaları olarak bakmıyoruz. Aksine bütünsel, sistematik, ideolojik ve kendi içinde tutarlı bir devlet politikasının uzantılarıyla ya da diğer bir ifadeyle resmi sanat politikasının konjonktüre göre kimi zaman sivrileşebilen, kimi zaman alttan altta yürütülen uygulamalarıyla yüz yüzeyiz.
Fareler ve İnsanlar ya da Şeker Portakalı gibi tüm dünyaca kabul edilmiş edebiyat klasiklerinin bir takım bakanlık yetkilileri tarafından ‘sakıncalı’, ‘müstehcen’ ya da “Türk örf ve adetlerine aykırı” bulunması kötü elbette. Aynı yetkililerin çapsızlıklarının, cahilliklerinin ifadesi değerlendirmelere dayanarak görevlerini suistimal edip sansürcü uygulamalara başvurmaları ondan daha da kötü. Ama bunlara vurgu yaparken asıl kötüyü gözden kaçırmamak gerek. Asıl kötü olan Milli Eğitim Müdürlükleri’ne bağlı Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları, Yazarlar Kurulu ya da Şikayet Hattı türü yapıların varlığı ve onların sansürü sistematik hale getiren işlevleridir.
Sonuçta şu ya da bu edebiyat eserini eğitim sistemi için uygunsuz bulan kendini bilmez yetkililer her zaman çıkacağı gibi, “kendini bilmez yetkili” argümanı aslında en çok edebiyata ve edebiyatçılara resmi sanat politikasına boyun eğdirmeye çalışanların işine gelmektedir. Tepkiler yükselince ilk sarıldıkları sav budur.
Edebiyata Milli Eğitim, demek oluyor ki devlet eliyle sansür getirilmesinin baş muhatapları olan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in, medyanın bu gündemle çalkalanması üzerine yaptıkları açıklamalar/savunmalar birçok açıdan öğretici:
 "Güzel bir söz var. Cahille bal yenmez, alimle taş taşı diye. Yunus Emre Anadolu’nun özünden gelen bir ariftir, erendir, bir felsefecidir. Bizim öz yüreğimizdir. Ben Yunus’a itikaden kendimi çok bağlı hissederim. Yunus konusu gelince beni zapt etmek biraz zordur. Kimse Yunus Emre’ye herhangi bir kısıtlama getiremez. O ne söyleyeceğini bilmiştir ve güzel söylemiştir. Onu kısıtlamaya kalkmak densizliktir. Haddini bilmezliktir. Onu da millet bir kenara koyar zaten. Fareler ve İnsanlar’ı bugün ben de duydum. Bunlarla uğraşmak bana çok doğru gelmedi.” (Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay)
 “Vatandaşların şikâyetleri var ki bunu önleyemeyiz. Önlenmesi de doğru değil. Şikâyetlere ilişkin karar ön incelemeden sonra veriliyor.  Şeker Portakalı ile ilgili okul yöneticisi sadece kitabı tavsiye eden öğretmenden konuyla ilgili şikâyet hakkında bilgi edinmiştir. Bu çok tabii bir hak, ondan sonra hiçbir şey yapılmamıştır. Fareler ve İnsanlar’la ilgili ise il müdürü kendisine gelen şikâyeti bize ulaştırmıştır. Biz de bunun üzerine herhangi bir işlem yapmadık. Çünkü her iki kitap da bizim tavsiyelerimiz arasında yer alıyor.'” (Milli Eğitim Bakanı, Ömer Dinçer)
Bu açıklamaları şu şekilde okumak mümkün:  Karşımızda edebiyat yapıtlarını ve sahiplerini savunan ve bu eserleri kısıtlamaya kalkanları cahillikle, haddini bilmezlikle, densizlikle suçlayan “duyarlı” bir Kültür Bakanı ve sansür suçlamalarının asılsız olduğunu ileri süren ve bunu herhangi bir işlem yapılmamış olmasıyla destekleyen “haksızlığa uğramış” bir Milli Eğitim Bakanı var.
Aramızdan bundan hareketle “vah, ne kadar da masumlar” diyecek kadar saf ve iyi niyetliler çıkar mı, bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bu açıklamaların başka türlü de okunabileceği: Karşımızda suçu densizin tekine havale eden, faturayı günah keçisine kesmekle görev savan, dahası bu tür sorunlarla uğraşmayı doğru bulmayan, sorumsuz bir Kültür Bakanı ve edebiyatın ihbar/şikâyet edilmesini ve bu ihbarların/şikayetlerin değerlendirilmeye alınmasını açık açık savunmaktan geri durmayan, bunu doğal bir hak sayan sansürcü bir Milli Eğitim Bakanı var. 
Evet, devletin özünde ne demek istediğini anlamak ve bunun bütünsel bir politikanın (saldırının) taktiksel ifadeleri olduğunu görmek o kadar da zor değil. Yoksa, ‘bakın tepki gösterdik, sesimizi duyurduk, yetkililer de açıklamalar yapmak, geri adım atmak zorunda kaldı’ diye mi düşünüyorsunuz?
Aslında böyle düşünmekle tamamıyla haksız sayılmazsınız. Çünkü bu açıklamaların ve ortamı yumuşatma çabalarının arkasında kısmen gerçekten de edebiyat cephesinden yükselen tepkiler var. Ama bunu kabul ettiğimizde, açıklamaların niteliğinin tepkilerin niteliğinden güç aldığını da kabul etmemiz gerekiyor.
Tepkilere bir bütün olarak bakıp öne çıkan vurguları hatırlayalım:
Milli Eğitim’in 100 temel eser listesinde yer alan edebiyat yapıtlarının sansürlenmeye çalışılması çelişkidir, densizliktir.
Değeri dünyaca kabul edilmiş edebiyat eserlerini sakıncalı ya da müstehcen bulmak cahilliktir.
Tarih sansür edenleri değil, değer taşıyan edebiyat metinlerini haklı çıkarmıştır.
Edebiyat her türlü baskı ve sansüre karşın devam edecektir, söz ve yazın asla engellenemez.
Edebiyatın denetlenmesi, sınırlandırılması anlaşılamaz, tanımlanamaz bir durumdur.
Bunu kabul edilemez buluyor ve bu anlayışların “kendini gözden geçirmesi, edebiyatı gerçek anlamıyla anlamaya çalışması, ahlakçı değil ahlaklı olunması”nı diliyoruz.
İşte, tam da bu noktada vurguların çoğuna aynen katılmak, altına çekinmeden imzamızı atmakla birlikte, onları bu haliyle son derece duygusal ve etkisiz bulduğumuza gelebiliriz. Aynı şekilde, yukarıda özetlediğimiz çerçeveyi aşan ve Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı’nın basın duyurusunda yer alan bazı somut taleplerini (Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer’in İllerin İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu’na açıklama getirmesi gibi) önemsemekle birlikte, politik bir duruş ve yaptırım gücüyle birleşmedikleri sürece yetersiz kalacaklarını düşündüğümüzü belirtelim.
Çünkü zaman duygusal çıkışların, bazı genel geçer doğru ve değerleri hatırlatma zamanı değil. Gelinen aşamada temel dileklerimizi, temennilerimizi, edebiyata ve sanata olan inancımızı, özetle iyi niyetimizi ifade etmenin fazlaca bir anlamı yok. En azından zamanımızı bunlarla çarçur edip, elimizden geleni yapmış olmanın iç rahatlığıyla arkamıza yaslanamayız.
Edebiyatın Milli Eğitim aracığıyla denetlenme, sınırlandırma girişimleri görevini kötüye kullanan bir takım densizlerin işi değil, tam da görevi bu olan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, Yazarlar Kurulu, Şikayet Hattı türü kurumların işidir. Tepki doğrudan buraya yöneltilmeli, bir yandan bu kurumların sansürcü yüzünü teşhir ederken, bir yandan da devletten (Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’ndan) bu kurumları derhal lağvetmesini talep etmeliyiz. Talep etmek de yetmez, taleplerimizin duyulmasını, ciddiye alınmasını sağlama potansiyeli olan yaptırımlar ortaya koymalıyız.
İyi de nasıl? Aslında çok açık. Devlet gücünü arkasına alan politik, sistematik bir saldırıyı göğüslemek, geriletmek ve püskürtmek politik bir duruş, politik tutarlılık ve kararlı bir politikada birleşmeden doğan bir güç gerektirir. Bu politikanın adı sağcılık, solculuk, liberalizm vs. değil sanatın/edebiyatın özgürlüğü ve bağımsızlığıdır. Edebiyatın (politik) gücü burada, yani özgürlüğünde ve bağımsızlığında düğümlenmektedir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz. En demokratik devletin bile resmi bir sanat politikası vardır. Sanatçının en fazla ihtiyaç duyduğu şey ise özgürlüktür. Sanatçı devletten ne kadar bağımsızsa özgürlüğü de o kadar teminat altındadır.
Sanatçı için özgürlük temel politikadır, kendini özgür ve bağımsız hissettiği zamanlarda devlet desteği alması ya da devletin sağladığı bazı olanaklardan faydalanması (tartışılabilir ama anlaşılabilir) taktik bir tutumdur. Ne var ki sanatçının temel politikası hiçbir zaman değişmezken, taktikler döneme ve koşullara göre farklılık gösterir. Dönemsel olarak doğru taktikleri belirlemek biraz da karşı gücün (edebiyatı denetlemeye çalışan devletin) taktiklerini doğru çözümlemeye bağlıdır.
Edebiyatı denetlemeye çalışan devlet bugün havuç ve sopa politikası izliyor. Sopaya (sansürcü uygulamalara) karşı çıkarken, havuçları (yazarlar okulda projesi, yayınevi ve yazarların uluslararası fuarlara devlet desteğiyle götürülmesi v.b.) gerektiğinde elimizin tersiyle itebileceğimizin, buna her an hazır olduğumuzun mesajını da net bir şekilde verebilmeliyiz.
Yanlış anlaşılmasın diye tekrar vurguluyoruz, sanatçının kendini özgür ve bağımsız hissettiğinde bu tür olanaklardan yararlanmasına tümden karşı değiliz. Ama özgürlüğün ve bağımsızlığın tehdit altında olduğu durumlarda taktiklerde de değişikliklere gitmeliyiz.
Neden mi? Yalnızca ilkeli ve tutarlı olmak adına değil. Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla edebiyata sınır getirmeye çalışan devlete geri adım attırmak için.  Bu doğrultuda yaptırımcı bir güç ortaya koymak için.
Ne demek istediğimizi somut örneklerle açıklayalım:
Milli Eğitim Bakanlığı’nın geçtiğimiz eğitim döneminde 39 ilçede 78 yazarla 98 bin 750 öğrenciyi buluşturan “Yazarlar Okulda” projesi edebiyat dünyasının büyük çoğunluğu tarafından olumlu karşılandı. Yazarlar projeye gönüllü katıldılar ve kura yoluyla çeşitli ilçelerdeki devlet okullarıyla eşleştirildiler. Seçilen yazarların arasında yer alan Aslı Tohumcu’ya ait Abis adlı öykü kitabının okullardan toplatılması ve yazarın maruz kaldığı çirkin saldırılar dahi projeye kayda değer bir gölge düşüremedi. (Sayın Tohumcu bile projeyi ‘bu tatsızlık’tan mümkün olduğunca ayrı tutmaya çalıştığını ifade etmişti.)
Bazı çekincelerimizi saklı tutmak kaydıyla projenin edebiyat dünyasına ve okuma kültürüne faydalı yanlarının olduğunu biz de kabul ediyoruz. Ama bu proje aynı zamanda Milli Eğitimin bir prestij projesidir ve devlet bu ve benzeri projelerle ulusal ve uluslararası kamuoyuna edebiyata hak ettiği değeri verdiği, onu elinden geldiğince desteklediği imajını vermeye çalışmaktadır.
Edebiyat cephesi olarak Milli Eğitim’in sansürcü uygulamalarını kabul edilemez bulduğumuzu açıklamak bir şeydir. Milli Eğitim bünyesinde yer alan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, Yazarlar Kurulu, Şikayet Hattı türü kurumlara devletin bu konudaki en yetkili kademeleri tarafından açıklık getirilene, bu kurumlar lağvedilene ya da edebiyatı denetlemek, edebiyat eserlerine sınır getirmek türü yetkilerinin olmadığının teminatı verilene dek Yazarlar Okulda projesine katılmıyoruz ya da Yazarlar Okulda projesine katılan yazarlar olarak kendi kitaplarımızdan değil, sansüre ve soruşturmaya uğrayan eserlerden okumalar yapacağız demek başka bir şeydir. Birincisine göre ikinci ve üçüncü tutumların çok daha fazla yaptırım gücüne sahip olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.
Aynı şey ulusal ve özellikle de uluslararası kitap fuarları için geçerlidir. Sınırlı maddi koşullara sahip olan yayınevi ve yazarlarının buralara katılmak için devlet desteği almaları, hatta bunu bir hak olarak talep etmeleri olağan koşullarda son derece anlaşılır ve doğal bir tutumdur. Ancak yeri geldiğinde, koşullar zorladığında bu desteği red etmek, bu haktan feragat etmek ve bunu devletin giderek ağırlaşan sansürcü politikalarıyla gerekçelendirerek ulusal ve uluslararası edebiyat/yazın platformlarına açıklamak (bunu şikayet etmek olarak da okuyabiliriz) da o derece anlaşılır ve hatta gereklidir.  Üstelik böylesi bir taktik tutumun yaptırım gücü de fazladır.
Örnekler çoğaltılabilir ve bizzat yazarlar, yayınevleri, edebiyat ve yazın dünyasında yer alan kişi, kurumlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından devletin sansür politikasına karşı çeşitlendirilmelidir.
Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin tarihin sansür edenleri değil, değer taşıyan edebiyat metinlerini haklı çıkardığı yönündeki saptaması kuşkusuz  bir doğruyu ifade etmektedir. Evet, bir zamanlar yakılan, toplatılan, kara çalınan, sansüre uğrayan edebiyat eserleri değerlerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. Evet, bugün onları sansürleyenlerin (en azından küçük uygulamacıların) adı bile anılmazken bu eserler yaşamaya devam etmiştir. Ancak bu tarihte edebiyat için kapkara dönemler yaşandığı ve bu kapkara dönemlerin toplumlara, onların tarihsel gelişimini etkileyecek denli büyük ve derin yaralar açtığı gerçeğini değiştirmiyor. Öyle dönemlerde nice yazar ülkelerini terk etmek, yer altına geçmek, şifreli yazmak, edebiyat hayatına son vermek zorunda kalmıştır. Niceleri de baskılara ve engellemelere dayanamamış, istemeye istemeye boyun eğmiş ya da bilinçli olarak güçlünün tarafına geçmiştir. Tarih sanatın/edebiyatın tümden susturulmasının asla mümkün olmadığını gösterdiği gibi, pekâlâ sesinin kesilebileceğinin, sindirilebileceğininin, ehlileştirilebileceğinin ve bağımsız-özgür kimliğini kaybedebileceğinin örnekleriyle doludur.
Edebiyat cephesi olarak bu gerçeği çıplak bir gözle görmek ve benzer bir döneme yaklaştığımızı düşündüren tüm işaretleri ciddiyetle değerlendirmek, tepki ve tutumlarımızı bu sorumluluk ve bilinçle geliştirmek zorundayız.
Bu noktada, sanatçının temel politikasının özgürlük ve bağımsızlık olduğunu bir kez daha vurgulama gereği duyuyor ve edebiyat devletten ve onun Milli Eğitim gibi temel kurumlarından ne kadar bağımsızsa özgürlüğü de o kadar teminat altındadır gerçeğinden hareketle,  “Çocuk Kitaplarında Dinsel Gericilik ya da Buzdolabı Satmakla Çocuk Kitabı Yayınlamak Arasındaki Fark Üzerine” başlıklı yazımızda başka bir bağlamda yaptığımız ‘kendimize dönüp bakma’  çağrısını yinelemek istiyoruz. 
Umudumuz, giderek artan baskı ve engellemelere karşı ilkesel, tutarlı ve güçlü bir politik tutum sergileyebilmek için bu çağrı altında topladığımız 5 maddenin edebiyat cephesi tarafından ciddiye alınıp tartışılması, geliştirilmesi ve etrafında özgür yazın taraftarları olarak birleşmemiz. Umudumuz, bir yazarımızın sosyal medyada ifade ettiği gibi hep beraber elimizi taşın altına sokmamız, hatta taşın altına yatmamız.
Çünkü ya o taşın altına gireceğiz ya o taşın altında ezileceğiz. Evet, edebiyat en karanlık dönemlerin ardından Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğma gücüne sahip. Peki ya biz? Tarih sürece şahitlik edecek.

(*) Bu yazının yazarı Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin üyesi olmasına ve duyuruyu desteklemesine karşın birkaç gün boyunca internet dolayısıyla da mail grubundan uzak kaldığı için açıklamaya imza atma fırsatı bulamamıştır. Benzer nedenlerden dolayı açıklamada imzası bulunmayan başka üyeler de var. Zaten böylesi temel ve derneğin varlık gereği açıklamalar üyelerin imzalarıyla değil, tüm üyeleri bağlayacak şekilde dernek adına yapılması gerekir. 71 imzanın çok daha fazla üyesi bulunan bir dernek için amaçlandığının aksine bir güç ifadesinden ziyade bir zayıflık belirtisi olarak algılanabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. 


3 Ocak 2013 Perşembe

Sansüre hayır!


Yarın artık medyada bizim kitaplarımızın ilanları yer almayacak, kimse kitaplarımıza övgüler dizmeye cesaret edemeyecek ve okullarda kitaplarımız artık tek bir listeye girebilecek: “Sakıncalı kitaplar listesi”
(Kitedit, Çocuk kitaplarında dinsel gericilik ya da buzdolabı satmakla çocuk kitabı yayınlamak arasındaki fark üzere... 10 Aralık 2012)


02.01.2013

Sayı: 2013 / 659 (002)

Konu: Basın Duyurusu

Sansürcü zihniyet yaygınlaşıyor...

Dünya Klasiklerinden Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” Kitabına “Sakıncalı” Damgası

2013’ün ilk haberlerinden biri “sansür talebi” oldu.

İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bir “Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu” kurarak Dünya Klasiklerinden biri olan John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” romanını incelediği, romanı ahlaki açıdan “Sakıncalı” bulduğu ve sansürlenmesi talebiyle bakanlığa başvurulduğu belgeleriyle haber oldu. Komisyon, Steinbeck’in bu romanının hangi yayınevlerince yayımlandığını da araştırıyor ve yayınevlerinin kitaplarındaki sakıncalı bölümlerin sayfalarını da tek tek tespit ediyor. Bir rapor halinde “öğrencilerin eğitimine uygun olmayan bölümler” tespit edildiğini belirterek raporu ve ekli listeyi Milli Eğitim Bakanlığı Destek Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne arzediyor.

John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” romanı Milli Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan liselerde okutulacak “100 Temel Eser Listesi”nde yer almaktadır. Onlarca yıldır tüm Dünyada okunan bu önemli klasik ülkemizde de en çok okunan, sevilen romanlardandır. Tek tek şehirlerde öğretmenlerin kurul oluşturup Dünya Klasiklerini ahlaki açıdan incelemelerini ve yasak ya da sansür talebinde bulunmaları sansürcü zihniyetin tüm ülke çapında yaygınlaştırılması, iller düzeyinde kitap yasaklamaları yapılması anlamına gelmektedir.

Lise öğrencileri birer genç yetişkin olarak okuyacakları kitapları kendileri seçecek niteliktedir. Steinbeck’in ne kadar önemli bir yazar olduğunun, “Fareler ve İnsanlar”ın edebi öneminin, nasıl bir konu işlediğinin, ne kadar önemli hayat dersleri verdiğinin bilincindedir.
  
İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’nün kurul kurup “ahlaki açıdan” kitap incelettirmesi, sansür talebinde bulunması ülkemizde sansürcü zihniyetin ne boyutlara ulaştığının çarpıcı ama utanç verici bir örneğidir. Umarız son örnek olacaktır.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu” türünden yasakçı, sansürcü komitelerin kurulmasını engellemesini, il milli eğitim müdürlerini, öğretmenleri Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere uluslararası birçok düşünce, ifade, vicdan ve din özgürlüğü ile hukukun üstünlüğü ilkesiyle ilgili sözleşmelerde imzası bulunan bir ülke olduğunu ve bu tür yasakçı, sansürcü girişimlere izin vermeyeceğini açıklamasını bekliyoruz.

Türkiye Yayıncılar Birliği

26 Aralık 2012 Çarşamba

Son yazımız tartışılıyor ya da farklı görüşlerin zenginliği


Son yazımız bir tartışma başlatmış bulunuyor. Bu tartışmayı önemsiyor ve yazının yorum kısmına sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz:




Adsız 23 Aralık 2012 09:54
Madalyonun her iki yüzü için de teşekkür ederiz. Açık-Gizli tüm kitedit takipçileri adına.


ercüment sabri 23 Aralık 2012 13:52
Ne yazık ki, 'Çocuk Yazını' ülkemizde girilmesi en kolay sanılan alanlardan biri... Sadece yukarıdaki alıntılara bakarak, ister istemez, 'Çocuk Edebiyatı olmaz!' diyenlere katılmamak mümkün değil.

Adsız 23 Aralık 2012 21:21
Acaba kitabın amacı genç okuruna, kitaptaki kahramanın yüzeyselliğini fark ettirip de kendisiyle yüzleşmesini sağlamak olabilir mi? Yani kimi kurguda kahramanın olumsuz özellikleri onaylanıyormuş gibi yapılabilir, öyle hissettirilir ki okurun kendi içindeki karanlıkla özdeşleşmesi sağlanabilsin. Bu noktadan sonra kurgu, okuru birden özeleştiriye savurabilir ve kendi gerçeğini kahramanın aynasında bütün çıplaklığıyla gören okur, kendi değişiminin kapılarını aralayabilir.

Sözü edilen kitabı okumadığım için, bilemiyorum. Demek istediğim, romanın son bölümlerinde kahramanın hangi noktada olduğu ve okuru hangi duruma, hangi yargıya hazırladığı önemli. Belki sözü edilen ve eleştirilen tüm bu cümleler (yukarıya alınan cümleler), bu yüzleşmeye/hesaplaşmalara doğru akan bir nehirdi, ya da değildi. Okumamış biri olarak kesin bir yargı üretemem tabii ki. Yalnızca yorum yaptım.

Sevgiler,
aytül akal

Kitedit 23 Aralık 2012 22:24
Yorumunuz ve kaygınız için çok teşekkürler. Çünkü kitabı okurken son sayfalara kadar biz de bunu umut ettik. Ama ne yazık ki böyle bir sonuca ulaşamadık. Üstelik beklentimiz illa okuru özeleştiriye götüren bir kurgu değildi. Kitabın, alışveriş merkezine takılan, moda ve erkekler dışında fazla bir şey düşünmeyen gençlerin dünyasına gerçekten kapı aralaması, bu dünyayı daha iyi anlamamızı sağlaması ya da edebi nitelikler taşıması da çok farklı düşünmemize yol açacaktı. Ama her şey öyle yüzeysel, öyle lay lay lom işleniyor ki... İlayda'nın sırf hava ve popülerlik uğruna kurulmuş sahte bir edebiyat kulübünden ayrılması ve gerçek bir şiir kulübü kurması kitapta olumlu hanesine yazabileceğimiz tek nokta. Ki o şiir kulübü bile ünlü yazarları okula davet etmek ve bunun üzerinden hava yapmak çerçevesinde gündeme getiriliyor esas olarak.

Tabii yazarın amacı, niyeti için bir şey söyleyemeyiz. Son derece iyi niyetlerle yazılmış bir kitap da olabilir. Ama iyi niyet bazen(özellikle de sorumluluktan uzaksa) hiçbir şeydir. Öte yandan bu eleştiri tüm diğer eleştirilerimiz gibi maddi verilere dayandığı kadar, bu maddi verilerden hareket eden kişisel yorumlarımızı içeriyor. Ele aldığımız kitap ve konularla ilgili farklı yorumlar, düşünceler olan okurlarımızı düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Bu çok daha canlı ve verimli bir tartışma ortamının doğmasını sağlayabilir. Bizce çocuk yazınımızın ve yayıncılığımızın buna ihtiyacı var kesinlikle...

Aslı Motchane 25 Aralık 2012 19:08
Gerçekten kız çocuklarının katı cinsiyet kalıplarının içine hapsedildiği bir çok kitap yayımlanıyor. Ancak yaptığınız alıntılar, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü"nün bunun bir örneği olduğu kanısını vermiyor. Aksine, bu kısa alıntılar bile, ergenlik çağındaki kızların kaygılarını, cinsiyet rollerine ve kendilerine bakışlarını gerçekçi bir biçimde ve yargılamadan yansıtıyorlar.

Onüç yaşındaki bir çocuğun akranları tarafından kabul görmek ve beğenilmek için yanıp tutuşması ve bunun için akran grubunun tanımladığı yüzeysel ölçütlere uymaya çalışması, genç kızların güvensizlikleri, kendilerine erkeklerin gözünden bakarak kendilerini aşağılamaları, bazı annelerin ev ile alışveriş merkezleri arasında yaşadıkları ama ifade edemedikleri cehennem, sahici ve yalın bir biçimde anlatılmış kanımca.

Onüç yaşındaki bir kızın ağzından yazıldığı için, anlatımın sizin deyiminizle yüzeysel ve "lay lay lom" olması doğal. Ergenlik çağındakilerin kabul görme ve beğenilme ölçütlerini özetleyen "popüler", "havalı" sözcüklerinin sık kullanılması da kaçınılmaz. Bu sözcüklerin kaçar kere kullanıldığını saydığınıza göre, sanırım bunları yadırgadınız. Ancak bu yaş grubu için "popüler" ve "havalı" kavramların önemini ve kapsamını başka sözcüklerle anlatmak olanaksız.

Yaptığınız alıntılarda çok dokunaklı bölümler de var. Örneğin İlayda'nın annesinin, kızıyla birlikte yaptıkları bir işe dalıp yemek yapmadığı için eşinden neredeyse azar işitmesi, annesini çok üzüp düşkırıklığına uğratan bir durumda İlayda'nın, babasının tarafını tutarak annesini "cadı" olarak tanımlaması ve yine İlayda'nın kendisinden çeşitli nedenlerle sık sık "aptal", "saçma" diye söz etmesi... Özellikle de "Biz kızlar bu kutuyu kullanabiliriz ama erkekler böyle aptal bir kutuyu ne yapsınlar," gibi erkek söylemi ile kendisini aşağılayan bir ifade kullanması ne kadar acıklı ve düşündürücü! Oniki yaşındaki bir okurun bu durumlara eleştirel bakabileceğini ben örneklerden biliyorum, yazarın da bildiğini düşünüyorum.

Çocukların ve gençlerin dünyası, büyüklerin dünyasının yansımaları ile dolu. Nasıl İlayda'nın kendisine bakışı erkeklerin yargılarından kaynaklanıyorsa, daha gencecikken okuldaki erkek arkadaşına bakışı da büyüklerin beklentilerini yansıtıyor: Oğuz, basketbolu yalnızca hobi olarak yapıyormuş, aslında makine mühendisi olacakmış. (Diğer bir deyişle hayta olmayacak, ciddi bir mesleği olacak.) Asıl gülünç olan, henüz ergenlik çağındaki bir kızın günlüğündeki saçmalıklar değil, bu yaştaki çocuklardan böyle "ciddi" bir ilişki bekleyen abuk subuk zihniyet.

Bunun dışında açık bir ironi içeren alıntılar da yapmışsınız, "Hey Kızlar" dergisindeki "En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?" başlıklı test ile ilgili bölüm gibi.

Anladığım kadarıyla, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü", çocuk ve gençlik edebiyatımızda az rastlanan bir biçimde, İlayda ile açık bir biçimde alay etmekten ve ona ders vermekten kaçınıyor. Eğer kitabın son bölümünde İlayda, kendisine değer yargılarının ne kadar saçma olduğunu "öğretecek" bir kişi ile karşılaşsaydı, sanırım yazar bu tür bir eleştiriye hedef olmazdı. Ancak bu durum gerçekçi olur muydu? Gerçekçilik bir yana, okur üzerinde etkili olur muydu? Kuşkuluyum.

İlayda gibi, okur da, kaçınılmaz bir biçimde, ergenlik dönemini bulunduğu çevrenin koşulları içinde yaşayarak büyüyecek ve gözlemlerinden kendi sonuçlarını çıkaracak. Oniki yaşlarındaki bir çocuğun, bu kitaptan İlayda'nın yaşamı ile ilgili bazı sonuçlar çıkarması için ise, kitabın "sahici" olması, bu çevredeki çocukların gerçek kaygılarını, gerçekten kullandıkları dil ile ve gerçekten yapacakları yorumlar ile anlatması zorunlu. Yaptığınız alıntılar da bunun iyi bir örneği gibi gözüküyor.

Bu siteyi kurduğunuz için çok, çok teşekkür ederim.
Sevgiler...

Kitedit 25 Aralık 2012 20:38
Biz de, farklı bir bakış açısından yazımıza yanıt verdiğiniz, yorum yaptığınız için çok çok teşekkür ederiz. Bu tutumu gerçekten çok önemsiyoruz. Çünkü amacımız karalama değil, eleştirel eleştiri yoluyla çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine katkıda bulunmak, sorunları etrafında farklı fikirlerin açıklık içinde ifade edilebileceği bir tartışma platformu yaratmak.

Bu çerçevede de yorumunuza ilişkin bir iki noktayı açmak istiyoruz. Yazar kitabının sonunda İlayda’nın karşısına doğru yolu gösterecek bir kişi çıkarsaydı ya da İlayda kendiliğinden, öylesine bir bilinç evrilmesi yaşasaydı kitabı büyük ihtimalle didaktik olarak değerlendirecek ve o yönden (de) eleştirecektik. Bizim sıkıntımız kitabın didaktik ya da öğretici olmaması değil.

Sayın Aytül Akal’ın yorumuna yanıt verirken de ifade ettiğimiz gibi kitabın 13-14 yaşlarındaki bir kızın hayatına, dünyasına kapı aralaması ya da onun gibi yaşayanlara ayna tutması gerekiyordu. Evet İlayda gibi tümüyle tüketim toplumun etkisinde olan kızlar var. Ama o kızların hayatı da toz pembe değil. İlayda’nın anne-babası birbirine aşık örnek bir çift, anne de, baba da, abi de, kız kardeş de toplumsal rollerinden en ufak bir rahatsızlık duymuyorlar. Aile içinde hiçbir ciddi sorunları yok. Halbuki tüketim toplumun örnek ailelerine ışık tuttuğumuzda bambaşka bir gerçeklik var orada. Evet o yaşlardaki kızlar popüler ve havalı olmak için, toplumun onlara dayattığı rollere uymak için yırtınıyorlar, ama bunu yaparken çok da acı çekiyor, örseleniyor, kişiliklerinden ödün veriyor, dar sınırlar içinde sıkışıyorlar. Bunların hiçbiri yansımamış kitaba. Lay lay lom ve yüzeysel derken bunu kastediyoruz. Genç okur bu kitapta İlayda gibi kızların gerçek hayatlarıyla (sahne arkasıyla) karşılaşmıyor, gerçek (derindeki) duygularıyla yüzleşmiyor kesinlikle. 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği teğet geçmek var, 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği can yakıcı bir şekilde hissettirmek var. Biz kitabı okurken tanıdığımız onca İlayda’yı göremedik doğrusu. Aynı şekilde tanıdığımız onca İlayda’nın da bu kitapta kendi gerçekliklerini göremeyeceğini düşünüyoruz. Tam aksine, bizce bu kitap onlara fazla sorgulamaya değmez, kafana takma, bak hayatın ne güzel diyor esasında…

Yıldıray 26 Aralık 2012 10:05
Ansızın bir Nasreddin Hoca havası estirmiş gibi olacağım ama... Yazıyı ilk okuduğumda Kitedit'in açısından bakabilmiştim. Yorumları okuyunca, meseleye hem Aytül Hanım'ın hem Aslı Hanım'ın penceresinden de bakabildiğimi fark ettim. Kendi adıma, bir kitapla ilgili yorum yaparken kendi bakış açımı dayatmamaya özen göstersem de "yönlendirme" yapmış olma riskinin daim olduğunu biliyorum. (Elbette bir kitap hakkında yorum yapınca yönlendirme de yapıyorsun Yıldıray, ne demek istiyorsun?) Demek istediğim şu: Benim yorumum hangi ruh haliyle, hangi algı açıklığıyla, hangi birikimle, deneyimle yapıldı? Ben hangi konularda ne kadar açık görüşlü, hangi konularda ne kadar atgözlüklüyüm? Peki ya benim yazdığım yorumu okuyacak okur? Kitedit zaten söylemiş, yazarın niyetini bilmiyoruz. Okurun niyetini de bilmiyoruz. Eğer kitapların mutlaka bir "yarar" sağlaması gerekiyorsa, bence her kitaptan çıkarabileceğimiz birçok "yarar" vardır. Ne bileyim, sadece okuma alışkanlığının sürdürülebilirliğine hizmet ediyordur, minicik bir deneyim aktarıyordur vs. Bu da tamamen bakış açılarıyla, algı açıklığıyla, okuma sırasındaki ruh durumuyla vs. ilgilidir. Dolayısıyla Aytül Hanım'ın dikkat çektiği noktalar da, Aslı Hanım'ın yorumları da benim için zihin açıcı. Öte yandan Kitedit'in vurguladığı nokta önemli ve düşündürücü. Kitedit "Kitabın derinliği yok, düşünsel atlyapısı yok," diyor diye anlıyorum. Aytül Hanım'ın ve Aslı Hanım'ın yorumlarını "okurun deneyimine ve okurun algılama, çözümleme, birleştirme becerilerine güvenmeliyiz," diye anlıyorum. Benim için enfes bir "Çocuk kitapları eleştirisine giriş 101" dersi oldu, Kitedit'e, Aytül Hanım'a ve Aslı Hanım'a teşekkür ederim.

Kitedit 26 Aralık 2012 12:47
Bu tartışmanın böyle boyutlanması ne güzel, ne umut verici. Kitedit’in söylediği başka bir şey daha var, diyerek biraz daha geliştirelim.

Çünkü sözü edilen yazı aslında Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının eleştirisinden ziyade (bu kitap bir prototip olarak örnek gösterildi), son dönemde çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan bir eğilimin eleştirisiydi. Madalyonun iki yüzünden bahsetmiştik. Dinsel paradigmalardan hareket eden kitapları rahatlıkla bir bütünün parçaları, belli politikaların uzantıları olarak görebiliyorken, madalyonun diğer yüzünde yer alan kitaplara bütünsel bakmakta zorlanıyoruz. Burada altını çizmek istediğimiz bir nokta daha var. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü edebi nitelikler taşıyor olsaydı, Kitedit onu bağımsız bir sanat eseri olarak değerlendirecek ve o yönden eleştirecekti. Ama kitabın edebi olarak, edebiyat eleştirisine konu edilemeyecek denli zayıf ve yüzeysel olduğunu düşünüyoruz. Kitabı çok dikkatli okuduk ve yazarın niyetinden bağımsız olarak, tüketim toplumun şekillendirdiği gençleri konu etmekten çok, o gençlere rahatlıkla, lay lay lom tüketebilecekleri okuma malzemesi sunduğu sonucuna vardık. Mikro düzeyde hiçbir kitabın hiçbir çocuğa tek başına ciddi bir zarar vermeyeceğini düşündüğümüzü zaten belirtmiştik. Biz de çocukken, gençken bir dizi kitabı böyle lay lay lom tükettik ve bunun bize zarar bir yana belli katkıları da oldu. Oysa tartışmak istediğimiz bu işin makro düzeyi. Yani çocuk edebiyatının bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, içeriğinin de tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi. Bu eğilimin esas sorumlusu kuşkusuz Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nün sayın yazarı Koray Avcı Çakman ya da son derece iyi niyetlerle hareket ederken benzer kitaplar üretenler değil. Tartışılması gereken bambaşka şeyler var. Özel okul satışı endeksli yayıncılık gibi… Kız kitaplarının hangi ihtiyaca denk düşmesi gibi… Çocuk edebiyatının gerçekten edebi özellikler taşımasının önemi gibi…

23 Aralık 2012 Pazar

Çocuk edebiyatını istismar eden yalnızca dinsel gericilik mi? Ya madalyonun diğer yüzü?


Geçen yazımızda çocuk kitaplarında karşımıza kimi zaman açık kimi zaman örtülü, ama son dönemde giderek daha sık, giderek daha sistematik bir şekilde çıkan dinsel gericiliği işlemiştik. Şimdi madalyonun diğer tarafına bakmak istiyoruz. Çünkü çocuk kitaplarını istismar eden tek politik güç dinsel gericilik değil. Türk-İslam ülküsünü besleyen çocuk kitapları kadar, Yankee kültür(süzlüğ)ünü besleyen çocuk kitapları da var. Üstelik iki ayrı uçta yer alsalar ve birbirinden çok farklı görünseler de bu kitaplar ayrımcılık, cinsiyetçilik ve bağnazlıkta birbirleriyle yarışıyorlar.

Ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin ve bağnazlığın çocuk edebiyatında yeri yok. Demokratik kanatta yer alan çocuk yazını ve yayıncılığı bu konuda birleşiyor. Ama bu ‘kusurları’ işleyen dinsel gericilik, siyasal konjonktürün de etkisiyle, çocuk ve gençlik edebiyatı için bütünsel bir tehdit olarak algılanıyor ve öyle değerlendiriliyorken, aynı ‘kusurlara’ haiz ‘modern yüzlü’ çocuk kitapları bir bütünün parçaları olarak görülmüyor, arkasında sistematik bir çaba ya da ideolojik bir güç aranmıyor.

Doğrusunu isterseniz Kitedit olarak biz de komplo teorilerine inanmıyoruz. Ama son dönemde gerek bilinçli olarak incelediğimiz, gerek rastlantı sonucu elimize geçen çocuk kitapları tablosuna biraz mesafeden bakınca, yeni kuşağa belli bir hayat anlayışını propaganda etmek için edebiyatı (da) kullanan tek gücün dinsel gericilik olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dikkati çekmek istediğimiz nokta egemen kültürün doğallığında çocuk edebiyatına yansıması ve bunun görüngüleri değil. Bilinçli bir şekilde pompalanan küreselci kapitalist tüketim kültüründen bahsediyoruz.

Bu olguya yakın zamanda piyasaya sürülen çok (gerçekten de çok) sayıda çocuk ve gençlik kitabını örnek gösterebiliriz. Benzerlerinin içinden Genç Turkuvaz’dan çıkan Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nü seçip, prototip bir eser olarak ele almamızın tek nedeni, Koray Avcı Çakman’ın 2011 baskılı bu kitabını taze taze okumuş olmamız.

Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü bir kız kitabı. Açık açık öyle adlandırılmamakla birlikte gerek kapak görseli, gerek arka kapak yazısı bunu hemen ele veriyor. Kız kitaplarının ortak özelliklerinin başında genç kızların ilgi duyduğu, merak ettiği konulara yer vermesi, onların dünyalarını konu etmesi geliyor. Bunun başlı başına cinsiyetçilik olup olmadığı tartışılabilir. Ama birçok kız kitabı aynı zamanda kızlar için belli rol modelleri çizer ve kadınlığa giden süreçte onlara rehberlik etmeye soyunur. İşte Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü, cinsiyetçiliğin kendini çok bariz bir şekilde ifade ettiği bu eserler sınıfına giriyor.

Kitabın kahramanı İlayda, gelecek yıl liseye başlayacak olan bir ortaokul öğrencisi ve can sıkıcı küçük kardeş, her şeye karışan anne-baba, regl sancıları, ilk aşk türü ergen sorunlarıyla boğuşuyor. Kitap orta ya da üst sınıfa mensup, 13-14 yaşlarındaki bir kızın az-çok gerçekçi tınıyan günlük notlarından oluşuyor. Ancak bu notlara yedirilmiş öyle (çok) dolaysız mesajlar var ki, dikkatli ve bütünsel bir bakışla irdelenmeleri gerekiyor:

“Umarım okul hayatımın sonuna kadar hep popüler bir kız olarak kalırım.” (s.13)
“Sanırım bu sene kendime gerçek bir erkek arkadaş yapma zamanı geldi.” (s.17)
“Kafeden çıkışta da alışveriş merkezine gittik. Annem bana bu sene moda olan şu balon eteklerden aldı. Üstelik de, ‘Çok havalı oldu İlayda’cığım. Şu modacılar işi biliyor,’ dedi gülerek. (s.20)
“Ben Oğuz’la evlenmeyi düşünmüyordum ki. Yani henüz düşünmedim.” (s. 50)
“İyi ki her ay ‘Hey Kızlar’ dergisi alıyorum. Geçen sayılardan birinde okumuştum, çiçekler böyle asılınca hiç dökülmeden olduğu gibi kuruyormuş.” (s.60)
“Eminim her saç telimle böyle uzun uzun uğraşmam ona oldukça garip geldi. Ama o da büyüdükçe biz kızlar için saçın ne kadar önemli olduğunu anlayacak.” (s.60)
“İlk defa onunla gelecekle ilgili konuştuk. Oğuz basketbolcu olmak istemiyormuş. Bu onun sadece hobisiymiş. (…) Makine mühendisi olmak istiyormuş.” (s.63)
“Aslında bu konuşmalardan biraz sıkıldım. Çünkü arabalar ilgi alanıma girmiyor. (…) Hem erkek arkadaşlarla kıyafetlerden ve saç modellerinden konuşulmaz ya, değil mi?” (s. 64)
“Benim tanıdığım İlayda böyle bakımsız değildi. Gözünde bir tek kalın çerçeveli babaanne gözlüğü eksik!” (s. 65)
“İki tanesi hariç hiçbiri popüler olmayan, neredeyse çoğunluğu ikinci sınıf olan kızlarla sürekli zaman geçirmek zorunda mıyım?”
“Sabah annem yüzümü görünce onun fondöteninden kullandığımı hemen anladı ve, ‘Senin yaşındakilerin cildine hiçbir şey sürmemesi gerekir. Yoksa gözeneklerin tıkanır,’ dedi.” (s. 85)
“Bu sene ortaokul bitiyor ya. Mezuniyet balosu şu yeni açılan beş yıldızlı otelde yapılacakmış ve balonun en güzel giyinen kızı kraliçe, erkeği de kral seçilecekmiş.” (s.86)
“Sonrasında abim doğduktan sonra annem geçici bir süre için bırakmış işi. İşte o gün bugündür de bir daha geri dönmemiş işine. Bazen, ‘Benim en büyük mesleğim annelik,’ der bize. Canım annem.” (s.99)
“Bugün şu boya işine o kadar çok dalmışız ki biz fark etmeden akşam oluvermiş. Tabii annem yemek yapmadığından, dışarıdan pizza istedik. Babam pizzalarımızı yerken, ‘Hanımlar umarım bu boyama merakınız çok uzun sürmez. Baksanıza şimdiden bizi unuttunuz,’ dedi. (s.101-102)
“Hadi biz kızlar oraya incik boncuk ve makyaj malzemelerimizi koyarız ama aptal bir kutu erkeklerin ne işine yarar ki?” (s. 102)
“Tabii Ayda bunu hemen ciddiye aldı ve, “Ben benim tepsilerimi vermem. Bana ne! Biz onlarla evcilik oynayacağız,” dedi. Ayda ve evcilik merakı işte!” (s.103)
“Eve gelince geçen hafta dergide gördüğüm ‘En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?’ testini çözdüm. İyi ki şu dergileri saklıyorum.” (s. 117)
“Aynı testi Oğuz için de yaptım ama sadece üçüne evet diyebildim. Demek ki Oğuz benim gerçek dostum değilmiş. Acaba insanın sevgilisi aynı zamanda dostu da olamaz mı? Üff ya, şu ilişki olayı çok karmaşık!” (s. 118)
Tüm gün alışveriş merkezindeki dükkânlara girip çıktık ve bir sürü kıyafet denedik.(…)” (s. 120)
“Annem babamın tek başına gideceğini öğrenince hemen ahşap boyalarını çıkarıp yemek masasının ayaklarını boyamaya başladı. Sanırım ahşap boyamak üzüntüye ve hayal kırıklığına iyi geliyor!” (s.125)
“Çünkü bana o kadar çok anlattı ki Kapadokya’yı, çok merak ediyorum. Yaşasın! Beyaz Atlar Ülkesi’nde beyaz atlı prensimi göreceğim.” (s. 126)
“Aslında buna pek tartışma denilmez. Çünkü sadece annem konuştu. Babam da arada, ‘Ama hayatım beni yanlış anladın,’ deyip durdu. Sanırım sinirlendiğinde tüm kadınlar cadı oluyor.” (s. 126)
“Bir an onu Utku’dan ve sınıftaki herkesten kıskandım. Sonra da, ‘Saçmalama İlayda… Hadi Melisa’dan kıskan ama abartma!’ dedim kendi kendime…” (s. 131)
“Oraya giderken hangi giysilerimi götüreceğime karar vermeliyim. Belki geçen gün Ece’yle denediğimiz şu beyaz tişörtü alırım yarın… Ece, ‘bence bunu mutlaka almalısın. Çok havalı oldun,’ demişti.” (s. 132)
“Hepsi gerçekti işte. Aylardır acaba başkasına mı âşık, bana niye az mesaj atıyor, beni niye aramıyor diye düşündüğüm beyaz atlı prensim bana bir sürü mektup yazmıştı.(…) Üff ben ne aptal bir kızım, değil mi?” (s. 135)
“Oğuz, ‘Belki biz de balonda evleniriz. Ben öyle klasik salon düğünlerini hiç sevmiyorum,’ dedi. Demek benimle evlenmek istiyor. O kadar mutluyum ki! Düşünsene ben kabarık etekli gelinliğimi giymişim, Oğuz da papyonlu gri damatlığını ve balonda evleniyoruz.” (s.140,  son vurgu yazara, diğer vurgular bize ait.)

Okurlarımızı gereğinden fazla yormamak için başta buraya aldığımız alıntıların birçoğunu sildik. Ortaya çıkan tablonun buna rağmen net bir şekilde okunabileceğinden hiç şüphemiz yok. Durum kabak gibi ortada. Kitap orta ve üst sınıflara mensup kızlar için tam bir burjuva yaşam tasarısı sunuyor. Slogan: Popüler ve havalı. (Bu iki sözcük kitapta tam 25 kere -evet, üşenmedik saydık- geçiyor. Ve geçtiği her yerde olumlu bir hedef ya da durumu ifade etmek için kullanılıyor.) Yaşam alanı:  Alışveriş merkezi. (İlayda ne zaman dışarı çıksa soluğu AVM’de alıyor. Amaç ister en iyi arkadaşıyla gezmek, ister annesiyle ya da kız kardeşiyle zaman geçirmek, isterse de sevgilisiyle buluşmak olsun, yer değişmiyor.) Ana gündem: Toplumsal statü  (İlayda’nın günlüğüyle paylaştığı tüm düşünce ve duygular dış görünüş, kıyafet, yakışıklı erkek arkadaş vb. yoluyla diğerlerinden daha üstün -yani popüler ve havalı- bir konum elde etmek ya da bu konumu elde tutmak etrafında dönüyor.) Nihai erek: Beyaz atlı prensle evlenmek. (Oğuz’un onunla evlenmek istediğini öğrenmesi üzerine İlayda mutluluktan uçmakla kalmıyor, kişiliği büyük bir ‘olgunlaşma’ da geçiriyor. Artık annesinin deyimiyle “kuzu gibi” (s.144) bir kıza dönüşüyor.)

Birçok kız kitabıyla aynı şemaya sahip Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü görünüşte modern bir kızın hayatını konu ediyor. Kız kısa etek giyiyor, erkek arkadaşıyla el ele dolaşıyor, hatta öpüşüyor. Muhafazakâr kızlardan farklı olarak aşk, regl, erkekler gibi konuları samimi ve rahat bir şekilde dillendiriyor. Aile büyükleriyle ya da okulla olan gündelik sıkıntılarını ifade etmekten de çekinmiyor. Esprili, biraz ukala ve kendinden son derece emin bir havası var. Aslında yaşıtları için tam öykünülecek bir tip İlayda.

Ama öykünülen birçok şey gibi gerçek değil. Kabul, tüm gençler gibi onun da ergenlik sıkıntıları var, o da okul ve dersten nefret ediyor, o da anne-babasının dayattığı kurallardan sıkılıyor, onun da kafasını ilk aşk ve cinsellik gibi konular meşgul ediyor. Zaten buna benzer öğeler üzerinden genç okurun kendini onunla özdeşleşmesini sağlıyor. Sonra da onlara pembe, sahte bir dünya sunuyor. Ne de olsa İlayda’nın tüm sorunları aslında son derece yüzeysel ve tıpkı “Hey Kızlar” dergisindeki bir test gibi çabucacık, kolaycacık çözülüveriyor.

Geride kalansa burjuva bir kızın mutluluğu oluyor. Bu mutluluğa giden altın anahtar da okurdan saklanmıyor. Aksine, her fırsatta hatırlatılıyor: Basketbol gibi havalı bir hobisi, makine mühendisliği gibi sağlam bir mesleği olan yakışıklı bir koca kapmak için popüler ve havalı ol. Popüler ve havalı olmak için kıyafetine, saçına, cilt gözeneklerinin tıkanmamasına dikkat et. İş kadını olarak kariyer yapabilirsin tabii, ama önünde sonunda esas mesleğinin annelik olduğunu anlayacaksın. Sevgili annen gibi. Evde bunalırsan üzüntünü zararsız faaliyetlerle bastırabilirsin. Örneğin erkeklerin hiçbir işine yaramayan aptal ahşap kutular boyabilirsin. Sonra da içine incik boncuklarını koyarsın. Bak ne güzel, tam senin gibi akıllı-uslu kızlara göre. Ama ahşap boyamayı aşırıya kaçırıp kocanı ve çocuklarını ihmal etme. Kıskançlık normal, tabii abartıya kaçmadığın sürece. Sinirlenince tüm kadınlar cadıya dönüyor, unutma. Belki de boş zamanlarını alışveriş merkezlerinde geçirmen daha iyi. Başka sorunların mı var? Kafana takma, kadın dergilerindeki testleri çöz gitsin…

Fazla mı karikatürize ettik? Hiç de değil! Buraya çizdiğimiz tablo Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının gerçek içeriği karşısında silik bile kalıyor. Üstelik buna benzer, bundan beter gericiliklerle dolu tonlarca kitap her gün çocuklarımıza ulaşıyor.

Mikro düzeyde baktığımızda hiçbir kitap tek başına bir çocuğa ciddi bir zarar veremez. İyi bir okur olmak çoğu kez sanıldığı gibi yalnızca nitelikli kitaplar okumaktan geçmiyor. Beğeni oluşturmak, ayırt edebilmek, karşılaştırmak ve seçmemek için bile deneyimlemiş olmak gerekiyor. Çocuklarımızın okumasını istiyorsak her zaman her türlü kitapla karşılaşabileceklerine de hazır ve açık olmalıyız. Şu ya da bu türlü kitapları okumalarını engellemek değil, sorgulayabilmelerini sağlamak gerekiyor.

Ama konumuza dönelim ve ona bir de makro düzeyden bakalım. Dinsel gericiliğin çocuk kitaplarını toplumu dindarlaştırma projesinin bir ayağı olarak kullandığını söylemekte zorlanmamıştık. Burada ciddi bir tehlike gördüğümüzü de ifade etmiştik. Peki, Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü türü kitaplar daha mı az? Daha mı masum? Değilse, fark nerede?

Evet, bir fark var. Dinsel gericilik çocuk edebiyatını istismar ederken öncelikli olarak toplumun alt kesimlerini hedefliyor. Kadercilik, dünyevi hayatın sunmadığı nimetleri ahirette arama, tevazu içinde boyun eğme o tabakalara lâzım. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü türü kitaplarsa üst, ama özellikle de sınıf atlama hayali kuran orta sınıflara hitap ediyor ve bir yandan bu hayali canlı tutmaya, öte yandan son derece gerçek olduğu kadar, son derece katı sınırlar çizmeye hizmet ediyor.  

Yazımızın başında bir madalyonun iki yüzünden bahsetmemiz boşuna değil. Çünkü her iki gruba giren kitaplar özünde aynı toplum tasarısının ifadesi ve piyasaya benzer bir hızla yayılıyorlar. Dur demek gerektiği ortada. Dur diyebilmekse bugün her şeyden önce çocuk ve gençlik yayıncılığında ilkeli, etik ve satış-pazarlama değil sanat-edebiyat-bilim odaklı bir duruş sergilemekten geçiyor. 

10 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuk kitaplarında dinsel gericilik ya da buzdolabı satmakla çocuk kitabı yayınlamak arasındaki fark üzerine...


Dini içerikli çocuk kitapları çığ gibi artıyor. Daha birkaç yıl önce bunu, özellikle ülkenin belli başlı kitap fuarlarını gezdiğinizde çıplak gözle izleyebiliyordunuz. 1 ya da 2 liraya satılan, çamur baskılı, kitaptan çok broşüre benzeyen, inanılmaz kötü desenli eserler.  Kitap isimleri adeta bağırıyordu: Bizim Evde Ramazan, Canım Peygamberim, Namaz Çiçekleri
Bugün dini içerikli çocuk kitapları hâlâ çığ gibi artıyor. Ama artık çıplak gözle, dinsel propaganda yapan bir çocuk kitabını diğerlerinden ayırt etmek o kadar kolay değil. Kitapların biçimi, yayınevlerinin çehresi değişti.  Kağıt-baskı kalitesinden grafik tasarıma, konu yelpazesinden kapak illüstrasyonuna bambaşka kitaplar söz konusu artık. Ve bu bambaşka kitaplar aslında ilk bakışta basbayağı Can Çocuk, Tudem, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi Çocuk, İş Bankası Kültür Yayınları, Doğan Egmont vb. gibi bilinen yayınevlerinin kitaplarına benziyorlar. Onların da albenili kapakları, editöründen yayına hazırlayanına kadar her türlü bilginin yer aldığı künyeleri, cicili bicili resimleri ve “Rahat Bırakın Beni”, “Liseli Kızlar” ya da “Uzay Çocuğu” gibi modern tınıyan isimleri var. Ana-baba için ayrı, öğretmen için ayrı hazırlanan kataloglar, profesyonel web sayfaları da cabası. Can Çocuk, kitaplarının güvenilirliğini “bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur” ibaresiyle tescil etmeye çalışıyorsa, onların da “Çocuklar kitap okuyacağım diye ruh sağlıklarını bozmasın, ruhen kirlenmesin diye gösterilen hassasiyet takdire şayan… Sadece çocuk kitaplarında değil, gençlere hitap eden kitaplarda da aynı dikkatle çalışan ekip ruhunu görmüş olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen uzman pedagogları ya da “Her sınıfa özel, etkinlikli, kişisel gelişimi destekleyici, doğru ve başarılı birey olmayı hedefleyen, duygu ve düşünce zenginliği kazandıran, çocukları ve gençleri doğru yöntemlerle, doğru hedeflere ulaştırmayı amaçlayan ve bütün bunları yaparken de eğlenceli üslubundan vazgeçmeyen bu kitapları herkese tavsiye ediyorum,” diyen koskoca profesörleri var.  Açın Günışığı Kitaplığı’nın ya da Tudem’in ya da Can Çocuk’un kataloğunu ve onu Nesil, Çilek, ya da Timaş Yayınları kataloğu ile yan yana koyun. Biçimsel mantığın birbiriyle örtüştüğünü göreceksiniz:
Sayfaları; yaş grupları, sınıflar, dersler ve işlenen temalar ışığında planladık. Her bir kitabın kaç yaş ve hangi sınıf için olduğunu, hangi derslerde kullanılabileceğini ve hangi temaları içerdiğini tek tek yazdık. Böylece siz değerli öğretmenler ve anne-babalar aradığınızı rahatlıkla bulabileceksiniz.”( Nesil Çocuk, Katalog tanıtım yazısı)
“(…) tanıtılan her yeni kitabın; künyesi, konu özeti, yayımlanacağı ay, baskı bilgileri, yazar, editör, çevirmen ve illüstratör bilgilerinin yanı sıra önerildiği sınıflar, resmi ders programıyla ilişkilendirilmiş ana ve yan temaları bulunuyor. Anasınıflarından lise sınıflarına kadar her seviye için öneri kitaplardan oluşan “Sınıf Listeleri”ne geniş yer veriliyor,”  (Günışığı Kitaplığı, Katalog tanıtım yazısı)
Kataloglarda yer alan kitapların tanıtım yazılarını okuduğunuzda da hemen farkı anlayamıyorsunuz:
Kıpır kıpır, capcanlı, heyecanlı, tam da gençlere yaraşır bir roman… Okul dershane, aile, ev, dersler, ödevler, sınavlar… Her gün ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen yetişkinler. Başbelası sivilceler, modası geçen kıyafetler. Yine de ‘genç olmak’ hem zor hem de çok zevkli…”
Yukarıdaki sözlerle tanıtılan Çılgın Kızlar Kantini adlı genç roman (katalogta 11+ diye öneriliyor) sizce hangi yayınevine ait olabilir? Doğan Egmont mu? Tudem mi? Can Çocuk mu?
Hayır, Timaş’ın. Yazarı da Fatma Pekşen. Onu biraz daha yakından tanımak için sözü Önce Vatan Gazetesi köşe yazarı Oğuz Çetinoğlu’na bırakalım: “Anadolu’muzun güzide edîbelerinden FATMA PEKŞEN, zengin iç dünyasından derlediği, millî-mânevî değerlerimizle tatlandırıp râyihâlandırdığı duygu ve düşüncelerini okuyucuları ile paylaşıyor: Türk-İslam kültürüne bağı henüz yeterli sağlamlığa ulaşmamış veya, kültürsüzleştirme gayretleri ile kopma noktasına getirilmiş gençlerin okuması gereken zümrüt değerinde notlar…
Şaşırdınız mı? Biz şaşırdık doğrusu. Ama aslında ortada öyle aman aman şaşılacak bir durum yok. Her şey gayet mantıklı, gayet basit. Yayıncılık koskoca bir sektör, çocuk ve gençlik kitapları da o sektörün kaymağı haline geldiğinden beri dinsel gericiliğinin bayraktarlığını yapan yayınevleri hızlı bir değişim içinde. Her şeyden önce profesyonelleşiyorlar ve bunu diğer yayınevlerinin çoğunun sahip olmadığı ekonomik ve siyasal imkânlarla, desteklerle, imtiyazlarla yapıyorlar.
Profesyonelleşme demek işi kurallarına göre oynamak, biçimsel gerekleri yerine getirmek demektir. Yalnızca baskı-kağıt kalitesi değil, çağdaş çocuk kitaplarında aranan tüm özelliklere (cümle uzunluğu, satır aralığı, punto büyüklüğü, resim-metin dengesi) mümkün olduğunca uymak, en modern pazarlama stratejileriyle rekabet etmek demektir.
N’apalım, serbest piyasa böyle bir şey diyebiliriz. Avrupa öyle diyor, mesela. Orada da dini içerikli çocuk kitapları basan yayınevleri var ve onlar da piyasa kurallarına uyum sağlamış durumdalar. Ama arada önemli bir, hayır iki, hatta üç fark var.
Birincisi, Avrupa’da dinsel içerikli çocuk ve gençlik kitapları basan yayınevleri siyasal ve ekonomik imtiyazlara sahip değiller ve toplumu “dindarlaştırma” politikasının bir parçası olarak iktidar tarafından desteklenmiyorlar. Kısacası bu tür kitapları yayınlayan yayıncıların oldukça tanımlı olduğu kadar, oldukça da dar bir hedef kitlesi var: Toplumun aşırı muhafazakâr, dindar kesimi.
İkincisi, Avrupa’da okuma kişisel özgürlükler alanına giriyor ve çocuk ile gençler söz konusu olduğunda okulların ya da milli eğitimin bu alan üzerinde bir hâkimiyeti yok. Sınıf ya da okul bazında zorunlu olarak okutulan eserler, yalnızca bu işi (yani edebiyat eğitim kiti)  yapan ve titiz bir şekilde denetlenen, düşük kâr marjlarıyla çalışan yayınevleri tarafından temin edilebiliyor. Yani bir okulda belli bir yazarın belli bir eseri okutuluyorsa bu kitap sınıfça ticari bir yayınevinden satın alınmıyor. Öğretmen aynı eseri eğitim kiti olarak yayınlayan özel bir yayınevinden temin ediyor ve kiti fotokopiyle öğrencileri için çoğaltma hakkına sahip oluyor. Ticari yayınevlerinin okullara toplu kitap satışı yapması ya yasak ya da çok sıkı kurallara tabi.
Üçüncüsü, Avrupa’da istenen düzeyde olmasa da hem yetişkinlere (yani çocuk kitaplarının asıl alıcılarına) hem de doğrudan çocuğa seslenen güvenilir çocuk ve gençlik kitapları eleştirileri yapan dergiler, yayınlar, platformlar var. Bununla bağlantılı olarak da çocuk kitaplarını yalnızca biçimsel nitelikleriyle değil, ondan çok daha önemlisi edebi, bilimsel ve estetik nitelikleriyle değerlendiren bir toplumsal bilinçten bahsedilebilir.
Ne yazık ki Türkiye’deki tablo çok farklı.  Özgür seçme hakkına, demek oluyor ki seçeneklere sahip bir çocuğun eline gerici, cinsiyetçi, anti-demokratik, ayrımcı, çağdışı mesajlarla dolu bir kitabın geçmesi koşulunda bundan bireysel olarak nasıl etkileneceğini tartışmak bir şeydir. Seçeneklerden yoksun bırakıldığı için özgür seçme hakkından da yoksun bırakılan koca bir kuşağın sistematik olarak gerici, anti-demokratik, ayrımcı, cinsiyetçi, çağdışı mesajlarla dolu kitaplarla kuşatılması durumunda bundan toplumun nasıl etkileneceğini tartışmak başka bir şeydir.
Ve ikinci durumu tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü gelinen noktada bağıra çağıra ya da gizli kapaklı din propagandası yapan çocuk kitaplarını eser bazında ele almak, ne kadar edebiyat dışı, ne kadar akla ziyan ve yerine göre senin ya da benim çocuğum için zararlı olduğuna işaret etmenin fazlaca bir anlamı yok. Alanın içinde ve demokratik kanatta yer alan yayıncılar, yazarlar, editörler vb. bunu biliyor zaten. Keza alanı takip eden bilinçli anne babalar, eğitimciler, kütüphaneciler, kitapçılar da öyle. Ama bu “bilenler” grubu gerçekte yalnızca bir avuç.
Bilmeyen ya da bilgisi “nitelikli bir çocuk kitabını belli biçimsel kriterlerden değerlendirerek tanımak”la sınırlı olan asıl kalabalığı ne yapacağız? Yani çocuğuna, severek okuyacağı eğlenceli bir kitap ararken, Fatma Pekşen’in Çılgın Kızlar Kantini’ne rastlayan anne-babaları; öğrencileri için en uygun kitapları belirlemeye çalışırken, Nesil Çocuk’un kataloğuna ve orada yer alan “uzman” görüşlerine (çocuk ergen terapisti, uzman pedagog, hatta profesör bile var) rastlayan öğretmenleri; fuarda sınırlı harçlığıyla dolaşırken, rengarenk kapaklı, sevimli çizimli, Oruç Tuttum Sevinçten Uçtum ya da Süper Güçlerim Olsa Allah’ı Görebilir Miyim? gibi eğlenceli (!!!) kitapların (ve nispeten ucuz fiyatlarının) cazibesine kapılan çocukları? Bilinçli olarak bu kitapları seçen, yayan, dayatan öğretmen ve anne babalardan hiç bahsetmiyoruz bile.
Biz işimizi yapacağız, yani yukarda tarif edilen kalabalıkları gerçekten çağdaş, gerçekten edebi, gerçekten bilimsel çocuk ve gençlik kitaplarıyla buluşturacağız denebilir. Bu demektir ki bildiğimiz ilkeler doğrultusunda yayıncılık yapmaya devam edeceğiz ve yayınladığımız kitapları en etkili pazarlama ve tanıtım stratejileriyle hedef kitlemize ulaştıracağız.
Peki, çocuk ve gençlik kitapları alanında faaliyet gösteren yayınevlerinin en etkili, en gözde pazarlama ve tanıtım stratejileri ne bugün?
1)      Basılı ve dijital medyada ilan vermek. Yani açık reklam.
2)      Basılı ve dijital medyada tanıtım ya da sözde eleştiri yazılarının yer almasını sağlamak. Yani gizli reklam. (Bu yazıların maddi-manevi çıkar ilişkileri üzerinden, hatta kimi zaman resmen “ücret” karşılığında yazdırıldığını söylemeye gerek var mı?)
3)      Okul, özellikle de özel okul satışları. Yani belli kitapların belli okullar tarafından sınıf düzeyinde okutulmasını sağlamak. Çocuk ve gençlik yayıncılığı piyasasında bu “okuma listesine kitap sokmak” diye adlandırılıyor ve yine öğretmenlerle kurulan özel ilişkiler üzerinden (bu ilişkilerin menfaatten uzak olduğunu kim garanti edebilir?) sağlanıyor.
 An itibarıyla bu stratejilerle başarı da sağlanıyor. Çünkü dinsel gericiliğin bayraktarlığını yapan yayınevleri bir adım geriden geliyor. Henüz. Dün çamur gibi kağıtlara, ucuz satılmaları ya da bedava dağıtılmaları dışında alıcı kitle için hiçbir cazibesi olmayan eserler yayınlayan bu yayınevlerinin bugün en kaliteli kağıda, karton kapaklı, uzman görüşlü, rengarenk, biçimsel olarak bakıldığında tam da “çocuğa göre” kitaplar basacağını kim öngörebilirdi ki?
Dürüst olmak gerekirse, bu ülkenin gidişatını izleyen, politikayla az-çok ilgilenen herkes öngörebilirdi. Tıpkı piyasanın kurallarını hepimizden çabuk öğrenen bu yayınevlerinin medyayla ve milli eğitimle zaten var olan bağlarını ilerde daha da güçlendireceklerini ve çok daha pervasız kullanacaklarını öngörebileceğimiz gibi.
Bir gün medyada onların kitaplarının ilanlarını göreceğiz, onların kitaplarına övgüler dizen tanıtım yazılarını okuyacağız. Bir gün okulların zorunlu okuma listelerinde onların kitapları yer alacak. Öğretmenler onların etkinliklerine gidecek, onların “uzmanlarını” dinleyecek.
Hatta o “bir gün” belki de bugün. Üstelik bunun yarını da var. Yarın artık medyada bizim kitaplarımızın ilanları yer almayacak, kimse kitaplarımıza övgüler dizmeye cesaret edemeyecek ve okullarda kitaplarımız artık tek bir listeye girebilecek: “Sakıncalı kitaplar listesi”.
Çok mu abarttık. Belki. Belki de değil. İşin asıl kötüsü, o gün söyleyebilecek bir sözümüz olmayacak. Dün bizim kitaplarımızı övenler yarın onlarınkini överse menfaat ilişkilerinden mi bahsedeceğiz? Dün bizim kitaplarımızı içeren zorunlu okuma listeleri çok aydın, çok demokrat öğretmenlerin marifetiyken,  onların kitaplarının yer aldığı zorunlu okuma listelerin ne kadar ideolojik, ne kadar yanlı ve anti-demokratik olduğunu mu anlatacağız?
Diyelim ve umalım ki o gün hiç gelmeyecek. Diyelim ki çocuk ve gençlik yayıncılığı alanında dini gericilik diye bir tehdit yok ya da asla yukarıda abartıldığı güce kavuşamayacak. Öyle olsa bile kendimize dönüp bakmanın zamanı gelmedi mi? Kabul, çocuk ve gençlik yayıncılığı da ticari bir faaliyet. Ama buzdolabı satmıyoruz. Yani piyasa koşullarına rağmen, hatta piyasa koşullarına karşı kararlılıkla savunmamız gereken, herkesin birleşebileceği bazı demokratik değerler, ilkeler var.
1)      Okuma kültürü toplumsal bir ihtiyaç, okumanın kendisiyse kişisel bir özgürlük alanı. Hem çocuk ve gençlik kitaplarında özgür seçimleri savunmak, hem de okullarda, sınıflarda belli kitapların ödev vb. adı altında zorunlu olarak, toplu halde okutulmasını meşru görmek olmaz. Bunlar birbiriyle bağdaşmaz. Özgür, demokratik bir ülkede çocuk ve gençlerin hangi kitapları okuyacağını, daima ideolojik bir içerik taşıyan milli eğitim ya da ona bağlı öğretmenler belirlemez, belirleyemez. Ticari yayınevleri okullarda sınıf ya da tüm okul bazında satışlar yapmaz, yapamaz. Bu, okullara (evrensel insan haklarıyla çelişmeyen) her türlü kitabın girmesine engel değil. Aksine en zengin seçeneklere sahip olması gereken ve çocuklara kitaplar arasında özgür seçim yapmayı olanaklı kılan okul kütüphaneleri bunun için var.
2)      Öğretmenlerin, okulun görevi (ki bu da bir devlet politikasıdır, ama tümüyle meşru, hatta gerekli ve özlenendir)  kitap okumayı sevdirmek, yani çocuğu her fırsatta okumaya, yeni kitaplar, yeni yazarlar keşfetmeye teşvik etmekle ve öğrencilere sorgulayıcı okuma ve metin çözümleme yöntemlerini kazandırmakla sınırlıdır. Yani öğretmen şu ya da bu yazarı, şu ya da bu eseri okutan kişi değildir, okunan tüm yazar ve eserlerin eleştirel bir gözle, sorgulayıcı ve çözümleyici bir tavırla ve edebi kriterler çerçevesinde ele alınmasını sağlayan kişidir. Belli yazar ve eserler okulda/derste dünya ya da ülke edebiyatı tarihi içerisinde oynadıkları rolle değerlendirilirler. Bunun ötesinde pazarlanmazlar.
3)      Çocuk belli bir yaşa kadar kendi kitabını alma dolayısıyla da seçme olanağına sahip değil. Ticari bir kurum olan, dolayısıyla kitaplarını satmak zorunda olan yayınevlerinin bu gerçeği özgür seçim ilkesiyle bağdaştırabilmelerinin tek yolu kitapçı satışıdır. Çocuklar için özgür seçim hakkını savunmak esas olarak anne-baba için özgür seçim hakkını savunmak demektir. Her anne baba (teyze, komşu, arkadaş) kendi çocuğu için istediği, uygun gördüğü kitabı alma ve seçme hakkına sahip olmalıdır. Bununla birlikte anne-babaya kendi çocuğunuza seçim hakkı tanıyın, ilgi alanlarını, beğenilerini gözetin bilinci veren bir tanıtım, reklam, bilinçlendirme stratejisi üzerinde düşünülmelidir. Yayıncılar kendilerine okullara nasıl gireceğiz değil, evlere nasıl gireceğiz sorusunu sormalıdır. Öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak değil, kitapçılarla ilişkileri düzenlemek, kitapçılarda çocuk kitaplarının vitrine, rafa, ulaşılabilir yerlere çıkmasını sağlamak gerek.
4)      Medya ve yayınevleri arasında ilişkiler yeniden düzenlenmeli, daha doğrusu kopartılmalıdır. Ticari bir yayınevinin medyayla olan tek meşru ilişkisi ücreti karşılığında ilan vermek (yani açık reklam) ve basın bülteni vb. duyurular yoluyla basını/medyayı yeniliklerden haberdar etmek olabilir. Bunun dışında kalan tüm ilişkiler bağımsız basın ilkesiyle bağdaşmaz ve her iki tarafı da şaibe altında bırakır. Gelinen noktada kirliliğin boyutu düşünüldüğünde, çıkar karşılığında kalem sallayanların ya da o kalemleri satın alanların her fırsatta teşhir edilmesi ne yazıktır ki bir ihtiyaç haline gelmiştir.
5)      Çocuk ve gençlik kitaplarını edebi, bilimsel kriterlerle değerlendiren eleştirel edebiyat eleştirileri yayıncıların, yazarların, editörlerin, çevirmenlerin, illüstratörlerin onuru, yüzeysel tanıtım ve övgü yazıları da utancı olmalı. Bu bilinç yalnızca sektör içinde yerleşmekle kalmamalı, anne-babalara, kütüphanecilere, başta eğitim kurumları olmak üzere çocuklarla ve çocuk kitaplarıyla bağ kuran tüm toplum kesimlerine, hatta çocuk ve gençlerin kendilerine de yayılmalı, bunun araçları yaratılmalıdır. Zira seçenekler arasında özgür seçimler yapabilmek için yalnızca seçeneklerin varlığı değil o seçenekleri sorgulayabilecek, değerlendirebilecek bir bilinç de gerekir.
Toplum yararına çağdaş, demokratik faaliyet gösterdiğini savunan tüm çocuk ve gençlik kitapları yayıncıları, çocuk ve gençlik edebiyatı ya da kitapları alanında üreten tüm bireyleri bu ilkeler etrafında samimi bir şekilde birleştiğinde ne mi olacak? Edebiyata, bilime alan açılacak. Ve başta dinsel gericiliğin gizli-açık bayraktarlığını yapanlar olmak üzere, aslında edebiyatla, bilimle ilgisi olmayan birçok yayınevi bu alana çıkamayacak. Başkaları bu alanda varlık göstermek için kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak. Birçokları da bu alanda hep daha nitelikli, hep daha yaratıcı, hep daha bilimsel, hep daha sanatsal ürünler vermek için yarışacak.
Yoksa bu saf bir rüyadan, kapitalizmin acımasız yasalarından bihaber bir avuç idealistin pembe hayallerinden başka bir şey değil mi?  En azından, buzdolabı satmakla  çocuk kitabı yayıncılığı yapmak arasındaki farkı bilmeyenler ve bu farkı bilip de savunma gereği görmeyenler öyle diyecek.