çocuk ve gençlik kitapları yayıncılığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk ve gençlik kitapları yayıncılığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2013 Perşembe

Didaktik çocuk kitaplarına herkes karşı, iyi satmadıkları sürece…


Son yazımızla bir ilgisi var mı bilmiyoruz, ama onu izleyen günlerde çağdaş çocuk edebiyatındaki sorunların kolayından öğretmen kökenli yazarlara fatura edildiğine ve bunun haksızlığına dair görüşlere çeşitli yerlerde rastlar olduk.

Kuşkusuz ki Türkiye çocuk edebiyatının bugünkü durumunu öğretmen kökenli yazarlar üzerinden açıklamak doğru değil. Hangi meslekten olursa olsun herkes çocuk kitabı yazabilir, bu alanda başarı sağlayabilir. “Çocuk”la içiçe çalışan kimselerin, yazınsal verimlerini de bu alanda sürdürmeye eğilim göstermelerinde de tuhaf ya da yanlış bir şey yok.

Tuhaf ve yanlış olan, tüm büyük çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncıları ‘didaktik çocuk kitaplarına karşıyız!’ diye ağız birliği ederken,  pedagojik yaklaşımın kendini Türkiye çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında hâlâ bu kadar kolay üretebilmesi.  Ki bunun nedeni bizce böyle kitapların özellikle yazılmasından ziyade böyle kitapların özellikle seçilmesinde düğümleniyor.

Kütüphaneciler kitap ve edebiyatla iç içedir. Tıpkı öğretmenlerin kitap ve çocukla iç içe olduğu gibi. Kütüphaneciyseniz ve edebiyatı seviyorsanız, yazınsal denemelerde bulunmanız hiç de uzak bir ihtimal değil. Ama denemelerinizin bir edebiyat eserine dönüşmesi, kitap halini alması oldukça uzak bir ihtimal. Bu uzak ihtimalin gerçekleşmesininse kütüphaneci kimliğinizle bir ilgisi bulunmaz, genellikle. En azından yetişkin edebiyatı alanında hal böyle.

Peki, aynı şeyi çocuk edebiyatı ve öğretmen kökenli yazarlar için de söyleyebilir miyiz?

Kararsız mı kaldınız? Öyleyse başka bir soruya geçelim. Sizce bir yazar kitabının önsözünde kimlere seslenir? Okurlarına, mı dediniz? Yoksa, söz konusu çocuk kitabı yazarıysa genel olarak çocuklara da seslenebilir, diye mi düşünüyorsunuz? Evet, bizce de her ikisi akla yatkın.

Ama ya o yazar öğretmen kökenliyse? Bu durumda o yazarın çocuk kitabına, “Sevgili Öğrencilerim,” diye başlamasını doğal mı karşılarsınız?

Açıkçası biz doğal karşılamıyoruz. Geçmişte böyle yapmış edebiyatçılar olmuş mudur, aralarında usta isimler var mıdır, bilmiyoruz. Zaten geçmişte böyle yapanları tartışmıyoruz. Bugün, yani 2000’li yıllarda, hâlâ çocuklara okurdan önce öğrenci gözüyle bakan yazar ve yayıncıların yaklaşımını tartışıyoruz.

“Sevgili Öğrencilerim,” diye başlayan ve “Sizleri çok seviyorum… Önce Sevgili Atatürk’e, sonra, size ve bana emek veren tüm öğretmenlerimize borçluluk duyuyorum,”  gibi cümlelerle boyutlanan, örneklediğimiz Önsöz, Nisan 2012’de Can Çocuk’tan çıkmış Şahsene Camız’ın Bücürük ve Büyücü Ablası adlı kitaba ait.

Aslını isterseniz sözümüz yazara, ya da en azından yalnızca yazara değil. Sayın Camız’ın 20 yıldan uzun öğretmenlik geçmişinin kendini yazınsal veriminde bu kadar (didaktik) hissettirmesi yanlış elbette. Ama bir parça da anlaşılır. Üstelik Şahsene Camız yukardaki satırları yazarken büyük ihtimalle son derece samimi de. Tıpkı benzer önsözlere ya da benzer içeriklere sahip başka başka didaktik çocuk kitabı yazarlarının samimiyetinden ve içtenliğinden şüphe etmediğimiz gibi.

Ama onlar samimi ve içten diye, onların kitaplarını yayınlayanların tutumunu da öyle kabul edeceğiz diye bir şey yok. Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğine etki edebilen, onu yönlendirebilecek güce sahip bir yayıneviyseniz (ki Can Çocuk bu yayınevlerinden sadece biri) bu bilinç ve sorumlulukla hareket etmeniz beklenir.

Beklentimizi somutlayalım. Çağdaş Türkiye çocuk edebiyatının belli edebi nitelikler taşıması ve didaktik yaklaşımların da aşılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Yayınevi olarak kendinizi edebiyat alanında mı konumlandırıyorsunuz/tanımlıyorsunuz? Çocuk edebiyatını geliştirmek, ileri taşımak iddiasıyla mı hareket ediyorsunuz? O halde yayınladığınız kitaplar da bu çerçevenin içine oturmalı, bu iddiaya uymalı.

Kuşkusuz, yayınlanan kitaplar içinde zayıflıklar ya da zaaflar taşıyanlar da çıkacaktır. Ama açık bir şekilde ret ettiğiniz bir yaklaşımı açık ve net bir şekilde yansıtan kitaplar (da) basmak, zayıf ya da zaaflı kitaplar (da) basmaktan farklı bir şeydir.

Buradan geldik yine örnek kitabımız Bücürük’le Büyücü Ablası’na.  Altıncı  yaş gününü yeni kutlamış küçük bir kızın gündelik yaşamını konu eden eserden birkaç (tamam, dürüst olalım, birçok) alıntı yapalım:

“Okulum kocamaaan! Bahçesi de çok ama çok geniş. Çeşitli oyuncaklar hatta kaydırak bile var. Sevgili Atatürk’ün alçıdan yapılmış başını (buna büst dediğini daha sonra öğrendim) ve iki yanındaki yazıları gördüm. Bana bakıyordu o güzel gözleriyle. ‘Oku kızım! Okumalı, bilgili ve çok başarılı olmalısın!’ diyordu sanki bana. ‘Okuyacağım. Çok bilgili ve başarılı olacağım, söz Ata’m!’ dedim içimden.” (s. 43)

“Okulda olmak gerçekten çok güzel! Bugün harika bir çocuk şarkısı öğrendik. ‘Ata’mıza sevgimizi anlatıyormuş. Sözleri şöyle: Atatürk ölmediii/Kalbimizde yaşıyor!/Bu uygarlık savaşındaaa/Bayrağıı o taşıyoor!/Bayrağıı o taşıyoor! (…)Sevgili Atatürk’ümüzü anlattı yine öğretmenimiz. Bugünleri O’na ve silah arkadaşlarına borçlu olduğumuzu…” (s. 55)

“Sabah kalkınca annem: -Efsun’cuğum bugün, çok sevdiğimiz Ata’mızın ölüm günü, dedi. –Ama O şimdi ölmedi ki! – Elbette şimdi değil! Çünkü o, bizimle yaşıyor. O’nu çok seviyoruz ya. İnsanlar unutulursa ölürler bir tanem! Suratını asma. Geleceğin Atatürk’ü sizlersiniz. O’nu gerçekten seven, çok çalışır, unutmamalısın bunu. – Nasıl unuturum anneciğim, böyle güzel anlatırsanız?” (s. 56)

“Ağaçların tümü çok güzel. Bize onlar oksijen veriyormuş. Yaşamımızın sürmesi için çok gerekli bir şeymiş oksijen. Sonra, beşikten mezara ondan yararlanıyormuşuz. Benim anlamadığımı fark edince, ‘Doğumdan, ölüme dek yani yaşamımız boyunca onlar bize çok gerekli, tatlı Büyücüm benim!’ dedi anneciğim.” (s. 62)

“Karnemi alıp öteki dedemlere gittik. Kocaman ailemiz kutladı tek tek. Küçük armağanlar almışlar, bazıları da para verdi. Ne güzel! Her zaman karnem güzel olmalı, diye düşünüyordum. ‘Böyle olsun da yine bana böyle güzel armağanlar alsınlar!’ deyivermişim. Anneciğim düzeltti hemen, “Armağan için değil, bilgili ve başarılı bir insan olmak için çalışmalısın. Bu, senin sorumluluğun bir tanem!’ dedi.” (s. 67)

“Bilmecede ne diyordu? Soğuk güldürürmüş ama sıcak öldürürmüş. Annem de söylemişti, güneşin ısısı yükseldikçe erirmiş kardan adamla kardan kadın. Öğretmenimiz de, ‘Unutmayın çocuklar, yaşayabilmek için güneşe çok gereksinimiz var. Tüm canlıların da öyle!’ demişti bize. /Bizi yaşatan güneşimiz, onları öldürüyormuş, yazık! Neden böyle acaba? Bunu da anlatır babam ya da annem, bana. Çocuk olmak çok güzel ama bir şeyleri hep sorup öğrenmek zorundayız. Ama gelecek yıl kitaplarımdan öğrenirim her bir şeyi. Yaşasııın okul! Yaşasıın kitaplar!” (s. 77)

“Biliyor musunuz, iki kişinin ikisi de aynı ebemkuşağını göremezmiş, Yani Bücürük’ün gördüğüyle benimki aynı değilmiş. Beni şaşırtan öyle şeyler öğreniyorum ki. Öğrenmek ne güzel şey!(…) Tüm dünya insanları çok severmiş onu. Umut ve şans sembolü olarak kabul ederlermiş. Sibirya’da ‘Güneş’in dili’ olarak düşünülürmüş.” (s.82)

“Ülkemizin güneyinde olduğumuz için böyle ılıkmış kışlarımız. Annem, kollarımı açtırdı. Sağ kolumu güneşin doğduğu yöne uzattım. Sağ kolumun gösterdiği yön, doğuymuş.  Çok sevdiğim güneş, oradan doğuyormuş. Sol kolumun gösterdiği yön, batıymış. Sevgili güneş oradan batıyormuş. Yüzümü döndüğüm yön kuzey, sırtımı döndüğüm yön de güneymiş. Yönleri öğrendim bugün, ne güzel. Her gün, yeni bir şey öğreniyorum ben. Neydi? Doğu, bazı, kuzey ve neydi anneciğim? Güneey! Güneey! Yaşasıın!” (s. 86)

“Ölüdeniz, dünyanın en güzel yerlerinden, en temiz denizlerinden birisiymiş. Bakınca renkli kalın çizgiler görülüyor; yeşil, mavi ve koyu mavi. Pardon, söylediğim o son rengin adı, lacivertmiş. Hatta denizde ‘mor’ bir çizgi bile görülüyordu.” (s. 90)

“Yıllarca, Rumlarla Müslümanlar burada dostlukla yaşamışlar. Cumhuriyet döneminde, komşumuz Yunanistan’la bir anlaşma yapmışız. Buradaki Rumlar Yunanistan’a gitmiş, oradaki Türkler buraya gelmiş. Yamaçtaki o iki bine yakın evde pek oturulmamış.” (s. 96)

“Öyle çok sevindim ki! Hemen açtım paketi. Elbette, annemin öğrettiği gibi önce teşekkür ettim, yanaklarını öptüm onun. Paketten ne çıktı dersiniz? Bir kumbara! Anlattılar annemle birlikte. Bana verilen paraları biriktirmem gerekiyormuş. ‘Damlaya damlaya göl olur!’ dedi dedem. Allah, Allah! Bu büyükler de ne çok şey biliyorlar! Bu da ‘atasözü’ymüş. Aynı deyimlerimiz gibi, bilmecelerimizin bazıları gibi bize miras kalmış.” (s. 105)

Doğrusu bu kadar alıntıdan sonra ofladığınızı duyar gibi olduk. Sahi, sıkıldınız mı?  Yoksa kendinizi birden ilkokul sıralarına geri dönmüş gibi mi hissettiniz? Belki nostalji yapmak hoşunuza bile gitti. Fena mı, Atatürk sevginizi tazelediniz, bilmece-bulmacalar, atasözleri dinlediniz, yönleri hatırladınız ve Ölüdeniz’den mübadeleye okul zamanınızdan kalma birçok genel kültür bilginizi sınadınız.

İyi de, bu bir edebiyat eleştirisi! Eleştirilen de bir çocuk kitabı. Ama didaktik cümlelerle o kadar doldurulmuş ki, edebiyata pek az yer kalmış. Tabii akıcı bir dil ve küçük bir kızın yeni doğan kardeşini önce kıskanmasına,  sonra da bu kıskançlığın saçmalığına öylece ayırdına varmasına dayanan bir kurgu (pek az da olsa) edebiyat demek için yeterse. Derinlikli bir edebiyat eleştirisine yetmediği kesin ne yazık ki…

Hadi, kurgunun nasıl çözüldüğünü göstermek için size bir alıntı daha: “Kardeşim, sabahları beni karşısında görünce şaşırıyor. Yatağından inip yanıma geliyor, yorganımı açıp içine giriveriyor. Ben onu gıdıklıyorum, o da kıkırdıyor. Annemle babam gelince bizi böyle buluyorlar. Onlar da ikimizi kıkırdatıyorlar. Ben, ailemi dünyalar kadar se-vi-yo-rum! Ben, kardeşimi kocaman kocaman dağlar denli seviyorum!” (s. 72)

Doğrusu Atatürk’ü, ailesini, ağaçları, kitapları, o yaşta bir çocuk için öğretmenlerce iyi ve faydalı görülen her şeyi bu kadar seven,  bu kadar bilgiye susamış, Türkçenin inceliklerini öğrenmeye bu kadar can atan o küçük kızı kafamızda değil gerçek bir çocuk, bir edebiyat metninin kahramanı olarak dahi canlandıramıyoruz. Gözümüzün önüne gelen öğretmeninin göz bebeği örnek bir ilkokul öğrencisi bile sayılmaz. Olsa olsa onun karikatürü.

Peki, çocuk edebiyatında didaktik yaklaşımı sözde daima eleştiren yayıncılar böylesi bir çocuk kitabı kahramanında ne bulmuş, ne keşfetmiş olabilirler? Okulların okuma listelerine giriş biletini cebinde taşıdığını mı?

İşte biz bu tutumu samimi bulmuyoruz. Evet, çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlayan yayınevleri de ticari kurumlar. Onlar da acımasız piyasa kurallarında iş yapmak zorundalar. Kimi zaman satış politikalarının edebiyatı nasıl gölgelediğini hepimiz görüyor, izliyoruz. Ama madem tek başına ticaretle doldurulamayan bir duruşları, misyonları var ve bunu kendileri söylüyorlar, her zaman edebiyatın satışın önüne geçmesini sağlayamazlarsa da (ki bizce bunu sağlamak bir edebiyat yayıncısının en temel görevi), hiç değilse satış politikalarının çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine zarar vermesine göz yummamalılar. 

Sözümüz elbette yalnızca Can Çocuk’a değil. Bu alanda kendini en nitelikli, en öncü, en uzman gören yayınevleri son dönemde yayınladıkları kimi kitaplara bu gözle samimiyetle dönüp baksalar, bir çoğu en az Can Çocuk kadar bu yazının muhatabı olduklarını görebilirler. Onların görmediğini / göstermemeyi yeğlediğini ise biz gözler önüne sermeye devam edeceğiz. Çünkü çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının yalnızca sözde değil, gerçekten de didaktik yaklaşımdan arınmaya ihtiyacı var. Ve bunun tek yolu, (kendimizi yeniden ve bıkmadan tekrarlamaktan yorulmayacağız) çocuk ve gençlik kitabı yayıncılarının okul eksenli satış politikalarından vazgeçip, okura ulaşmanın alternatif yollarını (kitapçı satışı, edebiyat festivalleri, kamusal alanda yaratıcı okuma faaliyetleri vb.) kullanmaları, bu yolları aramaları, gerekirse de yaratmaları.*

* Belki bu yazımızın konusuna girmiyor, ama son sansür ve özellikle de otosansür uygulamaları da doğrudan bu çarpık satış politikasından besleniyor...

Not: Vurgular bize ait.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuk kitaplarında dinsel gericilik ya da buzdolabı satmakla çocuk kitabı yayınlamak arasındaki fark üzerine...


Dini içerikli çocuk kitapları çığ gibi artıyor. Daha birkaç yıl önce bunu, özellikle ülkenin belli başlı kitap fuarlarını gezdiğinizde çıplak gözle izleyebiliyordunuz. 1 ya da 2 liraya satılan, çamur baskılı, kitaptan çok broşüre benzeyen, inanılmaz kötü desenli eserler.  Kitap isimleri adeta bağırıyordu: Bizim Evde Ramazan, Canım Peygamberim, Namaz Çiçekleri …
Bugün dini içerikli çocuk kitapları hâlâ çığ gibi artıyor. Ama artık çıplak gözle, dinsel propaganda yapan bir çocuk kitabını diğerlerinden ayırt etmek o kadar kolay değil. Kitapların biçimi, yayınevlerinin çehresi değişti.  Kağıt-baskı kalitesinden grafik tasarıma, konu yelpazesinden kapak illüstrasyonuna bambaşka kitaplar söz konusu artık. Ve bu bambaşka kitaplar aslında ilk bakışta basbayağı Can Çocuk, Tudem, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi Çocuk, İş Bankası Kültür Yayınları, Doğan Egmont vb. gibi bilinen yayınevlerinin kitaplarına benziyorlar. Onların da albenili kapakları, editöründen yayına hazırlayanına kadar her türlü bilginin yer aldığı künyeleri, cicili bicili resimleri ve “Rahat Bırakın Beni”, “Liseli Kızlar” ya da “Uzay Çocuğu” gibi modern tınıyan isimleri var. Ana-baba için ayrı, öğretmen için ayrı hazırlanan kataloglar, profesyonel web sayfaları da cabası. Can Çocuk, kitaplarının güvenilirliğini “bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur” ibaresiyle tescil etmeye çalışıyorsa, onların da “Çocuklar kitap okuyacağım diye ruh sağlıklarını bozmasın, ruhen kirlenmesin diye gösterilen hassasiyet takdire şayan… Sadece çocuk kitaplarında değil, gençlere hitap eden kitaplarda da aynı dikkatle çalışan ekip ruhunu görmüş olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen uzman pedagogları ya da “Her sınıfa özel, etkinlikli, kişisel gelişimi destekleyici, doğru ve başarılı birey olmayı hedefleyen, duygu ve düşünce zenginliği kazandıran, çocukları ve gençleri doğru yöntemlerle, doğru hedeflere ulaştırmayı amaçlayan ve bütün bunları yaparken de eğlenceli üslubundan vazgeçmeyen bu kitapları herkese tavsiye ediyorum,” diyen koskoca profesörleri var.  Açın Günışığı Kitaplığı’nın ya da Tudem’in ya da Can Çocuk’un kataloğunu ve onu Nesil, Çilek, ya da Timaş Yayınları kataloğu ile yan yana koyun. Biçimsel mantığın birbiriyle örtüştüğünü göreceksiniz:
“Sayfaları; yaş grupları, sınıflar, dersler ve işlenen temalar ışığında planladık. Her bir kitabın kaç yaş ve hangi sınıf için olduğunu, hangi derslerde kullanılabileceğini ve hangi temaları içerdiğini tek tek yazdık. Böylece siz değerli öğretmenler ve anne-babalar aradığınızı rahatlıkla bulabileceksiniz.”( Nesil Çocuk, Katalog tanıtım yazısı)
“(…) tanıtılan her yeni kitabın; künyesi, konu özeti, yayımlanacağı ay, baskı bilgileri, yazar, editör, çevirmen ve illüstratör bilgilerinin yanı sıra önerildiği sınıflar, resmi ders programıyla ilişkilendirilmiş ana ve yan temaları bulunuyor. Anasınıflarından lise sınıflarına kadar her seviye için öneri kitaplardan oluşan “Sınıf Listeleri”ne geniş yer veriliyor,”  (Günışığı Kitaplığı, Katalog tanıtım yazısı)
Kataloglarda yer alan kitapların tanıtım yazılarını okuduğunuzda da hemen farkı anlayamıyorsunuz:
“Kıpır kıpır, capcanlı, heyecanlı, tam da gençlere yaraşır bir roman… Okul dershane, aile, ev, dersler, ödevler, sınavlar… Her gün ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen yetişkinler. Başbelası sivilceler, modası geçen kıyafetler. Yine de ‘genç olmak’ hem zor hem de çok zevkli…”
Yukarıdaki sözlerle tanıtılan Çılgın Kızlar Kantini adlı genç roman (katalogta 11+ diye öneriliyor) sizce hangi yayınevine ait olabilir? Doğan Egmont mu? Tudem mi? Can Çocuk mu?
Hayır, Timaş’ın. Yazarı da Fatma Pekşen. Onu biraz daha yakından tanımak için sözü Önce Vatan Gazetesi köşe yazarı Oğuz Çetinoğlu’na bırakalım: “Anadolu’muzun güzide edîbelerinden FATMA PEKŞEN, zengin iç dünyasından derlediği, millî-mânevî değerlerimizle tatlandırıp râyihâlandırdığı duygu ve düşüncelerini okuyucuları ile paylaşıyor: Türk-İslam kültürüne bağı henüz yeterli sağlamlığa ulaşmamış veya, kültürsüzleştirme gayretleri ile kopma noktasına getirilmiş gençlerin okuması gereken zümrüt değerinde notlar…”
Şaşırdınız mı? Biz şaşırdık doğrusu. Ama aslında ortada öyle aman aman şaşılacak bir durum yok. Her şey gayet mantıklı, gayet basit. Yayıncılık koskoca bir sektör, çocuk ve gençlik kitapları da o sektörün kaymağı haline geldiğinden beri dinsel gericiliğinin bayraktarlığını yapan yayınevleri hızlı bir değişim içinde. Her şeyden önce profesyonelleşiyorlar ve bunu diğer yayınevlerinin çoğunun sahip olmadığı ekonomik ve siyasal imkânlarla, desteklerle, imtiyazlarla yapıyorlar.
Profesyonelleşme demek işi kurallarına göre oynamak, biçimsel gerekleri yerine getirmek demektir. Yalnızca baskı-kağıt kalitesi değil, çağdaş çocuk kitaplarında aranan tüm özelliklere (cümle uzunluğu, satır aralığı, punto büyüklüğü, resim-metin dengesi) mümkün olduğunca uymak, en modern pazarlama stratejileriyle rekabet etmek demektir.
N’apalım, serbest piyasa böyle bir şey diyebiliriz. Avrupa öyle diyor, mesela. Orada da dini içerikli çocuk kitapları basan yayınevleri var ve onlar da piyasa kurallarına uyum sağlamış durumdalar. Ama arada önemli bir, hayır iki, hatta üç fark var.
Birincisi, Avrupa’da dinsel içerikli çocuk ve gençlik kitapları basan yayınevleri siyasal ve ekonomik imtiyazlara sahip değiller ve toplumu “dindarlaştırma” politikasının bir parçası olarak iktidar tarafından desteklenmiyorlar. Kısacası bu tür kitapları yayınlayan yayıncıların oldukça tanımlı olduğu kadar, oldukça da dar bir hedef kitlesi var: Toplumun aşırı muhafazakâr, dindar kesimi.
İkincisi, Avrupa’da okuma kişisel özgürlükler alanına giriyor ve çocuk ile gençler söz konusu olduğunda okulların ya da milli eğitimin bu alan üzerinde bir hâkimiyeti yok. Sınıf ya da okul bazında zorunlu olarak okutulan eserler, yalnızca bu işi (yani edebiyat eğitim kiti)  yapan ve titiz bir şekilde denetlenen, düşük kâr marjlarıyla çalışan yayınevleri tarafından temin edilebiliyor. Yani bir okulda belli bir yazarın belli bir eseri okutuluyorsa bu kitap sınıfça ticari bir yayınevinden satın alınmıyor. Öğretmen aynı eseri eğitim kiti olarak yayınlayan özel bir yayınevinden temin ediyor ve kiti fotokopiyle öğrencileri için çoğaltma hakkına sahip oluyor. Ticari yayınevlerinin okullara toplu kitap satışı yapması ya yasak ya da çok sıkı kurallara tabi.
Üçüncüsü, Avrupa’da istenen düzeyde olmasa da hem yetişkinlere (yani çocuk kitaplarının asıl alıcılarına) hem de doğrudan çocuğa seslenen güvenilir çocuk ve gençlik kitapları eleştirileri yapan dergiler, yayınlar, platformlar var. Bununla bağlantılı olarak da çocuk kitaplarını yalnızca biçimsel nitelikleriyle değil, ondan çok daha önemlisi edebi, bilimsel ve estetik nitelikleriyle değerlendiren bir toplumsal bilinçten bahsedilebilir.
Ne yazık ki Türkiye’deki tablo çok farklı.  Özgür seçme hakkına, demek oluyor ki seçeneklere sahip bir çocuğun eline gerici, cinsiyetçi, anti-demokratik, ayrımcı, çağdışı mesajlarla dolu bir kitabın geçmesi koşulunda bundan bireysel olarak nasıl etkileneceğini tartışmak bir şeydir. Seçeneklerden yoksun bırakıldığı için özgür seçme hakkından da yoksun bırakılan koca bir kuşağın sistematik olarak gerici, anti-demokratik, ayrımcı, cinsiyetçi, çağdışı mesajlarla dolu kitaplarla kuşatılması durumunda bundan toplumun nasıl etkileneceğini tartışmak başka bir şeydir.
Ve ikinci durumu tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü gelinen noktada bağıra çağıra ya da gizli kapaklı din propagandası yapan çocuk kitaplarını eser bazında ele almak, ne kadar edebiyat dışı, ne kadar akla ziyan ve yerine göre senin ya da benim çocuğum için zararlı olduğuna işaret etmenin fazlaca bir anlamı yok. Alanın içinde ve demokratik kanatta yer alan yayıncılar, yazarlar, editörler vb. bunu biliyor zaten. Keza alanı takip eden bilinçli anne babalar, eğitimciler, kütüphaneciler, kitapçılar da öyle. Ama bu “bilenler” grubu gerçekte yalnızca bir avuç.
Bilmeyen ya da bilgisi “nitelikli bir çocuk kitabını belli biçimsel kriterlerden değerlendirerek tanımak”la sınırlı olan asıl kalabalığı ne yapacağız? Yani çocuğuna, severek okuyacağı eğlenceli bir kitap ararken, Fatma Pekşen’in Çılgın Kızlar Kantini’ne rastlayan anne-babaları; öğrencileri için en uygun kitapları belirlemeye çalışırken, Nesil Çocuk’un kataloğuna ve orada yer alan “uzman” görüşlerine (çocuk ergen terapisti, uzman pedagog, hatta profesör bile var) rastlayan öğretmenleri; fuarda sınırlı harçlığıyla dolaşırken, rengarenk kapaklı, sevimli çizimli, Oruç Tuttum Sevinçten Uçtum ya da Süper Güçlerim Olsa Allah’ı Görebilir Miyim? gibi eğlenceli (!!!) kitapların (ve nispeten ucuz fiyatlarının) cazibesine kapılan çocukları? Bilinçli olarak bu kitapları seçen, yayan, dayatan öğretmen ve anne babalardan hiç bahsetmiyoruz bile.
Biz işimizi yapacağız, yani yukarda tarif edilen kalabalıkları gerçekten çağdaş, gerçekten edebi, gerçekten bilimsel çocuk ve gençlik kitaplarıyla buluşturacağız denebilir. Bu demektir ki bildiğimiz ilkeler doğrultusunda yayıncılık yapmaya devam edeceğiz ve yayınladığımız kitapları en etkili pazarlama ve tanıtım stratejileriyle hedef kitlemize ulaştıracağız.
Peki, çocuk ve gençlik kitapları alanında faaliyet gösteren yayınevlerinin en etkili, en gözde pazarlama ve tanıtım stratejileri ne bugün?
1)      Basılı ve dijital medyada ilan vermek. Yani açık reklam.
2)      Basılı ve dijital medyada tanıtım ya da sözde eleştiri yazılarının yer almasını sağlamak. Yani gizli reklam. (Bu yazıların maddi-manevi çıkar ilişkileri üzerinden, hatta kimi zaman resmen “ücret” karşılığında yazdırıldığını söylemeye gerek var mı?)
3)      Okul, özellikle de özel okul satışları. Yani belli kitapların belli okullar tarafından sınıf düzeyinde okutulmasını sağlamak. Çocuk ve gençlik yayıncılığı piyasasında bu “okuma listesine kitap sokmak” diye adlandırılıyor ve yine öğretmenlerle kurulan özel ilişkiler üzerinden (bu ilişkilerin menfaatten uzak olduğunu kim garanti edebilir?) sağlanıyor.
 An itibarıyla bu stratejilerle başarı da sağlanıyor. Çünkü dinsel gericiliğin bayraktarlığını yapan yayınevleri bir adım geriden geliyor. Henüz. Dün çamur gibi kağıtlara, ucuz satılmaları ya da bedava dağıtılmaları dışında alıcı kitle için hiçbir cazibesi olmayan eserler yayınlayan bu yayınevlerinin bugün en kaliteli kağıda, karton kapaklı, uzman görüşlü, rengarenk, biçimsel olarak bakıldığında tam da “çocuğa göre” kitaplar basacağını kim öngörebilirdi ki?
Dürüst olmak gerekirse, bu ülkenin gidişatını izleyen, politikayla az-çok ilgilenen herkes öngörebilirdi. Tıpkı piyasanın kurallarını hepimizden çabuk öğrenen bu yayınevlerinin medyayla ve milli eğitimle zaten var olan bağlarını ilerde daha da güçlendireceklerini ve çok daha pervasız kullanacaklarını öngörebileceğimiz gibi.
Bir gün medyada onların kitaplarının ilanlarını göreceğiz, onların kitaplarına övgüler dizen tanıtım yazılarını okuyacağız. Bir gün okulların zorunlu okuma listelerinde onların kitapları yer alacak. Öğretmenler onların etkinliklerine gidecek, onların “uzmanlarını” dinleyecek.
Hatta o “bir gün” belki de bugün. Üstelik bunun yarını da var. Yarın artık medyada bizim kitaplarımızın ilanları yer almayacak, kimse kitaplarımıza övgüler dizmeye cesaret edemeyecek ve okullarda kitaplarımız artık tek bir listeye girebilecek: “Sakıncalı kitaplar listesi”.
Çok mu abarttık. Belki. Belki de değil. İşin asıl kötüsü, o gün söyleyebilecek bir sözümüz olmayacak. Dün bizim kitaplarımızı övenler yarın onlarınkini överse menfaat ilişkilerinden mi bahsedeceğiz? Dün bizim kitaplarımızı içeren zorunlu okuma listeleri çok aydın, çok demokrat öğretmenlerin marifetiyken,  onların kitaplarının yer aldığı zorunlu okuma listelerin ne kadar ideolojik, ne kadar yanlı ve anti-demokratik olduğunu mu anlatacağız?
Diyelim ve umalım ki o gün hiç gelmeyecek. Diyelim ki çocuk ve gençlik yayıncılığı alanında dini gericilik diye bir tehdit yok ya da asla yukarıda abartıldığı güce kavuşamayacak. Öyle olsa bile kendimize dönüp bakmanın zamanı gelmedi mi? Kabul, çocuk ve gençlik yayıncılığı da ticari bir faaliyet. Ama buzdolabı satmıyoruz. Yani piyasa koşullarına rağmen, hatta piyasa koşullarına karşı kararlılıkla savunmamız gereken, herkesin birleşebileceği bazı demokratik değerler, ilkeler var.
1)      Okuma kültürü toplumsal bir ihtiyaç, okumanın kendisiyse kişisel bir özgürlük alanı. Hem çocuk ve gençlik kitaplarında özgür seçimleri savunmak, hem de okullarda, sınıflarda belli kitapların ödev vb. adı altında zorunlu olarak, toplu halde okutulmasını meşru görmek olmaz. Bunlar birbiriyle bağdaşmaz. Özgür, demokratik bir ülkede çocuk ve gençlerin hangi kitapları okuyacağını, daima ideolojik bir içerik taşıyan milli eğitim ya da ona bağlı öğretmenler belirlemez, belirleyemez. Ticari yayınevleri okullarda sınıf ya da tüm okul bazında satışlar yapmaz, yapamaz. Bu, okullara (evrensel insan haklarıyla çelişmeyen) her türlü kitabın girmesine engel değil. Aksine en zengin seçeneklere sahip olması gereken ve çocuklara kitaplar arasında özgür seçim yapmayı olanaklı kılan okul kütüphaneleri bunun için var.
2)      Öğretmenlerin, okulun görevi (ki bu da bir devlet politikasıdır, ama tümüyle meşru, hatta gerekli ve özlenendir)  kitap okumayı sevdirmek, yani çocuğu her fırsatta okumaya, yeni kitaplar, yeni yazarlar keşfetmeye teşvik etmekle ve öğrencilere sorgulayıcı okuma ve metin çözümleme yöntemlerini kazandırmakla sınırlıdır. Yani öğretmen şu ya da bu yazarı, şu ya da bu eseri okutan kişi değildir, okunan tüm yazar ve eserlerin eleştirel bir gözle, sorgulayıcı ve çözümleyici bir tavırla ve edebi kriterler çerçevesinde ele alınmasını sağlayan kişidir. Belli yazar ve eserler okulda/derste dünya ya da ülke edebiyatı tarihi içerisinde oynadıkları rolle değerlendirilirler. Bunun ötesinde pazarlanmazlar.
3)      Çocuk belli bir yaşa kadar kendi kitabını alma dolayısıyla da seçme olanağına sahip değil. Ticari bir kurum olan, dolayısıyla kitaplarını satmak zorunda olan yayınevlerinin bu gerçeği özgür seçim ilkesiyle bağdaştırabilmelerinin tek yolu kitapçı satışıdır. Çocuklar için özgür seçim hakkını savunmak esas olarak anne-baba için özgür seçim hakkını savunmak demektir. Her anne baba (teyze, komşu, arkadaş) kendi çocuğu için istediği, uygun gördüğü kitabı alma ve seçme hakkına sahip olmalıdır. Bununla birlikte anne-babaya kendi çocuğunuza seçim hakkı tanıyın, ilgi alanlarını, beğenilerini gözetin bilinci veren bir tanıtım, reklam, bilinçlendirme stratejisi üzerinde düşünülmelidir. Yayıncılar kendilerine okullara nasıl gireceğiz değil, evlere nasıl gireceğiz sorusunu sormalıdır. Öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak değil, kitapçılarla ilişkileri düzenlemek, kitapçılarda çocuk kitaplarının vitrine, rafa, ulaşılabilir yerlere çıkmasını sağlamak gerek.
4)      Medya ve yayınevleri arasında ilişkiler yeniden düzenlenmeli, daha doğrusu kopartılmalıdır. Ticari bir yayınevinin medyayla olan tek meşru ilişkisi ücreti karşılığında ilan vermek (yani açık reklam) ve basın bülteni vb. duyurular yoluyla basını/medyayı yeniliklerden haberdar etmek olabilir. Bunun dışında kalan tüm ilişkiler bağımsız basın ilkesiyle bağdaşmaz ve her iki tarafı da şaibe altında bırakır. Gelinen noktada kirliliğin boyutu düşünüldüğünde, çıkar karşılığında kalem sallayanların ya da o kalemleri satın alanların her fırsatta teşhir edilmesi ne yazıktır ki bir ihtiyaç haline gelmiştir.
5)      Çocuk ve gençlik kitaplarını edebi, bilimsel kriterlerle değerlendiren eleştirel edebiyat eleştirileri yayıncıların, yazarların, editörlerin, çevirmenlerin, illüstratörlerin onuru, yüzeysel tanıtım ve övgü yazıları da utancı olmalı. Bu bilinç yalnızca sektör içinde yerleşmekle kalmamalı, anne-babalara, kütüphanecilere, başta eğitim kurumları olmak üzere çocuklarla ve çocuk kitaplarıyla bağ kuran tüm toplum kesimlerine, hatta çocuk ve gençlerin kendilerine de yayılmalı, bunun araçları yaratılmalıdır. Zira seçenekler arasında özgür seçimler yapabilmek için yalnızca seçeneklerin varlığı değil o seçenekleri sorgulayabilecek, değerlendirebilecek bir bilinç de gerekir.
Toplum yararına çağdaş, demokratik faaliyet gösterdiğini savunan tüm çocuk ve gençlik kitapları yayıncıları, çocuk ve gençlik edebiyatı ya da kitapları alanında üreten tüm bireyleri bu ilkeler etrafında samimi bir şekilde birleştiğinde ne mi olacak? Edebiyata, bilime alan açılacak. Ve başta dinsel gericiliğin gizli-açık bayraktarlığını yapanlar olmak üzere, aslında edebiyatla, bilimle ilgisi olmayan birçok yayınevi bu alana çıkamayacak. Başkaları bu alanda varlık göstermek için kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak. Birçokları da bu alanda hep daha nitelikli, hep daha yaratıcı, hep daha bilimsel, hep daha sanatsal ürünler vermek için yarışacak.
Yoksa bu saf bir rüyadan, kapitalizmin acımasız yasalarından bihaber bir avuç idealistin pembe hayallerinden başka bir şey değil mi?  En azından, buzdolabı satmakla  çocuk kitabı yayıncılığı yapmak arasındaki farkı bilmeyenler ve bu farkı bilip de savunma gereği görmeyenler öyle diyecek.

11 Kasım 2012 Pazar

Çöp Adam Konuştu - İyi de ne anlattı?


Bir çocuk kitabı illa ders vermek zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa sevgi, barış, çevre, paylaşım gibi temel ya da büyük meseleleri konu etmek zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa süslü bir dil ile yazılmak zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa …
Bir çocuk kitabında illa olmaması gereken özelliklerin listesi uzatılabilir. Ama bu listenin sonuna mutlaka eğer ile başlayan birkaç madde eklenmeli.

Eğer kitabın güçlü bir hikayesi varsa. Eğer kurgusu sağlamsa. Eğer dili ve anlatımı özgünse.

Çünkü, nitelikli bir çocuk romanı ya da öyküsünün başlıca dayanakları bu üç unsurdur: Güçlü bir hikaye, sağlam bir kurgu, özgün bir anlatım.

Bunları saptarken yeni bir şey söylemediğimizin, Amerika’yı yeniden keşfetmediğimizin farkındayız. Çocuk edebiyatıyla ilgilenen herkesin bildiği, kabul ettiği, üzerinde birleştiği doğrulardan bahsediyoruz.

Gerçekten öyle mi acaba? Doğrusu, son zamanlarda okuduğumuz birçok çocuk kitabı bu bilincin hiç de sanıldığı kadar berrak olmadığını düşündürttü bize. Böyle düşünmemize neden olan eserlerden biri de Özlem Atasoy adlı genç yazarın ilk çocuk kitabı Çöp Adam Konuştu. ( Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı: Mayıs 2012, çizimler: Zeynep Özatalay, editör: Nevin Avan Özdemir)

Daha ilk ele alındığında insana gülümseyen kitaplardan Çöp Adam Konuştu. Canlı renklerin kullandığı kapaktaki görsel hem merak uyandırıyor, hem de kitap başlığıyla uyum içinde. Sayfaları karıştırdığınızda araya eğlenceli çizimlerin serpiştirildiğini, rahat okunan bir font seçildiğini, bazı ifadeleri vurgulamak için farklı yazı karakterlerinin kullanıldığını görüyor ve ne hoş diye düşünüyorsunuz.

En azından biz öyle düşündük. Kitabı okuyunca olumlu hanesine yazdığımız bir diğer özellik, yazarın çocuk karakterlerini seslendirirken yakaladığı başarı oldu. Öykü Kerem adlı çocuğun ağzından anlatılıyor. Başkahraman dokuz yaşında ve az çok dokuz yaşında bir çocuk gibi konuşuyor, hissediyor, davranıyor gerçekten.  Kitap bu yanıyla daha önce eleştiri konusu ettiğimiz eserlerin çoğundan ayrılıyor ve Özlem Atasoy’un gelecekte daha başarılı eserler vereceğine dair umut uyandırıyor.

Böylece, onun ilk eseri Çöp Adam Konuştu’yu (yeterince) başarılı bulmadığımıza da gelmiş olduk.

Nedenlerine geçmeden önce kitabın kısa özetini verelim:

Kerem dokuzuncu yaş gününde bir parti düzenliyor. Hediyelerin arasında bir yaz-boz da var. “Ne çizeceğim ki ben buna?” (s.12) diye düşünürken bir çöp adam resmi yapıyor. Çizdiği çöp adamın birden canlanıp odasında bitmesi karşısında da ödü kopuyor. Oğlu korkuyla bağırdığı için meraklanan anne salondan Kerem’e sesleniyor. Bunun üzerine Çöp Adam Kerem’den, onu, anneye yakalanmadan silmesini istiyor. Bu ve Kerem’in daha sonraki denemeleri sayesinde yaz-bozun sırrı çözülüyor. Üzerine çizilen resimler canlanıyor/nesneye dönüşüyor, silinince de yok oluyor. Kerem tekrar tekrar çizdiği Çöp Adam’la dostluk kuruyor. Kimi zaman playstation’da yarıştığı oyun arkadaşı, kimi zaman da sırdaşı oluyor. Kerem, Çöp Adam’ın verdiği tüyolar ve yaz-bozun sihirli güçleri sayesinde önce sürekli evlerine gelen ve bir sürü sıkıcı soru soran Sultan Teyze’den kurtuluyor, ardındansa okulda sevdiği kızın, yani Merve’nin dikkatini çekmeye çalışıyor.

Kitabın kurgu sorunları da burada başlıyor. Çünkü Kerem, Sultan Teyze’den kurtulmak için çizdiği ve teyzenin üzerine saldığı kirpiyi çok seviyor ve onu sildikten sonra tekrar canlandırmaya karar veriyor: “Sultan Teyze’yi gönderdikten sonra, kirpiyi tekrar çizdim. Çok tatlıydı. Onu çok sevdim. Benimle kalsın istedim. Onu alıp annemden gizli bahçeye çıkardım. Ağacın dibine yer yaptım. O günden sonra da sık sık yanına gittim.” (s.32-33)

Kerem’in Çerpik adını koyduğu kirpi bahçede yaşamaya devam ettiğine ve yaz-bozun sihirli mantığına göre silinmemiş olması gerekiyor.

Öyle mi acaba? Birkaç gün sonra okulda Merve’nin bakışları Kerem’in yaz-bozuna takılıyor: “’O ne?’ / ‘Yaz-boz!’ / ‘Ne yapıyorsun onunla?’ / ‘Şeyy hiçç… resim yapıyorum.’ / Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Anlamadı tabii. Sanırım o anda aptal gibi görünüyordum. / ‘O zaman bir resim yap da görelim,’ dedi.” (s. 34-35)

Kerem, Merve’ye “resim yapıyorum” açıklaması yapmasına rağmen, Merve onun yaz-bozla ne yaptığını anlamıyor. O kadar ki, Kerem kendini aptal gibi hissediyor. Galiba, Merve gerçekten de yaz-bozda aslında olması gereken kirpi resmini göremiyor. Görseydi, “O zaman bir resim yap da görelim” demezdi, büyük ihtimalle.

Ama küçük bir ihtimal daha var. Yazarın ya da editörün kurgudaki bu boşluğu fark edip soruna bir çözüm bulmaya çalışması ihtimali, yani. Ki kitapta olan da bu. Ne yazık ki çok gecikmiş, çok eğreti bir şekilde:  “Tam uykuya dalacakken birden aklıma geldi. Yaz-bozum nerede? Hemen kalktım. Dolabımı açtım. Hah tamam! Neyse ki orada duruyordu. Çeprik ve Zeynep de çizili halde. Süper. Yaz-bozumu çok iyi saklamalıydım. Çünkü artık Zeynep hiç silinmesin, hep kalsın istiyordum.” (s.71)

Arada neler neler oluyor, yaz-boza neler neler çizilip tekrar siliniyor, ama ancak sayfa 71’de Çeprik’in resminin hep korunduğunu öğreniyoruz.

Bir yaz-bozun boyutu ne olabilir ki? Kitabın başında Kerem, “Bakınırken gözüm yaz-boza takıldı. Büyük defter boyutundaydı.” (s.12) derken yanlışı var, herhalde. Ama aceleyle karar vermeyelim. Kim bilir, belki de Kerem’in çizimleri küçüktür. Öyle ya, Merve ondan bir resim yapmasını isteyince, artık orada olduğunu bildiğimiz kirpinin yanına bakın daha neler çiziveriyor: “Bir bahçe yaptım içine de bir koyun, iki koyun… çizmeye başladım.(…) Bir kuzu, iki kuzu yaptım. Derken bir koyun sürüsü oldu. Çocuklar da yaptım. (s.36)

Kerem büyük defter (yani A3) boyutundaki bir yaz-boza onca şeyi sığdırmakta epey başarılı olsa da, aynı başarıyı Merve’nin ilgisini kazanmakta gösteremiyor. Sonunda, Çöp Adam’ın önerisini dinlemeye, yani Merve’yi kıskandırmaya karar veriyor. ‘Kiminle?’ sorusuna uygun yanıt bulunamayınca devreye yaz-boz giriyor. Çöp Adam Kerem’i yüreklendiriyor: “’Buldum dostum buldum. Çizeceksin. Hadi, beni çizdiğin gibi, şöyle güzel, ama Merve’den daha güzel bir kız çiz,’” (s.52).

Merve’den daha güzel bir kız olabileceği fikrine bile tahammül edemeyen Kerem , yine de çizmeye başlıyor. Ama Çöp Adam, Kerem çizdikçe karşılarında dikilmeye başlayan kızların hiçbirini beğenmiyor:

“’Dostum bu kız şeeeyy biraz kısa sanki boyu,’ dedi. Evet baktım da boyu benim omuzuma anca gelir. / ’Ne yapacağız peki?’ / ‘Sileceğiz.’ / ‘Şeyy pardon,’ diyerek, kızı bir çırpıda sildim. / ‘Dikkat et dostum. Boyu posu biraz daha uygun olsun sana. Hadi…’ / Tekrar işe koyulup, başka bir kız çizdim. Çöp Adam bana doğru eğildi, fısıldayarak ‘Dostum bu ne yaa! Basketbol liginde mi oynayacak bu kız, boyu neredeyse senin iki katın,’ dedi. Baktım, evet haklıydı. Bu da çok uzun olmuştu. / Sildim. Tekrar çizdim. / ‘E bunun da burnu uzun.’ / Onu da sildim. Başka bir kız çizdim. / ‘Bacakları kısa.” / Bu kızı da sildim. (…) / ‘Cadıya benziyor.’ (…) / Çizdim. Çizdim. Bir daha çizdim. / ‘Aaa! Bu kız? Aaa! Aynı Nurten Teyze’ye benziyor.’ (…) ‘Bizim alt kattaki komşu; o kadar şişman ki, merdivenlerden inerken top gibi yuvarlanıyor sanıyorsun,’ dedim. Kahkahayı bastık. “ (s. 55-57)

Alıntılardan yansıyan tablo standart güzellik anlayışına uygun olduğu kadar da ayrımcı. Okur olarak bizi rahatsız etmesi de esas olarak buna dayanıyor. Tamam, 9 yaşındaki bir çocuktan ve onun yarattığı Çöp Adam karakterinden standart ölçülerin dışında uzun, kısa ya da şişman olan, büyük burunlu ya da kısa bacaklı kızları, ‘ideal’ ve ‘örnek’ bir tutumla en az diğerleri kadar güzel bulmalarını beklemiyoruz. Ama yazardan, karakterlerinin özellikle bu tutumlarına ışık tutarken bir amaç gütmesini bekliyoruz.Ve bu amacın hikayeye bağlanmasını, karakterleri daha iyi anlamamızı sağlamasını tabii.

Oysa olan bu değil. Olan çizilen son şişman kızın sinirlenip Kerem ve Çöp Adam’ı bir güzel paylaması: “Kızların hepsi içerde ağlıyor haberiniz var mı? Hepsine bir kusur bulmuşsunuz. Şunlara bak, siz çok mu yakışıklısınız? Ayy biz de size bayılıyoruz di mi?” (s. 57-58)

Bir an, demek  yazarın amacı gerçekçi karakterler yaratmak değil, bu sahne üzerinden ayrımcılık karşıtı bir mesaj vermek diye düşünüyoruz, doğallığında. Didaktik mesajlardan genelde hoşlandığımızı söyleyemeyiz, ama dürüst olmak gerekirse yine de su serpiliyor içimize.

Ta ki bir alt paragrafı okuyuncaya dek:  “Kız resmen çıldırdı, biz de şaşkınlıktan sus pus olduk. Çöp Adam aşağıdan bacağımı dürtmeye başladı. Ağzını kapatıp dişlerinin arasından, tabii kıza çaktırmadan ‘dostummm siiiillllll, siill dostuummmm.’ dedi. Ben de elimi çabuk tutup, kıza çaktırmadan bir çırpıda sildim. Şu kadarını söyleyeyim, kollarını bacaklarını sildim. Kız hala konuşuyordu. Neyse ki gitti. Hıuhhh… Derin bir nefes aldık. / ‘Gitti mi dostum?’ / ‘Gitti gitti. O neydi öyle yaa?’ / ‘Dostum böyle kız olacağına, ömrümün sonuna kadar hiç kız arkadaşım olmasın razıyım.’” (s. 58)

“Böyle kız olacağına, ömrümün sonuna kadar hiç kız arkadaşım olmasın” tanımlaması kız Kerem ve Çöp Adam’ın ayrımcı tutumlarına haklı olarak sinirlendiği için mi, şişman olduğu için mi yapılıyor bilmiyoruz, ama didaktik bir mesaj kaygısıyla yapılmadığından eminiz. 

Eh, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi bir çocuk kitabı illa ders vermek zorunda değil. Öyleyse bizi rahatsız eden ne?

Bizi rahatsız eden bu sahnelerin kitabın hikâyesine nitelikli bir katkı sunmaması. Bizi rahatsız eden bu sahnelerin olumlu ve olumsuz yanlarıyla gerçekçi karakterlerin dünyasına  daha iyi nüfus etmemizi, davranışlarının arka planında yatan olguları daha iyi anlamamızı, kendimizi onların yerine koyarak onlarla birlikte çeşitli deneyimler (yenilgiler ya da başarılar) yaşamamızı sağlamaması.

Dahası tek başına, hikayeye zenginleştirici, nitelikli bir katkı yapmadan kaldıkları için tersinden bir mesaja  dönüşüyorlar. ‘İnsanları ideal güzellik anlayışına göre değerlendirmek, ayrımcılık yapmak meşrudur’ mesajından bahsediyoruz. Bu mesaj, çocuk kitaplarına kör parmağım gözüne serpiştirilen didaktik derslerden daha dolaylı olabilir. Ama bu onu hafifletmediği gibi iticiliğini de ortadan kaldırmıyor.

Kaldı ki aynı mesaj hikâyenin devamında daha da derinleştiriliyor. Güzellik anlayışına uygun bir kız çizmeyi önce beceremeyen Kerem, sonunda onu gece rüyasında görüyor. Rüyasında gördükten sonra da çiziveriyor: “Sanırım onu çizebildim. Sarı sarı uzun saçlaaarrr, biraz kıvırcık…evetttt gözler maviii, beli de incecik vee kıpkırmızı bir elbiseeee, evet işte bu.” (s.63)

Uzunu, kısayı, şişmanı beğenmeyen Kerem beğense beğense bu kızı beğenir tabii: Uzun sarı saçlı, mavi gözlü, incecik belli, üstelik de pantolonlu falan değil, kıpkırmızı elbiseli!

Kız kendini Zeynep olarak tanıtıyor ve Kerem’in Merve’yi kıskandırma planına hemen katılmaya razı oluyor. Merve’yi kıskandırmak için Kerem’in sevgilisi rolüne giriyor.

Başta Kerem’in aklı fikri Merve’de. Ama hikâyeden çıkarabildiğimiz kadarıyla Merve tutarsız, dengesiz ve epey sevimsiz bir tip. Hadi, Tahir’den hoşlanmasını, bu yüzden Kerem’in yakınlaşma çabalarına yüz vermemesini anladık. Ama Kerem’le bir yandan hiç ilgilenmiyorken, yani Zeynep’i aslında kıskanma nedeni yokken, o kıza çelme takıp burnunu kanatmasının nedenini kendimize bir türlü açıklayamıyoruz. Kerem’in ona hediye etmek üzere yaz-bozuna çizdiği kediyi (yani canlı halini) görünce önce sevinçten deliye dönmesini, kedi elini tırmalayınca da Kerem’e düşman kesilmesini de anlamlandıramıyoruz.

Belki de onu olduğu gibi, yani tutarsız, dengesiz ve epey sevimsiz bir tip olarak kabul etmek en iyisi. Zaten Kerem de bir süre sonra “Merve, ahh Merve, onun için her şeye değer.” (s.87) düşüncesinden uzaklaşıyor ve “Tahir geldi. Sırasına oturdu. Dönüp arkasına Merve’ye baktı. Merve yüzünü çevirdi. Belli ki kavga edip küsmüşler, ama niye? / ‘Amaaannn! Bana ne. Küserlerse küssünler.’” (s.112) noktasına geliyor.

Arada neler mi oluyor? Kerem’in ailesi ve Zeynep’in ailesi (evet, Kerem yaz-bozuna kirpinin yanı sıra yalnızca Zeynep’i değil, onun evini, annesini ve babasını da sığdırıyor) arkadaşlık kuruyor ve sık sık birlikte zaman geçirmeye başlıyor. Zeynep’in babası Kerem’in babasıyla tavla oynadıkları yine böyle bir günde iki arkadaş Avatar filmi hakkında sohbete dalıyorlar. Sonunda Kerem yaz-bozuna Avatar’daki kuşlardan birini (evet, kirpi ile Zeynep, Zeynep’in ailesi ve onların evinin yanına) çiziyor. Kuş, sırtına binen iki çocuğu bir geziye çıkarıyor ama giderek uzaklaştığı için Zeynep korkmaya ve ağlamaya başlıyor. Bunun üzerine kahramanımız Kerem, sesini duyuramadığı kuşun boynuna tırmanıyor, kulağına ulaşıyor ve artık dönmeleri gerektiğini söylüyor.

Burada, yeri gelmişken, araya kurguyla ilgili bir not girelim. Kerem, daha önce kuzu, koyun resmi yapıp da okulun bahçesi birden çiftlik hayvanlarıyla dolunca herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş, dahası televizyoncular gelip olayla ilgili haber yapmıştı. Nedense bir apartman dairesinden  (kapısından mı, balkonundan mı, penceresinden mi bilmiyoruz, kitapta yalnızca, “Dışarı çıktık ve bir anda yükseldik.” deniyor. s. 103), sırtında iki çocukla uçuşa geçen kocaman bir Avatar kuşu benzer bir tepki yaratmıyor.

Ama buraya takılmayalım ve asıl konumuza, yani Kerem’in artık Zeynep’i neden Merve’den çok sevmeye başladığına gelelim. Daha önce de öğrendiğimiz gibi kız çok güzel. Kerem’e, Merve’yi kıskandırma planı dahilinde iyi (hatta sevgili gibi) davrandığını da biliyoruz. Etti mi iki neden. Ama fazlası var. Zeynep, onu kuşlu maceranın sonunda kurtarması üzerine Kerem’in elini tutup yanağını öpüyor: “’Beni kurtardın, çok cesursun,’ dedi ve elimi tuttu. Çok garipti. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Sanki kalbimin üstünde kelebekler uçuşuyordu. (…)/ Durun dahası var. ‘Çok teşekkür ederim,’ diye eğilip yanağımı öpmez mi? Evet, Zeynep beni öptü.” (s.112)

Sarışın, mavi gözlü¸ ince belli kızlardan hoşlanan bir erkek çocuğu, edilgen bir şekilde kurtarılmayı bekleyen ve ona kahraman gibi hissettirip, teşekkürünü öpücükle sunan bir kıza aşık olmayıp da ne yapsın?

Böylece geldik kitabın ayrımcı mesajlar vermekle kalmadığı, ayrıca basbayağı cinsiyetçi rol modelleri çizdiğine. Sırf erkeğin isteklerini yerine getirmek, onu sevmek üzere yaratılmış güzel ve zayıf kız. Kızı koruyan güçlü, akıllı ve cesur erkek.

Ama yeri gelmişken araya kurguya dair bir not daha ekleyelim. Kerem ve Zeynep Avatar kuşuyla birlikte sağ salim eve ulaştıktan sonra elektrik kesiliyor ve Kerem’in annesi, Kerem kuşu yaz-bozdan silemeden odaya dalıyor. Odanın içerisi öyle karanlık ki anne kocaman bir kuşla karşı karşıya kalmasına rağmen bir gariplik fark edemiyor. “Annem tam da kuşun önünde duruyordu. Hiiii! Az önce korkudan sıçramıştım ya, silgiyi düşürmüşüm. Yok bulamıyorum. İyice panikledim. Annem kuşu görecek.” (s.109)

Anne koca kuşu göremiyor ya, doğallığında Kerem de silgiyi bulamıyor. Sonunda anne silginin üstüne basıyor, silgi de tekrar Kerem’in eline geçiyor. “Silgiyi bulmuştu. Elinden kaptığım gibi silmeye başladım. Kuş kayboldu.” (s.11)

Kuş kayboluyor ama Zeynep’e, ailesine, evine ve kirpiye bir şey olmuyor. Kerem o karanlıkta onca şeyin çizili olduğu yaz-bozdan yalnızca kuşu silmeyi başarıyor. Büyük yetenek doğrusu!

Tabii kitaba bir de son lâzım. Yazar bunun için Kerem ve Zeynep’i kavuşturmayı seçmiş. Halbuki Zeynep’in kaderi yaz-boza bağlı. Önceki sayfalarda Kerem’le okura Çöp Adam üzerinden duyurulduğuna göreyse yaz-bozun sihri kaleminin bitmesiyle sona erecek. İşte, bu da kurguyu çıkmaza sokuyor.  

Ama mucizeler ne için var?! Bu tür sorunları en kolay yoldan çözmek için olsa gerek. En azından Çöp Adam Konuştu kitabının sonu bize bunu düşündürüyor: “’Nasıl yaa? Ne olacak şimdi? Her şey bitti mi yani? Gidecek misin?’ / ‘Evet dostum… üzgünüm.’ / ‘Hayır Çöp Adam lütfen gitme…’(…) / ‘Peki ya Zeynep? O da mı gidecek?’ / ‘Dostum artık sana söyleyebilirim, bu yaz-bozun bir mucizesi var.’ (…) / ‘Evet. Mucize. Kalemin bittiğinde, o zamana kadar yaz-boza çizdiğin ve en çok sevdiğin kimse, o seninle birlikte bu dünyada kalıyor.’ (…) / ‘Zeynep mi?’ / ‘Bilmem, bunu sen göreceksin.’” (s.114-115)

Kitap Kerem’in Zeynep’in yaz-boza çizdiği en sevdiği kişi olduğunu anlaması, yani yaz-bozun kalemi tükenmiş, sihri de bitmiş olmasına rağmen onu canlı kanlı görmesiyle sona eriyor, dememizi bekliyorsunuz şimdi. Evet, biz de öyle demek isterdik doğrusu. Çünkü öyle olsaydı yukarıdaki “mucize” görevini yerine getirmiş, kurgudaki çıkmaz kolaycı ama yine de az-çok tutarlı bir şekilde çözülmüş sayılabilirdi.

Ne var ki yazar bu sonla yetinmek yerine, onu biraz süslemeyi, taze kavuşturduğu sevdalıları bir de ortak bir tatile çıkarmayı tercih etmiş. Sevdalılar dediğimize bakmayın. Sözü edilen 9 yaşlarında çocuklar. Yalnız başına tatile çıkacak değiller ya. Elbet başlarında anne-babaları da olacak. Ama durun bir noktayı unuttuk. Yok, hayır, Zeynep’in anne ve babasının, tıpkı kaderine razı olup kaybolup giden Çöp Adam gibi yaz-bozun kalemi kadar ömre sahip yaratıklar olduğunu unutan aslında biz değiliz. Bunu unutan yazar ve o unutkanlıkla Zeynep ve Kerem’le birlikte onları da tatile çıkarıyor: “Zeynep’in annesi ve babası da bize geldiler. Çok mutluyduk. İkimizin karnesi de süperdi. Babam hala sürprizinin ne olduğunu söylememişti. Meraktan ölüyorduk. (…)/  ‘Tamam söylüyorum. Haftayaaa… hep birlikteeeee… tatile gidiyoruzzz!’ (…) Hayatımın en güzel tatiliydi. Çok eğlendik.” (s. 122-123)

Şimdi yazımızın en başına dönüyor ve bir çocuk kitabı illa da şu, şu özellikleri taşımak zorunda değil, eğer şu şu niteliklere sahipse diye yinelemek istiyoruz.

Çünkü Çöp Adam Konuştu bu çok bildik niteliklerin hiçbirine sahip değil. Baştan sona okuduktan sonra yazarın ne anlatmaya çalıştığı üzerine epey bir süre düşündük. Bir sonuca varamadık. Amacının ayrımcılık içeren mesajlar vermek, cinsiyetçilik yapmak olduğunu hiç mi hiç düşünmüyoruz. İyi niyetle hareket ettiğinden de kesinlikle eminiz.

Buna rağmen sormadan edemiyoruz: Çizilen resimlerin maddileşmesinden öte ilginç, özgün bir fikriniz yoksa, belli bir hikayeye ‘onu mutlaka anlatmalı/paylaşmalıyım’ dedirtecek/hissettirebilecek kadar inanmıyorsanız, okura farklı dünyalara, bakış açılara, düşüncelere ya da deneyimlere kapı aralamayacaksanız niye çocuk kitabı yazmak için acele ediyorsunuz? Hele de kendince bulduğunuz fikri, kendince anlattığınız hikâyeyi iç tutarlılığı olan bir kurguya oturtmak için gereken zamanı harcamayacaksanız?

Bunlar acımasız sorular; farkındayız. Ama madem Çöp Adam Konuştu, bize, çocuk okura bir şey söylemesini istemek de hakkımız. ‘Eğlencelik bir kitap, işte’ diye geçiştirebilirsiniz. Ama eğlencelik kitapların bile uymasını beklediğimiz kriterler var. Ayrımcı ve cinsiyetçi mesajlar taşımamak gibi mesela…

Ama uzatmayalım. Çöp Adam konuştu, konuştu, boşa konuştu diyelim ve bu yazıyı, gelecekte Nevin Avan Özdemir’den daha titiz bir editörlük, genç yazar Özlem Atasoy’dan da yeni, daha nitelikli çocuk kitapları beklediğimize dair umutla bitirelim.

Not: Vurgular bize ait.

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Çat Kapı Dayım" Büyük Hayal Kırıklığım!


Günışığı Kitaplığı, 1. Baskı 2012
Kitedit'in son incelediği kitap "Paprika", tam da eleştirinin yayınlandığı gün okumayı bitirdiğim bir başka çocuk kitabı hakkında yazmaya itti beni. "Paprika" da teşhis edilen bazı benzer sorunlarla mustarip olmasının yanı sıra; üzerine ahkam keseceğim bu kitap ciddi kurgu sorunlarıyla da malul.

Bahsettiğim kitap yakın zamanda Günışığı Kitaplığı'ndan yayınlanmış olan, Fadime Uslu'nun "Çat Kapı Dayım" isimli eseri. Can Çocuk'tan çıkmış olan "Paprika"dan sonra, Günışığı Kitaplığı'ndan "Çat Kapı Dayım"...

Çocuk/genç yetişkin edebiyatı yayıncılığının önde gelen iki yayınevinin kitaplarını bu sayfalarda arka arkaya görmeniz rastlantının ötesinde elbette. Özellikle Günışığı Kitaplığı gibi, her fırsatta bu sektörde "yol açıcı" rol üstlendiğini iddia eden bir yayınevinin; kendi iddiasıyla ters düşecek şekilde bu tür sorunlu işlere imza atması benim için ciddi tartışma konusudur.

"Ismarlama edebiyata" karşı duruşu herkesçe bilinen, "editörlük" çalışmasını oldukça önemseyen bir yayıncılık anlayışının; pek çok açıdan "ısmarlama" duran ve deyim yerinde ise bir "editörlük faciası" olan bu kitabı yayınlamış olması; herhalde yayınevinin benim aklımın ermeyeceği öncelikleri ile ilintilidir.

Yayınevinin (herhalde prestij, tanıtım ve pazarlama ile ilgili olacak) bu önceliklerini bir yana bırakıp kitaba dönelim. İlk olarak; kitabın yazarı sayın Fadime Uslu'nun önceki edebi üretimlerinden farklı; bir anlamda onun öykücü kimliğine bağdaştırmaya kıyamadığımız bir "iş" ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Bu noktada eleştirimizin sertliğini öykücü kimliğine değil ama, bu kitap nezdinde çocuk yayıncılığı kavrayışındaki "kaymaya" ve "kolaycılığa" yönelik algılamasını isteriz.

Genç öykücümüzün genel anlamda cümle kuruluşlarındaki dikkati ve özeni kitap boyunca en azından "okunurluğu" ve "anlaşılırlığı" sağlıyor. Ancak olay örgüsündeki zaman kopmaları, kurgu boşlukları ve "pedagojik" kaygılarla aralara serpiştirdiği "uyarı-öykücükler" kitabın "editörlük faciasına" dönüşmesine neden oluyor.

"Editörlük faciası" diyerek elbetteki ortadaki sorunu sayın Uslu'nun omuzlarından tamamen alıp, kitabın editörü sayın Müren Beykan'ın üzerine bırakmıyorum.

Ama bir kitapta:

a) Olay örgüsünde zaman akışı sorunları (kopmalar, karmaşa ve sıçramalar) varsa,

b) Kurguda büyük boşluklar ve anlatı sürekliliğini bozan konu atlamaları öne çıkıyorsa;

1- Bu durum ya yazarın aslında çok da içselleştiremediği bir dosyayı, hızlıca-tamamlamadan editörlüğe teslim ettiğine işaret eder,

2- Ya da yazarın aslında daha bütünlüklü, daha uzun bir dosyayı editörlüğe teslim ettiği, ancak editörlük makasının bu bütünlüğü dikkatsizce bozduğu anlamına gelir.

Her iki durumda da, yazar ve editör eşit derece hatalıdır. Ancak kitabı yayınlama kararını alan ve bu sorumluluğu üstlenerek kitaba imzasını ekleyen editör "sorumluluk" alanında yazara göre daha fazla payı hak eder. Çünkü kitabı düzeltmek, düzeltmesi için yazara iade etmek ya da yayın planından çıkarmak editörün ukdesindedir. Bu nedenle az sonra, kitaptan bazı alıntılarla açıklamaya çalışacağımız durum, benim için bir editörlük faciasıdır.

Bu konu üzerinde uzun uzadıya durmam elbette maksatlı. Yayınevinin editörü Müren Beykan ve onun yönettiği Günışığı Kitaplığı ekolü; yayıncılıkta editörlüğün belirleyici önemini savunan bir mevzideler.

Ama bu hassas duruşun "Çat Kapı Dayım" kitabı ile boşa çıkması benim için şaşırtıcı. (Yayınevinin bu duruşunu zayıflatan başka başka kitaplar da ilerde sayfalarımızda yer alabilirler.)

Elbette bu durumun nedenlerine dair bazı tahminlerim var.

Örneğin bir ulusal gazetemizin kitap ekinde kitap tanıtım yazıları sürekli yayınlanan, ismi edebiyat çevrelerinde eni konu duyulmuş, gelecek vaat eden ödüllü bir öykücü; sayın Fadime Uslu herhalde bir yayınevi için ciddi prestij kaynağı olabilir. Dahası bu yazarımız, gazetedeki köşesinde o yayınevinin kitaplarını da, son dönem belli bir sıklıkla tanıtmış ise (tüm bu tanıtım yazıları direk Günışığı Kitaplığı web sitesinde bulunabilir) ortadaki faydanın "prestij" ile sınırlı kalmayabileceği ileri sürülebilir.

Üstelik bu örnek olaydaki kurgunun belli nüanslarla, yakın zamanda başka başka "tanınmış" edebiyatçılarla da yaşanmış olması durumu iyice manidar hale getirebilir. Kısacası, Günışığı Kitaplığı için; bu "tanınmış" edebiyatçılarla oturttuğu çalışma şekli ortaya bir "ısmarlama edebiyat" örgüsü çıkarmıyor mu? Dahası bu edebiyatçıların gerek kendilerine ait gazete köşelerinde, gerek sosyal medyada, gerek sektörü ilgilendiren her türlü etkinlik vb. olayda sürekli "sözde tarafsızca" Günışığı övgüsü çabası içinde olmaları ne derece inandırıcı?

Ortadaki bu tablo o derece vahim ki; anlatmaktan kitap hakkında konuşmaya bile fırsat bulamadım. Ancak bunlar konuşulmak zorunda. Sektöre gerçekten büyük katkıları olan, belli anlamlarda gerçekten "yol açıcı" işlev üstlenen Günışığı Kitaplığı; benim için hatalı sektörel eğilimlerin de en uç noktalarında gezindiği için önemlidir. Bu nedenle eleştiri oklarım ona yöneliyor.

Yayıncılık, özellikle de çocuk/genç yetişkin edebiyatı yayıncılığı benim için piyasa kurallarından korunması gereken, saf-temiz bir alan. Bu saflığı bozan, kapitalist pazarlama çarklarının sektörde yer etmesini sağlayan her girişim beni üzüyor, kahrediyor. "Profesyonelleşmek", "sektörü genişletmek", "daha çok çocuğu, daha çok kitapla buluşturmak" ve benzeri bahaneler ile yayıncılığın ruhuna aykırı atılan her adım çocuk edebiyatını üzücü bir sona hazırlıyor. Ki bu "son"un görüngüleri şimdiden ortada; devlet destekli "dini çocuk-genç yayıncılığı" ve yanı sıra sermaye grupları destekli "sabun köpüğü çocuk-genç edebiyatı". Para ve gücü olanın renk ve yön verdiği yayıncılık sektörü...

Can, TUDEM, Günışığı ve diğerleri; sektörü plaza yayıncılığına, özel okul satışı odaklı tema yayıncılığına götüren eğilimleri kendilerinden başlayarak kırmak zorundalar. Gerçek edebiyatın zorlu yöntemlerine, belki az satan ve zarar eden "saf usullerine" dönmek zorundalar. Gerçek yol açıcılık bu olacaktır. Bırakın dağıtımı, pazarlamayı, satışı; mesleği bu olanlar düşünsün. Dağıtımcılar, kitapçılar, ajanslar bu işler için var. Siz satış-pazarlama işine soyunmayı bırakın, yayıncılık yapın!

"Dayım" gerçekten "Çat Kapı" mı?

Şimdi kitabımıza dönelim biraz.

Kitabın ismi "Çat Kapı Dayım". Daha kitabın giriş bölümünde, kurgu kaynaklı bir zaman karmaşası yaşıyor okur. Kahramanımız Şeyma'nın (13 yaşında bir kız çocuğu), dayısının hikayeye girişi (hikayeye girişi ama "çat kapı" gelemeyişi)  bu zaman karmaşasını yaratıyor.

Öykünün başladığı yağmurlu pazar günü, güzelce betimlenen ev ortamı, ayrıntılı anlatılan ev halleri ve Şeyma'nın düşünsel akışı size dayının o gün geleceği, az sonra içeri gireceği hissini veriyor. Şeyma yazdığı bir öykü üzerine yoğunlaştığı sırada, bize dayısının geçmişteki gelişlerinden birini anlatmaya başlıyor. Başlangıçta yaratılan hava ve bu anlatı karıştığında, bir an beklenen misafir geldi sanıyorsunuz. Ama geçiş öyle düzensiz ki; anlatım bozukluğu var diye düşünüyorsunuz. Ama tekrar, dikkatlice okuduğunuzda anlatım bozukluğu olmadığını görüyorsunuz. Şeyma'nın anlatısında zamanda geriye dönük büyük bir sıçrama var (5 yıl) ve anlatıda geçiş o kadar keskin ki; okuyucu bunun bir "flash-back" olduğunu ancak bir kaç sayfa okuduktan sonra fark edebiliyor. Dayının kesin geliş zamanı ise, çok sonra Şeyma ve kardeşi arasındaki bir diyalog ile kesinleşiyor:

"Abla dayım ne zaman gelecek?"
"Az kaldı deyip karşı duvardaki saate bakıyorum. Biri yirmi geçiyor. Haftaya bugün bu saatlerde kesin gelmiş olur" (sayfa 29)

Kitabın girişinde betimlenen ev-aile ortamı, hatırlama yoluyla kurgulanan "dayı" portresi ve en nihayetinde alıntıladığımız bu konuşma ile "dayı"nın geliş tarihi okura ilan edilmiş oluyor. Ne var ki; kitaba da ismini veren bu "çat kapı" geliş ancak kitabın 77. sayfasında gerçekleşebiliyor. Ki; kitabımız 119 sayfa olduğuna göre ve aslında "dayı"nın geleceğini herkes bildiğine göre ortada pek de "Çat Kapı" bir durum yok!

Şeyma'nın dayısının geliş zamanlaması ile başlayan kurgu kaynaklı zaman sorunları, ilerleyen sayfalarda da kendini gösteriyor. Olay örgüsünün kuruluşu sırasında birkaç kez, sahne tamamen değişiyor ve zaman sıçramalarına maruz kalıyoruz. Başlangıcına tanık olduğumuz olayların merak ettiğimiz sonlarını, bu zaman sıçramalarının ardından "özet" olarak öğreniyoruz. Bunlardan en önemlisi yine kitaba ismini veren "Dayı"nın gidişi ile ilgili. Gelişi zar zor gerçekleşen Şeyma'nın dayısı, siz onunla ilgili gelişmeler, yeni olaylar beklerken,"Denizaltında kayalıklara gizlenen öyküler" başlıklı bölümden sonra birden gidiveriyor.
Okuduğumuz kadarıyla sadece bir akşam yemeği ve gece sohbeti kadar sürdüğünü düşündüğümüz bu kısa ziyaretin, aslında düşündüğümüz kadar kısa olmadığını ancak Şeyma ve yakın arkadaşı Esra'nın konuşmalarından öğreniyoruz.

Bu bilgiyi edindiğimiz noktaya kadar; okulda geçen bir tam ara bölüm ve bir başka ara bölümün başlangıç kısmı "Dayı" sız geçiyor. Kitabın o ana kadar anlattığı hiçbir şey ile direk bağlantı kuramıyorsunuz bu bölümlerde. Geçiş o derece kopuk ki, sadece bahsettiğimiz 15 sayfayı okuyan biri; kitabın ana temasının çok farklı olduğunu söyleyecektir size. Tamamen bağımsız ve salt okula (eğitim yönetimi ve öğretmen faktörü vb.) dair "pedagojik" kaygılar taşıyan bir bölüm okuyorsunuz arada. Karşımıza çıkarılan müdire hanım tiplemesi "mesaj kaygısı"nın uçlaşmış örneği. Rukiye isimli müdiremizin bir kural ihlali sonrası iki öğrenciye, okuldaki diğer öğrencilerin huzurunda verdiği ceza ne demek istediğimizi anlatacak size:

"Bu gördüğünüz arkadaşlar bir ay boyunca sizlerin kölesi olacak. Onlara ne isterseniz yaptırabilirsiniz." (sayfa 102)

Yazarımız; "pedagoji" özürlü, "kötü" eğitimci tiplemesi yaratabilmek adına abartabildiği kadar abartıyor. Çünkü o akış içinde başka çaresi yok. O tiplemeyi yaratmak, tipleme üzerinden "kendisi söz söylemeden" eleştiri yapmak zorunda. Ama abartı o derece fazla ki... Bir ilköğretim okulunda bulunan tüm öğrencilere, 1 ay boyunca kölelik yapma cezası! Üstelik bu kötü eğitimci "prototipi" efendi-köle diyalektiğine de sahip:
"...Efendiliği suistimal etmek yok! Köleler köleliğini bilecek...." (sayfa 102)

Bu prototipin inandırıcılığı, üretilen cezanın çocuklarda yaratacağı korkunç çağrışımlar-etkileşimler vb. bir yana; bu çok önemli "pedagojik" mesaj kitapta ne kadar yer kaplıyor dersiniz? "Hepimizin öyküsü: OKUL" başlığı ile aktarılan 6-7 sayfa kadar bir bölümde. Kitapta başka hiçbir konuya, bölüme vb. bağlanmayan bir ara anlatı bu. Ama neden orada, öyküye katkısı ne, bilen yok!

Aynı şekilde ve aynı bölümde Esra'nın erkek arkadaşı ile "öpüşmesi" olup bitmiş bir olay örgüsü içinde çıtlatılıp geçiliyor bize. Hatta öyle hızlı ve üstü kapalı oluyor ki bu; Esra'nın kızgın ve endişeli halinin sebebini anlayamıyoruz bile. O noktada Şeyma'nın açıklaması imdadımıza yetişiyor:

"Uzun ders molasında, arka bahçedeki, dalları yere kadar eğilen söğüt ağacının altında Esra'yı öpmüştü Cem ve şimdi arkadaşlarının yanında bir kahraman gibi kasılıyordu" (sayfa 98)

Şeyma'dan öğrenerek netleştirdiğimiz "öpüşme" olayı sırasında, Esra ve Cem ikilisinin müdür Rukiye'ye yakalandıklarını anlıyoruz. Bu yakalanma sonrası Esra'nın aile korkusu yaşarken, Cem'in gururla "kasıldığını" öğreniyoruz. İşte kötü eğitimci prototipinin çizildiği 6-7 sayfalık bölümde verilen ikinci "mesaj" bu. Yine kitabın başka hiçbir konusu ile direk bağdaşmayan (sadece Şeyma'nın başka bir ara bölümde, çocukluktan genç kızlığa geçiş üzerine düşünceleri sırasında bahsedip geçeceği bir örnek olması dışında) bir öykücük. Ne kurguya, ne zaman akışına, hiç bir şeye bağlayamıyorsunuz bunları...

Olay bütünlüğü ve zaman akışı kayboluyor. Ta ki; Şeyma ve Esra sohbetleriyle sizi tekrar ana konuya döndürünceye kadar. Ki; nasıl dönüş! Öpüşme olayı, prototip müdür, efendi-köle cezası vb. birden unutuluyor.

"Dostların zamansız kırgınlığı" ara başlığı ile verilen bölümde öncelikle Şeyma'nın dayısının gidişini haber alıyoruz. Oysa biz "Dayı"yı, daha geldiği gün, Şeyma ile sohbet vaziyetinde bırakmıştık!

Dayının gidişi ilan edildikten sonra, o ana dek Şeyma'nın dayısı ile herhangi bir karşılaşması, konuşması vb. olmayan Esra'nın şöyle mırıldandığını duyuyoruz:

"Senin dayın palavracının teki" (sayfa 105)

Okur Esra'nın, Şeyma'nın dayısına olan bu hasmane tutumunu anlayamıyor elbette. Bunun nedeni yok çünkü. Ya da varsa bile 105 sayfa boyunca bu bizden saklanıyor. Anlatılmıyor. Yani dayının gittiğini öğrendiğimiz gibi, birden bire Esra'nın dayı hakkındaki olumsuz görüşünü de öğreniyoruz. Niye diye düşünürken, yazar Şeyma ile Esra'yı "küstürerek" yanıt vermiş oluyor bize. Yani ara bölüm başlığı anlam kazanmış oluyor birden.
Kitap boyunca, nerdeyse Şeyma'nın dayısından çok bahsedilen bir erkek arkadaşı olan Esra ile Şeyma arasındaki dostluk ilişkisinin; "erkek arkadaş" temelinde bir sınavdan geçişini izliyoruz hızlıca. 7-8 sayfada özetlenen ve nihai "barış" ile çözümlenen bu sınav, bir başka "öğretici" mesajı yazarın bizlere. 

Bu "kör, parmağım gözüne" mesajdan sonra sayfa 112'de dayımız (belki de kitap isminin hakkını ilk defa verecek şekilde) tekrar arzı endam ediyor. Hem de kalıcı olarak. Yanında bir köpekle gelen Şeyma'nın dayısının (bir öncekinde papağan, ondan öncekinde de maymun vardı yanında) denizciliği bırakmış olduğunu öğreniyoruz. Her şeyden çok önemsediği, babasıyla (Şeyma'nın dedesi) arasının bozulmasına neden olan denizcilik aşkını birden bire bu köpek için terk etmiştir dayı.

Yazara göre bu o kadar olası ve doğaldır ki; üzerinde yeterince durup açıklamak-olay kurgusu örmek ihtiyacı bile hissetmez. Kısa bir bildirim ve açıklama yeterlidir bir insanın bir anda tüm yaşamını değiştirmesi için. Üstelik Şeyma ve ailesi de, bu bildirim ve kısa açıklamayla yetinirler benden farklı olarak. Oysa ki; aynı Şeyma kitap başlangıcında başka başka detaylar üzerine uzun uzun düşünmekten, yaşının hayli üzerinde yorumlar yapmaktan çekinmez hiç!

Bölüm başlığı ne işe yarar?

"Bölüm başlığı ne işe yarar?" başlığını gördüğünüzde, yazımızın bu bölümünün "bölüm başlıkları ve ne işe yaradıkları üzerine" olduğunu hemen anladınız tabi. Evet genellikle böyledir bu durum. İstisnaları elbette olmakla birlikte (soyut ara başlıklar, deneme yazıları, metafor başlıklar vb. vb. gibi) genelde bir ara bölüm başlığı, o bölüme referans verir. Ama elimizdeki kitap bu konuda da bizi yanıltıyor.

"Editörlük faciası" dememizi anlamlı kılacak temel bir kaç hatadan biri bu. Sayfa 42 ve ara bölüm başlığı şöyle: "İki kardeşe bir oda dar"

Bu başlığı okuyan ve kahramanımız Şeyma'nın bir kardeşi olduğunu bilen okur; bu bölümde haklı olarak "paylaşılamayan bir oda" bekleyecek. İki kardeşin küçük bir odada didişmesi, alan ve hakimiyet kavgasına girişmesini belki... Ama ne yazık ki bu beklenti boşuna. 10-11 sayfalık ara bölümde neler neler oluyor ama başlıkta sözü edilen "oda" sıkıntısından eser yok. Hatta iki kardeşin ortak odasının bahsi bile geçmiyor. 

Hikayeye hızlıca giren ve aynı hızla (yine bir zaman kopması sonrası gittiğini öğrendiğimiz) giden yavru köpeğin çiş eğitimi, Şeyma'nın babası hakkında yaratılmaya çalışılan olumsuz izlenim, anne için çizilen olumlu tipleme, anlayışlı ve yardımsever komşu teyze, komşu teyzenin aynı zamanda bizimkilerin en yakın arkadaşı konumundaki 3 çocuğu vb. vb. bu 10 sayfada anlatılıyor ama oda konusu hakkında bir kelime edilmiyor.
Ne var yani diyebilirsiniz. Hatalı konulmuş bir başlık! Öyle mi acaba?

Sayfa 112 de birden bire şu açıklamayı yapıyor Şeyma bize:

"Dayımın gidişinin hemen ardından, sessiz sedasız sandık odasına taşınmıştım. Bilgisayarı da almıştım yanıma. Kardeşimin onu kullanmak için benden izin almak zorunda olması, tuhaf bir keyif veriyordu bana. "

Okur için bu paragraf şaşırtıcı. Çünkü bu açıklamayı gerektirecek bir olay yok kitapta o ana dek. Olay örgüsü gereği zamanda yeni bir sıçrama (4 ay kadar) olmuş ve Şeyma birden bire "oda" değişimini anlatıyor. Bilgisayar kullanımında kardeşiyle yaşanan bir "hakimiyet" meselesine referans veriyor. Ama neden? Acaba az önce bahsettiğimiz "İki kardeşe bir oda dar" ara başlığı taşıyan bölümde anlatılması gereken bir ara bağlantı atlandı mı? Daha da kötüsü; başlık böyle olduğuna göre bu bağlantı aslında vardı ama "editörlük" çalışması sırasında atıldı ve fakat başlık böyle mi bırakıldı? Hiç öğrenemeyeceğiz büyük olasılıkla!

Benzeri bir bölüm başlığı-içerik farklılığı sorunu "Kahramanımız kendi öyküsüne dönüyor" başlığında da karşımıza çıkıyor. Bu başlıktan ve öykücüğün gelişinden (sevimli bir yavru köpek kitabımıza "Canlanan öykünün sevimli kahramanı" ara başlığı ile girmişti), yavru köpeğin bir "kurgu" içinde kitaptan çıkmasını bekliyorsunuz. Ama bu gerçekleşmiyor. Başlık, bölümü açıklamıyor. Başlığın bahsettiği, yavru köpeğin "kendi öyküsüne dönüş"ü ancak bir bölüm sonra bize sadece bildiriliyor. Olmuş bitmiş bir olay olarak öğreniyoruz bunu. Oysa bize pat diye, kısacık bildirilen bu olayın başlığı var! Hem de bir bölüm öncesinde... Acaba yazar mı unuttu, editör mü "düzeltti"?

Steril Prototip Kahraman

Yukarıda bahsettiğimiz olası "oda" sorunları bir yana, kitapta çizilen kardeşlik ilişkisi tipi (Şeyma ve kardeşi arasında) aslında gerçek olamayacak derecede düzenli-doğru-steril... Sercan (Şeyma'nın kardeşi) çok soru sormak dışında Şeyma'yı üzen bir kardeş değil. Şeyma'nın da kitapta Sercan'a dair en büyük serzenişi şu:

"Kardeşin varsa, bazı işlerini yarıda bırakmaya da hazır olmalısın anlamına gelir bu." (sayfa 26)

Bu anlayışlı ablanın kardeşine dönük endişeleri de derinlikli:

"Sercan okumayı sevmiyor. Okuma zahmetine gireceği yazılardan da hoşlanmıyor. Varsa yoksa bilgisayar oyunları ve televizyon." (sayfa 25)

Bu okuma sevgisi o derece derin ve pedagojik bir bilince denk düşüyor ki Şeyma'da; okuyucu hayran kalıyor.

"Kardeşimin kitaplardan korktuğunu düşünüyorum. (...) onun da kitapları sevmesini istiyorum. Paylaşacak daha çok konu bulabilirdik o zaman.
(...) O zamanlar okumamayı bir hastalıkmış gibi görüyordum ve onu tedavi edecek ilacın yine kitap olduğunu düşünüyordum. Ama yanılmışım." (sayfa 26)

Şeyma 13'ünde bir çocuk. Ama bu düşünce sistematiği ve ifade yeteneğine sahip. Ki; kitabın değişik bölümlerinde benzeri derinlikte, hatta daha karmaşık ifadeleri var Şeyma'nın. Mesela hemen kitabın başında yer alan "öykü" denemesinin son bölümü:

"Çocuklukla gençliğin arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştık. Ayna karşısında saatlerce saçlarını tarayan, kaşlarını aldırıp makyaj yapan kızlara dudak bükerek baksak da, onlara özenir, çocuk olmaktan hiç mi hiç geri kalmazdık.
Yoksa biz hep bir şeyleri mi özlüyoruz?" (sayfa 13)

Başka bir alıntı:

"Şeyma sen zaten bir öykünün içindesin, yaşadığın ve sevdiğin kişilerle paylaşmaktan mutluluk duyduğun bir öykünün" (sayfa 48)

Bu kitapta yazarın gerçeklik algısını, Şeyma tiplemesindeki inandırıcılığını bir düzleme oturtmakta zorluk çekiyorum. Sayın Fadime Uslu'nun şimdiki halinden (yetişkin halinden), çocukluğuna bir projeksiyon görüyorum burada. Sorun da burada başlıyor.

Neden Şeyma konuşuyor o halde kitapta? Şeyma konuşacaksa bu ifade tarzı ve algı derinliği ne derece gerçekçi? Eğer edebi kaygılarla bu ifade tarzı kullanılacaksa, neden "yazar" kendi sesiyle anlatmadı hikayesini bize?

Şeyma tiplemesindeki bu sterillik tüm ilişkilerinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor:

* "Kendimi onun yerine koyuyorum: Ödevlerden sıkılmışım. Bilgisayar oyununun başından az önce kalkmışım. Ev de çok sıkıcı. İçeride ağır bir hava var. (...) Ben dokuz yaşında bir çocuğum. Ablam da beni yargılamaya hazır." (sayfa 26)

13 yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen, 9 yaşındaki kardeşine empati ile yaklaşıp derinlikli bir anlayış geliştirebilecek kadar düşünceli;

* "(...) Birden, gemiden daha uzun bir yılanbalığının yüzeyi yara yara, iskele tarafından hızla süzüldüğünü gördüm. (...) Meğer, bu yılanbalığı sahil koruma ekipleriyle anlaşmalı çalışıyormuş." (sayfa 94-95)

Dayısının tüm "palavra"larına içtenlikle inanacak kadar "saf";

* "Babamı yanımdayken özlüyorum, bu daha da can sıkıcı. Aramıza kocaman kalın bir duvar ören gazetesinin arkasında, bacaklarını sürekli sallayarak onun neyi özlediğini doğrusu çok merak ediyorum." (sayfa 21)

Babası ile ilişkisindeki "gerilimi" duru şekilde tanımlayacak ve hatta babasına dönük bir çözümlemenin ilk satırlarını üretecek derece güçlü bir "tahlil"ci;

* "Esra değişiyordu. Ben değişiyordum. İlgilerimiz, birbirimizden beklentilerimiz değişiyordu. Artık çocukluğun saf uçarılıkları geride kalıyordu, hissediyordum." (sayfa 108)

Ergenlik sorunlarını ve değişimlerini derinlemesine anlayacak ve yorumlayacak kadar "yetişkin"

* "(...) Bak Şeymocum, kızma darılma, yazdıkların öykü değil bence.(...) Boncuk'muş, gelmişmiş, yok yemek yemişmiş, geç bunları. Kimi ilgilendirir kayıp bir köpeğe ne yaptığınız. Madem öykü yazacaksın, ben sana anlatayım da, benim anlattıklarımı yaz." (sayfa 92)

Diyebilen dayısına darılmayacak, hatta bu söylediklerini haklı bulacak kadar olgun...

Öte yandan; kafede bir erkek çocuğuyla oturmaya bile tahammülü olmayan ergen bir genç kız (sayfa 61), dayısının çok basit bir kandırmacasına hemen inanıp kendini kaptıracak kadar çocuk (sayfa 78)...

Kısacası 13 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek sterillikte bir prototip! Nereye koyarsan uyum sağlıyor. Adeta ideal çocuk!

Çocuk kitaplarında "çocuk sesi" ile yazmak, çocuktan bakmak elbette güzel. Ama başarabildiğinizde!
Gerçekliğe uymayan, sizin "yetişkin" halinizden süzülüp gelen fikirlerinizi temsil eden "çocuk" kahramanlar belki kulağa hoş geliyor olabilir. Hatta okuyucunun rahatlıkla "özdeşleşebileceği" tiplemeler üretmiş olabilirsiniz. Ama "inandırıcılık" sorunu tüm gövdesiyle kitabınızdan size el sallar!

Başka Başka Kurgu Boşlukları - Zaman karmaşaları

Pek çok alıntı ile uzun anlatılara giriştim. Bunları çoğaltmak, hatta tüm kitabı cümle cümle alıntılayıp üzerine konuşmak mümkün. Ama uzatmayayım. Sadece bazı önemli bulduklarımı alt alta sıralayayım:

* Yavru köpeğin önemli bir figür olarak, aileyi bir tartışmanın içine itecek ve babayı "olumsuzlayacak" bir kahraman olarak hikayeye girişi; ardından birden bire anlamadığınız şekilde hikayeden çıkarılışı. Sözde amaç; baba ile Şeyma arasındaki gerilimi betimlemek ve buradan kitabın sonuna referans vermek. Ama kitabın toplam karmaşasında bir çocuğun bunu anlaması neredeyse imkansız...

* Sercan ile en yakın arkadaşının "kazı" hikayesi. Yazar bir kaç kez, kitabın değişik safhalarında bu gizemli kazı çabasından bahsediyor. Şeyma'yı ve onun sayesinde okuru meraklandırıyor. Ama ne oluyor tahmin edin. Hiç bir şey! Konu hiç bir yere bağlanmadan kalıyor. Sizde merakınızla kalıyorsunuz!

* Şeyma'nın kitabın başında tüm gün başka başka işlerle uğraşıp, bize başka başka düşünceler aktardıktan sonra (tam 64 sayfa); gece birden bire annesine "Dayım nasıl denizci oldu" sorusunu yöneltişi. (sayfa 64)
O ana kadar kitapta bu  soru ile ilgili en ufak ima bile yokken, birden bu konunun "çok önemli" hale gelişi ilginç. Öyle ki; anne ilk defa Şeyma'nın yanında sigara içecek kadar düşüncelere dalar, gerilir. Şeyma 13 yaşına gelene dek bu tür "hassas" bir konuşma yapılmamıştır hiç! Dahası Şeyma bu konuda daha önce hiç soru sormadığı gibi, anne-babası da hiç bahsetmemişlerdir dayının denizci oluş hikayesinden vb. vb...

Şeyma durup dururken bu soruyu niye sordu? Gece uykusunu kaçıracak kadar niye önemsedi bu konuyu? Anne bu soruyu neden bir "derin düşünce ritüelinin" başlangıcına çevirdi? vb. vb... Sorular çoğaltılabilir. Ama yazarın yanıtı çok basit: Şeyma'nın dedesi oğlunun terzi olmasını istiyor. Ama oğlu, yani Şeyma'nın dayısı askerde gördüğü denize aşık olup, denizciliğe başlıyor. Babası ile arası bozuluyor. Yıllarca Şeyma'nın haberi olmayan, ondan saklanan gerilimli ve hüzünlü hikaye bu... Dahası uzun uzun dramatize edilen bu tablo, kitabın ilerleyen bölümlerinde Şeyma ve baba arasındaki ilişkiye de yansıtılıyor bir şekilde. Ey "mesaj kaygısı", nelere kadirsin!

* Esra erkek arkadaşı ile buluşmaya giderken Şeyma'yı da götürmek istiyor. Çünkü erkek arkadaşının yanında bir çocuk daha var. Şeyma gitmek istemiyor. Ama Esra ikna ediyor onu. Sayfa 57'de burada bitiyor bu detay. Bir sonraki sayfada bu konuyla ilgili tek satır yok. Zaman ve mekan değişiyor. Okuyucu affallıyor. Sayfa mı eksik diye tekrar tekrar kontrol ediyor. Hayır sayfa eksik değil. Konuya ancak 4 sayfa sonra, yine bir anı anlatısı şeklinde dönüyoruz!
....

Uzattım yine galiba. Burada keseyim en iyisi.

Öykücü kimliği anlattığı kısa kısa öykücüklerle, kurduğu duru ve anlaşılır cümlelerle kendini gösteren Fadime Uslu; bu alandaki başarısını bu öykücükleri birleştirip "bütün" oluşturmakta gösteremiyor. Kurgu boşlukları, bölümler arası geçiş sıkıntıları ve zaman sorunlarının yanı sıra; sayın Uslu'nun kitabını oluşturan "öykücükler" birbirini tamamlayan bir yapboza dönüşemiyor.

Kitapta işlenmeye çalışıldığını (bir yetişkin olarak) hissettiğim ana temalar dizgesi elbette var. Bunların başında Şeyma ve babası arasındaki "iletişimsizlik" geliyor. Edebiyatta "baba-kız sorunları" ekolüne referans verebilecek bir bakış oluşturma kaygısını, yetişkin okur ve metni satır satır inceleyen bir meraklı olarak ben hissedebiliyorum. Ama kitabın hitap ettiği okur tarafından (Günışığı Kitaplığı web sitesi bu kitabı "8-12 yaş" olarak sınıflandırmış) bu kaygının anlaşılamayacağından da eminim.

Bunun başlıca nedenlerinden biri; Şeyma'nın her yönüyle tanımlanmış-steril bir kimlikle kitaba damgasını vurmuş olmasının yanında, babasının aslında hakkında bir iki şey dışında hiçbir şey bilmediğimiz silik bir "tip" oluşudur. "Dayı"dan pek hoşlanmayan, çok gazete okuyan, hayvanlarla da arası iyi olmayan, sessiz ve çocuklarına vakit ayırmayan biri "baba". Bize anlatılan sadece bu. Dahası bu bile dağınık, bölük pörçük veriliyor bize.

Yine kitabın mesajları arasında sayabileceğim "kuşak çatışmasına hazırlıklı ol", "hayallerinin peşinden koş", "sevdiklerinle zaman geçir, paylaş ve onlara değer verdiğini göster", "kitap oku" ve benzeri gibi genel doğrular, öykücükler yoluyla yer yer abartıya kaçacak şekilde aşılanmaya çalışılıyor okura.

Sonuç olarak; kurgu, zaman örgüsü, anlatıcı dili/gerçekliği, abartılı mesaj verme kaygısı vb. pek çok faktör nedeniyle bu kitap beni hayal kırıklığına uğratmış durumda. Umarım yayıncı ve yazarın işbirliği bundan daha anlamlı üretimlerle devam eder.

Uğur Y.