eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuk kitaplarında dinsel gericilik ya da buzdolabı satmakla çocuk kitabı yayınlamak arasındaki fark üzerine...


Dini içerikli çocuk kitapları çığ gibi artıyor. Daha birkaç yıl önce bunu, özellikle ülkenin belli başlı kitap fuarlarını gezdiğinizde çıplak gözle izleyebiliyordunuz. 1 ya da 2 liraya satılan, çamur baskılı, kitaptan çok broşüre benzeyen, inanılmaz kötü desenli eserler.  Kitap isimleri adeta bağırıyordu: Bizim Evde Ramazan, Canım Peygamberim, Namaz Çiçekleri …
Bugün dini içerikli çocuk kitapları hâlâ çığ gibi artıyor. Ama artık çıplak gözle, dinsel propaganda yapan bir çocuk kitabını diğerlerinden ayırt etmek o kadar kolay değil. Kitapların biçimi, yayınevlerinin çehresi değişti.  Kağıt-baskı kalitesinden grafik tasarıma, konu yelpazesinden kapak illüstrasyonuna bambaşka kitaplar söz konusu artık. Ve bu bambaşka kitaplar aslında ilk bakışta basbayağı Can Çocuk, Tudem, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi Çocuk, İş Bankası Kültür Yayınları, Doğan Egmont vb. gibi bilinen yayınevlerinin kitaplarına benziyorlar. Onların da albenili kapakları, editöründen yayına hazırlayanına kadar her türlü bilginin yer aldığı künyeleri, cicili bicili resimleri ve “Rahat Bırakın Beni”, “Liseli Kızlar” ya da “Uzay Çocuğu” gibi modern tınıyan isimleri var. Ana-baba için ayrı, öğretmen için ayrı hazırlanan kataloglar, profesyonel web sayfaları da cabası. Can Çocuk, kitaplarının güvenilirliğini “bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur” ibaresiyle tescil etmeye çalışıyorsa, onların da “Çocuklar kitap okuyacağım diye ruh sağlıklarını bozmasın, ruhen kirlenmesin diye gösterilen hassasiyet takdire şayan… Sadece çocuk kitaplarında değil, gençlere hitap eden kitaplarda da aynı dikkatle çalışan ekip ruhunu görmüş olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen uzman pedagogları ya da “Her sınıfa özel, etkinlikli, kişisel gelişimi destekleyici, doğru ve başarılı birey olmayı hedefleyen, duygu ve düşünce zenginliği kazandıran, çocukları ve gençleri doğru yöntemlerle, doğru hedeflere ulaştırmayı amaçlayan ve bütün bunları yaparken de eğlenceli üslubundan vazgeçmeyen bu kitapları herkese tavsiye ediyorum,” diyen koskoca profesörleri var.  Açın Günışığı Kitaplığı’nın ya da Tudem’in ya da Can Çocuk’un kataloğunu ve onu Nesil, Çilek, ya da Timaş Yayınları kataloğu ile yan yana koyun. Biçimsel mantığın birbiriyle örtüştüğünü göreceksiniz:
“Sayfaları; yaş grupları, sınıflar, dersler ve işlenen temalar ışığında planladık. Her bir kitabın kaç yaş ve hangi sınıf için olduğunu, hangi derslerde kullanılabileceğini ve hangi temaları içerdiğini tek tek yazdık. Böylece siz değerli öğretmenler ve anne-babalar aradığınızı rahatlıkla bulabileceksiniz.”( Nesil Çocuk, Katalog tanıtım yazısı)
“(…) tanıtılan her yeni kitabın; künyesi, konu özeti, yayımlanacağı ay, baskı bilgileri, yazar, editör, çevirmen ve illüstratör bilgilerinin yanı sıra önerildiği sınıflar, resmi ders programıyla ilişkilendirilmiş ana ve yan temaları bulunuyor. Anasınıflarından lise sınıflarına kadar her seviye için öneri kitaplardan oluşan “Sınıf Listeleri”ne geniş yer veriliyor,”  (Günışığı Kitaplığı, Katalog tanıtım yazısı)
Kataloglarda yer alan kitapların tanıtım yazılarını okuduğunuzda da hemen farkı anlayamıyorsunuz:
“Kıpır kıpır, capcanlı, heyecanlı, tam da gençlere yaraşır bir roman… Okul dershane, aile, ev, dersler, ödevler, sınavlar… Her gün ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen yetişkinler. Başbelası sivilceler, modası geçen kıyafetler. Yine de ‘genç olmak’ hem zor hem de çok zevkli…”
Yukarıdaki sözlerle tanıtılan Çılgın Kızlar Kantini adlı genç roman (katalogta 11+ diye öneriliyor) sizce hangi yayınevine ait olabilir? Doğan Egmont mu? Tudem mi? Can Çocuk mu?
Hayır, Timaş’ın. Yazarı da Fatma Pekşen. Onu biraz daha yakından tanımak için sözü Önce Vatan Gazetesi köşe yazarı Oğuz Çetinoğlu’na bırakalım: “Anadolu’muzun güzide edîbelerinden FATMA PEKŞEN, zengin iç dünyasından derlediği, millî-mânevî değerlerimizle tatlandırıp râyihâlandırdığı duygu ve düşüncelerini okuyucuları ile paylaşıyor: Türk-İslam kültürüne bağı henüz yeterli sağlamlığa ulaşmamış veya, kültürsüzleştirme gayretleri ile kopma noktasına getirilmiş gençlerin okuması gereken zümrüt değerinde notlar…”
Şaşırdınız mı? Biz şaşırdık doğrusu. Ama aslında ortada öyle aman aman şaşılacak bir durum yok. Her şey gayet mantıklı, gayet basit. Yayıncılık koskoca bir sektör, çocuk ve gençlik kitapları da o sektörün kaymağı haline geldiğinden beri dinsel gericiliğinin bayraktarlığını yapan yayınevleri hızlı bir değişim içinde. Her şeyden önce profesyonelleşiyorlar ve bunu diğer yayınevlerinin çoğunun sahip olmadığı ekonomik ve siyasal imkânlarla, desteklerle, imtiyazlarla yapıyorlar.
Profesyonelleşme demek işi kurallarına göre oynamak, biçimsel gerekleri yerine getirmek demektir. Yalnızca baskı-kağıt kalitesi değil, çağdaş çocuk kitaplarında aranan tüm özelliklere (cümle uzunluğu, satır aralığı, punto büyüklüğü, resim-metin dengesi) mümkün olduğunca uymak, en modern pazarlama stratejileriyle rekabet etmek demektir.
N’apalım, serbest piyasa böyle bir şey diyebiliriz. Avrupa öyle diyor, mesela. Orada da dini içerikli çocuk kitapları basan yayınevleri var ve onlar da piyasa kurallarına uyum sağlamış durumdalar. Ama arada önemli bir, hayır iki, hatta üç fark var.
Birincisi, Avrupa’da dinsel içerikli çocuk ve gençlik kitapları basan yayınevleri siyasal ve ekonomik imtiyazlara sahip değiller ve toplumu “dindarlaştırma” politikasının bir parçası olarak iktidar tarafından desteklenmiyorlar. Kısacası bu tür kitapları yayınlayan yayıncıların oldukça tanımlı olduğu kadar, oldukça da dar bir hedef kitlesi var: Toplumun aşırı muhafazakâr, dindar kesimi.
İkincisi, Avrupa’da okuma kişisel özgürlükler alanına giriyor ve çocuk ile gençler söz konusu olduğunda okulların ya da milli eğitimin bu alan üzerinde bir hâkimiyeti yok. Sınıf ya da okul bazında zorunlu olarak okutulan eserler, yalnızca bu işi (yani edebiyat eğitim kiti)  yapan ve titiz bir şekilde denetlenen, düşük kâr marjlarıyla çalışan yayınevleri tarafından temin edilebiliyor. Yani bir okulda belli bir yazarın belli bir eseri okutuluyorsa bu kitap sınıfça ticari bir yayınevinden satın alınmıyor. Öğretmen aynı eseri eğitim kiti olarak yayınlayan özel bir yayınevinden temin ediyor ve kiti fotokopiyle öğrencileri için çoğaltma hakkına sahip oluyor. Ticari yayınevlerinin okullara toplu kitap satışı yapması ya yasak ya da çok sıkı kurallara tabi.
Üçüncüsü, Avrupa’da istenen düzeyde olmasa da hem yetişkinlere (yani çocuk kitaplarının asıl alıcılarına) hem de doğrudan çocuğa seslenen güvenilir çocuk ve gençlik kitapları eleştirileri yapan dergiler, yayınlar, platformlar var. Bununla bağlantılı olarak da çocuk kitaplarını yalnızca biçimsel nitelikleriyle değil, ondan çok daha önemlisi edebi, bilimsel ve estetik nitelikleriyle değerlendiren bir toplumsal bilinçten bahsedilebilir.
Ne yazık ki Türkiye’deki tablo çok farklı.  Özgür seçme hakkına, demek oluyor ki seçeneklere sahip bir çocuğun eline gerici, cinsiyetçi, anti-demokratik, ayrımcı, çağdışı mesajlarla dolu bir kitabın geçmesi koşulunda bundan bireysel olarak nasıl etkileneceğini tartışmak bir şeydir. Seçeneklerden yoksun bırakıldığı için özgür seçme hakkından da yoksun bırakılan koca bir kuşağın sistematik olarak gerici, anti-demokratik, ayrımcı, cinsiyetçi, çağdışı mesajlarla dolu kitaplarla kuşatılması durumunda bundan toplumun nasıl etkileneceğini tartışmak başka bir şeydir.
Ve ikinci durumu tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü gelinen noktada bağıra çağıra ya da gizli kapaklı din propagandası yapan çocuk kitaplarını eser bazında ele almak, ne kadar edebiyat dışı, ne kadar akla ziyan ve yerine göre senin ya da benim çocuğum için zararlı olduğuna işaret etmenin fazlaca bir anlamı yok. Alanın içinde ve demokratik kanatta yer alan yayıncılar, yazarlar, editörler vb. bunu biliyor zaten. Keza alanı takip eden bilinçli anne babalar, eğitimciler, kütüphaneciler, kitapçılar da öyle. Ama bu “bilenler” grubu gerçekte yalnızca bir avuç.
Bilmeyen ya da bilgisi “nitelikli bir çocuk kitabını belli biçimsel kriterlerden değerlendirerek tanımak”la sınırlı olan asıl kalabalığı ne yapacağız? Yani çocuğuna, severek okuyacağı eğlenceli bir kitap ararken, Fatma Pekşen’in Çılgın Kızlar Kantini’ne rastlayan anne-babaları; öğrencileri için en uygun kitapları belirlemeye çalışırken, Nesil Çocuk’un kataloğuna ve orada yer alan “uzman” görüşlerine (çocuk ergen terapisti, uzman pedagog, hatta profesör bile var) rastlayan öğretmenleri; fuarda sınırlı harçlığıyla dolaşırken, rengarenk kapaklı, sevimli çizimli, Oruç Tuttum Sevinçten Uçtum ya da Süper Güçlerim Olsa Allah’ı Görebilir Miyim? gibi eğlenceli (!!!) kitapların (ve nispeten ucuz fiyatlarının) cazibesine kapılan çocukları? Bilinçli olarak bu kitapları seçen, yayan, dayatan öğretmen ve anne babalardan hiç bahsetmiyoruz bile.
Biz işimizi yapacağız, yani yukarda tarif edilen kalabalıkları gerçekten çağdaş, gerçekten edebi, gerçekten bilimsel çocuk ve gençlik kitaplarıyla buluşturacağız denebilir. Bu demektir ki bildiğimiz ilkeler doğrultusunda yayıncılık yapmaya devam edeceğiz ve yayınladığımız kitapları en etkili pazarlama ve tanıtım stratejileriyle hedef kitlemize ulaştıracağız.
Peki, çocuk ve gençlik kitapları alanında faaliyet gösteren yayınevlerinin en etkili, en gözde pazarlama ve tanıtım stratejileri ne bugün?
1)      Basılı ve dijital medyada ilan vermek. Yani açık reklam.
2)      Basılı ve dijital medyada tanıtım ya da sözde eleştiri yazılarının yer almasını sağlamak. Yani gizli reklam. (Bu yazıların maddi-manevi çıkar ilişkileri üzerinden, hatta kimi zaman resmen “ücret” karşılığında yazdırıldığını söylemeye gerek var mı?)
3)      Okul, özellikle de özel okul satışları. Yani belli kitapların belli okullar tarafından sınıf düzeyinde okutulmasını sağlamak. Çocuk ve gençlik yayıncılığı piyasasında bu “okuma listesine kitap sokmak” diye adlandırılıyor ve yine öğretmenlerle kurulan özel ilişkiler üzerinden (bu ilişkilerin menfaatten uzak olduğunu kim garanti edebilir?) sağlanıyor.
 An itibarıyla bu stratejilerle başarı da sağlanıyor. Çünkü dinsel gericiliğin bayraktarlığını yapan yayınevleri bir adım geriden geliyor. Henüz. Dün çamur gibi kağıtlara, ucuz satılmaları ya da bedava dağıtılmaları dışında alıcı kitle için hiçbir cazibesi olmayan eserler yayınlayan bu yayınevlerinin bugün en kaliteli kağıda, karton kapaklı, uzman görüşlü, rengarenk, biçimsel olarak bakıldığında tam da “çocuğa göre” kitaplar basacağını kim öngörebilirdi ki?
Dürüst olmak gerekirse, bu ülkenin gidişatını izleyen, politikayla az-çok ilgilenen herkes öngörebilirdi. Tıpkı piyasanın kurallarını hepimizden çabuk öğrenen bu yayınevlerinin medyayla ve milli eğitimle zaten var olan bağlarını ilerde daha da güçlendireceklerini ve çok daha pervasız kullanacaklarını öngörebileceğimiz gibi.
Bir gün medyada onların kitaplarının ilanlarını göreceğiz, onların kitaplarına övgüler dizen tanıtım yazılarını okuyacağız. Bir gün okulların zorunlu okuma listelerinde onların kitapları yer alacak. Öğretmenler onların etkinliklerine gidecek, onların “uzmanlarını” dinleyecek.
Hatta o “bir gün” belki de bugün. Üstelik bunun yarını da var. Yarın artık medyada bizim kitaplarımızın ilanları yer almayacak, kimse kitaplarımıza övgüler dizmeye cesaret edemeyecek ve okullarda kitaplarımız artık tek bir listeye girebilecek: “Sakıncalı kitaplar listesi”.
Çok mu abarttık. Belki. Belki de değil. İşin asıl kötüsü, o gün söyleyebilecek bir sözümüz olmayacak. Dün bizim kitaplarımızı övenler yarın onlarınkini överse menfaat ilişkilerinden mi bahsedeceğiz? Dün bizim kitaplarımızı içeren zorunlu okuma listeleri çok aydın, çok demokrat öğretmenlerin marifetiyken,  onların kitaplarının yer aldığı zorunlu okuma listelerin ne kadar ideolojik, ne kadar yanlı ve anti-demokratik olduğunu mu anlatacağız?
Diyelim ve umalım ki o gün hiç gelmeyecek. Diyelim ki çocuk ve gençlik yayıncılığı alanında dini gericilik diye bir tehdit yok ya da asla yukarıda abartıldığı güce kavuşamayacak. Öyle olsa bile kendimize dönüp bakmanın zamanı gelmedi mi? Kabul, çocuk ve gençlik yayıncılığı da ticari bir faaliyet. Ama buzdolabı satmıyoruz. Yani piyasa koşullarına rağmen, hatta piyasa koşullarına karşı kararlılıkla savunmamız gereken, herkesin birleşebileceği bazı demokratik değerler, ilkeler var.
1)      Okuma kültürü toplumsal bir ihtiyaç, okumanın kendisiyse kişisel bir özgürlük alanı. Hem çocuk ve gençlik kitaplarında özgür seçimleri savunmak, hem de okullarda, sınıflarda belli kitapların ödev vb. adı altında zorunlu olarak, toplu halde okutulmasını meşru görmek olmaz. Bunlar birbiriyle bağdaşmaz. Özgür, demokratik bir ülkede çocuk ve gençlerin hangi kitapları okuyacağını, daima ideolojik bir içerik taşıyan milli eğitim ya da ona bağlı öğretmenler belirlemez, belirleyemez. Ticari yayınevleri okullarda sınıf ya da tüm okul bazında satışlar yapmaz, yapamaz. Bu, okullara (evrensel insan haklarıyla çelişmeyen) her türlü kitabın girmesine engel değil. Aksine en zengin seçeneklere sahip olması gereken ve çocuklara kitaplar arasında özgür seçim yapmayı olanaklı kılan okul kütüphaneleri bunun için var.
2)      Öğretmenlerin, okulun görevi (ki bu da bir devlet politikasıdır, ama tümüyle meşru, hatta gerekli ve özlenendir)  kitap okumayı sevdirmek, yani çocuğu her fırsatta okumaya, yeni kitaplar, yeni yazarlar keşfetmeye teşvik etmekle ve öğrencilere sorgulayıcı okuma ve metin çözümleme yöntemlerini kazandırmakla sınırlıdır. Yani öğretmen şu ya da bu yazarı, şu ya da bu eseri okutan kişi değildir, okunan tüm yazar ve eserlerin eleştirel bir gözle, sorgulayıcı ve çözümleyici bir tavırla ve edebi kriterler çerçevesinde ele alınmasını sağlayan kişidir. Belli yazar ve eserler okulda/derste dünya ya da ülke edebiyatı tarihi içerisinde oynadıkları rolle değerlendirilirler. Bunun ötesinde pazarlanmazlar.
3)      Çocuk belli bir yaşa kadar kendi kitabını alma dolayısıyla da seçme olanağına sahip değil. Ticari bir kurum olan, dolayısıyla kitaplarını satmak zorunda olan yayınevlerinin bu gerçeği özgür seçim ilkesiyle bağdaştırabilmelerinin tek yolu kitapçı satışıdır. Çocuklar için özgür seçim hakkını savunmak esas olarak anne-baba için özgür seçim hakkını savunmak demektir. Her anne baba (teyze, komşu, arkadaş) kendi çocuğu için istediği, uygun gördüğü kitabı alma ve seçme hakkına sahip olmalıdır. Bununla birlikte anne-babaya kendi çocuğunuza seçim hakkı tanıyın, ilgi alanlarını, beğenilerini gözetin bilinci veren bir tanıtım, reklam, bilinçlendirme stratejisi üzerinde düşünülmelidir. Yayıncılar kendilerine okullara nasıl gireceğiz değil, evlere nasıl gireceğiz sorusunu sormalıdır. Öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak değil, kitapçılarla ilişkileri düzenlemek, kitapçılarda çocuk kitaplarının vitrine, rafa, ulaşılabilir yerlere çıkmasını sağlamak gerek.
4)      Medya ve yayınevleri arasında ilişkiler yeniden düzenlenmeli, daha doğrusu kopartılmalıdır. Ticari bir yayınevinin medyayla olan tek meşru ilişkisi ücreti karşılığında ilan vermek (yani açık reklam) ve basın bülteni vb. duyurular yoluyla basını/medyayı yeniliklerden haberdar etmek olabilir. Bunun dışında kalan tüm ilişkiler bağımsız basın ilkesiyle bağdaşmaz ve her iki tarafı da şaibe altında bırakır. Gelinen noktada kirliliğin boyutu düşünüldüğünde, çıkar karşılığında kalem sallayanların ya da o kalemleri satın alanların her fırsatta teşhir edilmesi ne yazıktır ki bir ihtiyaç haline gelmiştir.
5)      Çocuk ve gençlik kitaplarını edebi, bilimsel kriterlerle değerlendiren eleştirel edebiyat eleştirileri yayıncıların, yazarların, editörlerin, çevirmenlerin, illüstratörlerin onuru, yüzeysel tanıtım ve övgü yazıları da utancı olmalı. Bu bilinç yalnızca sektör içinde yerleşmekle kalmamalı, anne-babalara, kütüphanecilere, başta eğitim kurumları olmak üzere çocuklarla ve çocuk kitaplarıyla bağ kuran tüm toplum kesimlerine, hatta çocuk ve gençlerin kendilerine de yayılmalı, bunun araçları yaratılmalıdır. Zira seçenekler arasında özgür seçimler yapabilmek için yalnızca seçeneklerin varlığı değil o seçenekleri sorgulayabilecek, değerlendirebilecek bir bilinç de gerekir.
Toplum yararına çağdaş, demokratik faaliyet gösterdiğini savunan tüm çocuk ve gençlik kitapları yayıncıları, çocuk ve gençlik edebiyatı ya da kitapları alanında üreten tüm bireyleri bu ilkeler etrafında samimi bir şekilde birleştiğinde ne mi olacak? Edebiyata, bilime alan açılacak. Ve başta dinsel gericiliğin gizli-açık bayraktarlığını yapanlar olmak üzere, aslında edebiyatla, bilimle ilgisi olmayan birçok yayınevi bu alana çıkamayacak. Başkaları bu alanda varlık göstermek için kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak. Birçokları da bu alanda hep daha nitelikli, hep daha yaratıcı, hep daha bilimsel, hep daha sanatsal ürünler vermek için yarışacak.
Yoksa bu saf bir rüyadan, kapitalizmin acımasız yasalarından bihaber bir avuç idealistin pembe hayallerinden başka bir şey değil mi?  En azından, buzdolabı satmakla  çocuk kitabı yayıncılığı yapmak arasındaki farkı bilmeyenler ve bu farkı bilip de savunma gereği görmeyenler öyle diyecek.

22 Ekim 2012 Pazartesi

“Diline biber sürerim”den kırmızı biber perisi “Paprika”ya



Son birkaç yılda yayınlanan Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerine baktığımızda belli eğilimler dikkati çekiyor. Hâlâ, bugün durduğu ve gördüğü yerden kendi çocukluk anılarını yazan, çocuk ya da genç kahramanlarını dışardan, yetişkin bir gözle anlatan yazarlarımız sayıca üstünlüğü koruyor. Ancak  hikâyesini/romanını çocuğun gözünden kurgulamaya, olaylara onun bakışıyla ve sesiyle yaklaşmaya çalışan yazarların çoğaldığı da bir gerçek.

Gençlik dili ve jargonunun çağdaş çocuk edebiyatımızda giderek daha fazla yer bulması bunun en bariz ifadesi. Ne yazık ki üslup alanında yaşanan bu umut verici gelişme, henüz içerikte köklü bir değişimin yansıması değil.  Olmadığı gibi, eskimiş, teoride aşılmış gibi görünen yaklaşımları örten bir işlev dahi görebiliyor.  

Kitedit olarak aklımızı giderek daha fazla kurcalayan bu sorunu geçen gün yaşadığımız bir ‘okuma deneyimi’ üzerinden biraz açalım:

Bir kitapçıda son dönem çıkan çocuk ve gençlik kitaplarını tararken Handan Durgut’un Paprika adlı eseri rastlantı sonucu elimize geçti. Albenili kapağı, sevimli çizimleri daha ilk bakışta içimizi ısıttı. Can Çocuk gibi bilinen, tanınmış bir yayınevinden çıkması güven aşıladı. Baskısı özenliydi, satır araları ve punto çocuk okuru düşünülerek seçilmişti.  Henüz bir ay önce, yani Eylül 2012’de çıkmıştı. Arka kapağında yer alan 'Bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur' ibaresi karşısında irkilsek de (Can Çocuk'un çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığı adına hiçbir yere oturtamadığımız bu uygulaması başka bir eleştiri yazısının konusudur), kendimizi kitabı hemen açıp, hızla birkaç paragrafını okumaktan alıkoyamadık. Küçük kahramanın samimi iç sesinin peşinden giderken de üçüncü sayfaya çabucak ulaştık:

“Kalemtıraş tıkır tıkır sınıfın arkasına doğru gidiyordu, gol olmak üzereydi ki… Serdar eğilip eliyle yakalayıverdi. Al bir oyunbozan daha! / Bana değil de Hasan’a uzattı kalemtıraşı. Hain! Et kamyonu! Nar kafa, n’olacak! Elimdeki kalem torbasını Hasan’ın kafasına atmak isterdim.” (s.11)

Buraya gelmiştik ki satış görevlisinin bakışına yakalandık. Yok, bu böyle olmayacaktı. Her şeyiyle umut vaat eden bu kitabı sonuna kadar okumanın tek yolu onu satın almaktı. Öyle yaptık.

Eve gelmemizle koltuğa geçip okumaya başlamamız bir oldu. Sonuç  bir: Hayalkırıklığı. Sonuç iki: Kitedit’in yeni eleştiri yazısının konusu netleşti.

Evet, ne zamandır çağdaş çocuk edebiyatımızda örtülü ama bir o kadar da güçlü bir şekilde varlığını sürdüren bir yaklaşımı ele alacaktık: Çocuk edebiyatını eğitsel, pedagojik amaçlarla araçlaştırmak.

İşte,  bize önce, en olumlu anlamıyla çağdaş bir çocuk kitabıyla karşı karşıya olduğumuz düşündüren Paprika hiç beklenmedik şekilde konumuza denk düştü. İlk izlenim ile okunduktan sonra ortaya çıkan gerçek ne yazık ki birbirine zıttı.  Hem de iki açıdan. Öykü yalnızca edebiyatı eğitsel amaçlarla araçlaştırmakla kalmıyordu, pedagojik yaklaşımı da irite edici ölçüde çağdışıydı.

‘Kötü söz’ ya da yalan söyleyen çocuğun ‘diline biber sürerim’ yaklaşımıyla eğitildiği dönemler geride kaldı, zannederiz. Hâlâ bu ve benzeri yöntemlere başvuranlara da tepkiyle yaklaşırız  Neden mi? Çünkü dile sürülen acı biberin tek bir işlevi var. Can yakar. Can yaktığı için de korkutur. Çağdaş eğitim anlayışında ise istenmeyen davranışları can yakarak/korkutarak, yani kaba baskıcı yöntemlerle engellemenin yeri yoktur.

Peki, ya biber karşımıza Paprika adında, kırmızı kukuletalı, sevimli mi sevimli bir cin olarak çıktığında?

Aslına bakılırsa Paprika adlı kitapta olan tam da bu. Taylan adında epey haylaz bir çocuk var ve ne zaman ağzından ‘kötü’ sözler çıksa, ne zaman yalan söylese ya da istenmeyen davranışlarda bulunsa karşısına gözlerinin yaşarmasına, dilinin yanmasına yol açan bu yaratık çıkıyor:

“’Aptal şey n’olacak. Bütün kızlar aynısınız. Hepiniz geri zekâlı ve ağlaksınız. Sümüklü salyangoz!’ diye bağırdım, bir de dilimi çıkardım. İşte tam da o anda nasıl bir acıyla dilimi geri soktum ağzıma. Cayır cayır bir tat hissettim ağzımda. Sonra “bir şey” gördüm… Kırmızıbiber gibi bir şey, yemin ederim.”  (s.18-19)

“’Cırcırımın sonundayım. Tuvalette de rahat yok, üff be!’/Kapı açılmadan önce, tam da madalyamı takmıştım ki kırmızı kaftanlıyı gördüm gene burnumun önünde. Ağzımda nasıl acı bir tat… Daha da acısı, annemin çığlığıydı!/Banyosu “savaş alanı”na dönmüştü.” (s.25)

“Peri, çağırdığımda gelmiyordu; ama en ummadığım zamanda karşıma çıkıveriyordu. Birkaç kez başıma geldi bu./Örneğin annemle semt pazarına gittiğimde bir kadın görmüştüm. O kadar şişmandı ki gözlerimi alamadım ondan. Annem satıcıyla pazarlık ediyordu, ‘Anne şu kadına baaak, amma da şişko ha!’ diye bağırdım, bir yandan da parmağımla işaret ediyordum.(...) İşte tam o anda ağzımda gene bir acılık hissettim ve dilimlenmiş turuncu kabakların arasında kırmızı kaftanlıyla göz göze geldim.” (s.28)

“Nerden aklıma geldi bilmiyorum,  ‘Çingene çıt çıt, arkası pırt pırt’ deyince herkesi güldürdüm. Büyük çocuklar bile güldüler. Hoşuma gitti tabii… Biri de gülerek sırtıma vurdu. Vay anasını, amma da komik bir çocukmuşum… Kendimi tutamadım, ağzımdan kaçtı: ‘Burası amma da fena kokuyor,’ deyiverdim. Doğruyu söylemek gerekirse koku falan duymadım ama ağzım fena halde yanıyordu; gözümün önünde de kırmızı-yeşil belam uçuşup duruyordu.” (s.30)

Alıntılardan da anlaşılabileceği gibi Paprika cininin işlevi, pek şirin görünümüne karşın, dile sürülen klasik acı biberden çok da farklı değil. Can yakıp, korkutarak istenmeyen davranışların bastırılmasına yarıyor. Zaten başta bu işe pek akıl erdiremeyen öykü kahramanı Taylan da sırrı kısa sürede çözüyor:

“Perimin ortaya çıkmamasını sağlayacağım. Galiba “haylaz”lık ettiğimde çıkıyor karşıma. Bunu kontrol etmem gerek. Demek ki bir süre uslu durmam gerek. Gizli saklı bir şey de yapmamalıyım çünkü kilitli kapı, açık hava ya da dört duvar arası, dolabın içi, karanlık falan ona vız geliyor.” (s. 33)

Yukardaki paragraftan Taylan’ın dersini aldığını görüyoruz. Öğrendiği şey cinsiyetçiliğin (Bütün kızlar aynısınız. Hepiniz geri zekâlı ve ağlaksınız), başkalarını fiziksel özelliklerinden dolayı aşağılamanın (amma da şişko ha!) ya da etnik ayrımcılığın (Çingene çıt çıt, arkası pırt pırt) yanlış, daha da önemlisi neden yanlış olduğu değil. Öğrendiği şey, “bir süre” uslu durması gerektiği. Ki bu “diline acı biber sürerim ha!” diye korkutulan çocukların çıkardıkları dersle örtüşüyor neredeyse. Neredeyse diyoruz, çünkü “acı biber” ile korkutulan çocuklar, onu ‘eğiten’ yetişkin (anne, baba ya da öğretmen) ortalıkta olmadığında pekâlâ yaramazlık yapabileceğini bilir. Halbuki Taylan daha mistik, neredeyse ‘tanrısal’ özellikler taşıyan (her şeyi gören, bilen, asla kaçılması mümkün olmayan) bir tehditle karşı karşıya.

Durum böyle olunca, öykü kahramanı Taylan’ın Paprika cininden kurtulmak istemesi son derece doğal. Ne var ki Taylan’ın bir de dedesi var. Herkes Taylan’ın paprika cini hakkında anlattıklarıyla dalga geçerken, o torununa inanıyor:

“Dedem görmeden inanmıştı; ama başka kimseyi inandıramadım. Ayrıca perimden korkuyordum!” (s.22)

Dede paprika cinine inanmakla da kalmıyor, onu olumluyor:

“Eve döner dönmez dedeme koşup, ‘Gördüm, gene gördüm onu dede! Vallahi de billahi de gördüm,’ diye heyecanla anlattım şişman kadını, annemin çimdik bakışını, ağzımdaki acı tadı… Dedem ne mi yaptı?/’Sahi, ‘Amma da şişko ha’ mı dedin? Bir de işaret mi ettin? Hangi parmağınla? Şununla mı? Senin peri nerdeydi peki? Ağzında ne zaman acılık hissetin?’/Dedem bir dedektif gibi soruyor, ben de cevap veriyordum. Sonunda dedem saçmaladı, dedi ki: ‘Bu iyi bir peri, yaz bunu bir kenara.’ (s.29)

Şimdi (başta bizim yaptığımız gibi), Taylan’ın öykünün ilerleyen bölümlerinde dedesinin periye neden ‘iyi’ gözle baktığını öğreneceğini, yani 'dedem saçmalıyor' görüşünü revize edeceğini bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Öykünün son paragrafına kadar buna açıklık getiren herhangi bir gelişme yaşanmıyor.

Yaşanan gelişme Taylan’ın ceza perisinden kurtulmak için ‘bir süreliğine’ uslu durmasıyla sınırlı. Taylan'ın tutumu kendi içinde ne kadar tutarlıysa, dedenin buna verdiği tepki de o ölçüde ilginç doğrusu:

“Perisizim, evet ve canım çok sıkılıyor. Uslu olmak çok sıkıcı. Dedem de hainlik edip duruyor: ‘Amma da korkakmışsın ha!’/Bazen de dalga geçiyor: ‘Var mı senin periden bir haber?’/Kimsenin duymayacağı zamanlarda da, ‘Peri kaçıran,’ diye fısıldıyor kulağıma… Ben bilirim ona yapacağımı!” (s.35-36)

Ama öykünün nasıl devam ettiğine bakalım. Dedesine hırslanan Taylan, sinsice plan yapıp dedesinin baktığı çiçekleri gizlice bol bol sulamaya başlıyor. Sonunda bitkiler ölüyor, anne buna çok üzülüyor ve dedeye kızıyor. Dede, işin içinde torunu olduğunu anlıyor, ne var ki herhangi bir açıklama yapmak yerine, küsüp evi terk ediyor.

Okur olarak bu noktaya geldiğimizde, kafamızda  edebiyatı pedagojik amaçlarla araçlaştıran bir kitapla karşı karşıya olduğumuz yargısı artık iyice netleşmiş durumda. Ama pedagojik yaklaşımın kendisine hâlâ şaşırmadan edemiyoruz. Taylan’ın dedesiyle empati kurmasını, onu karşı yanlış davrandığını bir biçimde anlamasını istiyoruz, nedense.  Kabul, Taylan gerçekten de üzülüyor. Ama dedesine değil.  Kendisine!

“Tamam, başardım da… Emeğimin karşılığında ne kazandım? Koca bir hiç! Daha doğrusu acı mı acı bir hiç! Üstelik dedemi kaybettim. / Dedem bana küstü. Bal gibi biliyordu “arasöz” bendim. Ben, peri kaçıran! Ama bu yaptığımla gene perili olmuştum. Evet, kaçırdığım peri geri geldi.”  (s.39)

Haksızlık yapmayalım. Taylan, dedesine haksızca davrandığı, onu kırdığı için belki bilinçli bir şekilde pişmanlık duymuyor, ama en azından huzursuz oluyor. Yalnızca dilini yakan Paprika cini değil, bilinçaltı da onu rahatsız ediyor:

“Gece, rüyamda korkunçlar girdi./Bir bataklığın ortasında yolumu kaybetmişim. Etrafta suyun, çamurun içinde ağaçlar var. Hepsi de dedeme benziyor, dedem gibi konuşuyor.” (s. 48)

Peki, Taylan kâbuslarını, dedesini üzmüş olmasına değil de, bir akşam önce çok fazla yemek yemesine bağlamasını neyle açıklayacağız? Bize mantıklı gelen tek açıklama yazarın dolaysız ders vermekten kaçınması.

Çelişki gibi mi görünüyor? Evet, koskoca bir çelişki. Gerçek şu ki, hikâye boyunca, Handan Durgut’un ders vermek değil, çocuk dünyasına çocuk gözüyle yaklaşmak niyetiyle hareket ettiği ve dolaysız ders vermekten özellikle kaçınmaya çalıştığı hissinden kurtulamadık. Bu niyet ve çaba kitabın diline, öykü kahramanının iç dünyasını sergileyen sahnelere az çok başarıyla yansımış. Ne var ki iş içeriğe gelince, yazar, belki biraz kaba ama buraya cuk oturduğu için yine de kullanmadan edemediğimiz bir deyimle çuvallamış.

Doğrusu, kitabın içeriğinden yansıyan tam bir bilinç karmaşası. Yazar bir yandan sosyal eleştirel mesaj kaygısı (cinsel, fiziksel, etnik ayrımcılığın hepsine değiniyor) güdüyor , öte yandan dolaysız ders vermekten kaçınıyor.  Gerçek bir hikaye kurgulamadığı için olacak birini diğeriyle bağdaştırayım derken de karşımıza  ‘diline biber sürerim!’ yaklaşımından özde hiç de farklı olmayan bir paprika cini ucubesiyle çıkıyor.

Koskoca kitapta “Ha, bir de Çingene masalı anlattı dedem. Düzelteyim, Roman masalı! Çingenelere Roman deniyormuş. Dinlerken her şeyi unuttum; geçti öfkem kızgınlığım. Dilimdeki acılık yok oldu. Ağzımda kiraz tadı, kulağımda neşeli bir müzik, burnumda çiçek kokusu bir Çingene gibi dans ederek düşerken yollara dalıverdim uykuya…” (s.32) paragrafı dışında, çocuk okuru dolaylı ya da dolaysız olarak, kitapta şu ya da bu düzeyde konu edilen farklı ayrımcılık çeşitleri üzerinde düşündüren başkaca bir satıra rastlayamıyoruz.  

Güçlü bir hikayesi, derin karakterleri, dil/anlatım yoluyla sahici bir atmosfer kurma becerisi olan yazarlar genellikle böyle satırlara gerek duymazlar. Hikayeleri mesajsız oldukları, ya da mesaj kaygısı taşımadıklarından değil. Mesaj hikayeye içkindir. Böyle olunca da hikayenin ders verdiğinden değil, hikayenin bütünlüğü içinde yerli yerine oturan/harekete geçen bir düşünce silsilesinden bahsedilebilir.

Ama konumuza dönelim. Paprika öyküsünün sonuna doğru Taylan’a üstü örtülü bir şeyler anlatmaya çalışan, o ana kadar tek derdi çocuğun ağzını yakmakmış gibi görünen paprika cininin kendisi oluyor:

“Paprika da bana, ‘İyi düşün,’ dedi, sahiden ben miyim dedeni kaçıran?’/’Ya kim? Senin yüzünden gitti işte. Sen yokken biz dedemle arkadaştık. Mektup da bir işe yaramadı, üfff!’/Öyle kuvvetli bir soluk verdim ki sıkıntıyla Paprika sanki anlamış gibi bilmiş bilmiş yumurtladı:  ‘Gelecek ve o geldiğinde ben gitmiş olacağım.’/Hah, ben de inandım!” (s.71)

Doğrusu, öykü boyunca Taylan, ona davranışlarını sorgulatan gelişmelerle ya da üzdüğü, kırdığı, kötü davrandığı karakterlerle empati kurmasına olanak sağlayan olaylarla karşılaşmadığı için periye inanmaması hiç şaşırtıcı değil. Aynı şekilde çocuk okurun da perinin ne demek istediğini anlamasını bekleyemeyiz.

Zaten yazar da vermek istediği tüm o sosyal eleştirel mesajların, onları bir yere bağlamazsa boşa gideceğinden endişelenmiş olacak ki, kitabın sonunda asıl bombayı patlatıyor:

“Onun dışında, Paprika’nın dediği oldu. Dedem geldi ve Paprika gitti. Onu özlüyor muyum diye sorarsanız, hayır derim.  Çünkü görmesem de hissediyorum onu, bazen taaa içimde, karnımda, biraz yukarıda kalbimin oralarda… Bazen de burnumun içinde bir sızıyla ve gözyaşımda hissediyorum onu ve sanırım hep hissedeceğim de./Nasıl mı?/Dedem anlattı: ‘Vicdandır o,’ dedi, ‘senin vicdanındır. Perili değil ama vicdanlı bir çocuksun sen. Ve bana inan, bu iyi bir şeydir.’ /Dedeme inanıyorum. (s.74, kitabın son satırları)

Dikkatinizi çekiyoruz. Yazar bilinç değil vicdan diyor. Yani, kahraman (ve çocuk okur) bu hikayeden herhangi bir gerçeği , doğruyu, değeri deneyimleyerek, sorgulayarak, bilgi yoluyla öğrenmiyor.  Ona açıklamalarda bulunarak  yol da gösterilmiyor. Hande Durgut ‘didaktik’ çocuk kitaplarının bu en çok eleştirilen yanlarından kaçınmaya çalışırken, öyle bir açmaza düşüyor ki, çok daha vahim bir noktaya savruluyor. Önce çocuk okura, yanlış/yaramazlık yaparsan acı biberi yersin mesajı veriyor. Ardından ise tam anlamıyla ahlakçı bir yaklaşımla, ‘dışsal’ acı biber tehditi/baskısı ve korkusuna ‘vicdan’ adı vererek, onu çocuğun ta içine yerleştiriyor. Eh, vicdan öğrenilen bir değer değil sonuçta. Bilinçten farklı olarak insan ona ya sahiptir ya da değildir. Ona ya inanır ya da inanmaz. Taylan da, bu kez ‘dedem saçmalıyor’ yerine, ‘dedeme inanıyorum’ diyor. Vicdanlı bir çocuktan da bu beklenir!

Din propagandası yapan ve/veya gerici bir yazarla karşı karşıya olsaydık bu sona fazla şaşırmazdık. Ama söz konusu çağdaş, son derece iyi niyetlerle hareket ettiğinden emin olduğumuz bir yazar. Peki, bu durumda, üzülmekten başka ne yapacağız? Yazarın ağzına acı biber sürecek halimiz yok. Elbette, bilinç diyeceğiz, bu noktaya vurgu yapacağız. Çünkü çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının köklü değişimler, gelişmeler kaydetmesinin yolu gerçekten de ortalıkta uçuşan bir dizi kavramı yerli yerine oturtan derinlikli, tutarlı ve sağlam bir demokratik bilincin oluşmasından geçiyor. Gelinen yerde Türkiye çocuk edebiyatının tarihini bilmek, eski ustaları okumuş olmak, çağdaş yerli ve yabancı yazarları takip etmek de yetmiyor. Çocuk ve gençlik edebiyatıyla ve onu dolaylı dolaysız etkileyen başlıca alanlarla ilgili araştırmaların, çalışmaların, gelişmelerin dikkatle izlenmesi, çocuk edebiyatıyla ilgili herkesin kolayca kullandığı bazı kavramların tartışılarak içinin doldurulması, üretilen eserlere eleştirel gözle yaklaşılması, moda akımlara kapılmadan demokratik değerlerin özümsenmesi ve çocuk edebiyatına emek veren insanların düşünsel paylaşımlarının artması/artırılması en az bunun kadar önem taşıyor.  

Not: Yazıdaki vurgular bize ait.