çocuk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2012 Çarşamba

Son yazımız tartışılıyor ya da farklı görüşlerin zenginliği


Son yazımız bir tartışma başlatmış bulunuyor. Bu tartışmayı önemsiyor ve yazının yorum kısmına sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz:




Adsız 23 Aralık 2012 09:54
Madalyonun her iki yüzü için de teşekkür ederiz. Açık-Gizli tüm kitedit takipçileri adına.


ercüment sabri 23 Aralık 2012 13:52
Ne yazık ki, 'Çocuk Yazını' ülkemizde girilmesi en kolay sanılan alanlardan biri... Sadece yukarıdaki alıntılara bakarak, ister istemez, 'Çocuk Edebiyatı olmaz!' diyenlere katılmamak mümkün değil.

Adsız 23 Aralık 2012 21:21
Acaba kitabın amacı genç okuruna, kitaptaki kahramanın yüzeyselliğini fark ettirip de kendisiyle yüzleşmesini sağlamak olabilir mi? Yani kimi kurguda kahramanın olumsuz özellikleri onaylanıyormuş gibi yapılabilir, öyle hissettirilir ki okurun kendi içindeki karanlıkla özdeşleşmesi sağlanabilsin. Bu noktadan sonra kurgu, okuru birden özeleştiriye savurabilir ve kendi gerçeğini kahramanın aynasında bütün çıplaklığıyla gören okur, kendi değişiminin kapılarını aralayabilir.

Sözü edilen kitabı okumadığım için, bilemiyorum. Demek istediğim, romanın son bölümlerinde kahramanın hangi noktada olduğu ve okuru hangi duruma, hangi yargıya hazırladığı önemli. Belki sözü edilen ve eleştirilen tüm bu cümleler (yukarıya alınan cümleler), bu yüzleşmeye/hesaplaşmalara doğru akan bir nehirdi, ya da değildi. Okumamış biri olarak kesin bir yargı üretemem tabii ki. Yalnızca yorum yaptım.

Sevgiler,
aytül akal

Kitedit 23 Aralık 2012 22:24
Yorumunuz ve kaygınız için çok teşekkürler. Çünkü kitabı okurken son sayfalara kadar biz de bunu umut ettik. Ama ne yazık ki böyle bir sonuca ulaşamadık. Üstelik beklentimiz illa okuru özeleştiriye götüren bir kurgu değildi. Kitabın, alışveriş merkezine takılan, moda ve erkekler dışında fazla bir şey düşünmeyen gençlerin dünyasına gerçekten kapı aralaması, bu dünyayı daha iyi anlamamızı sağlaması ya da edebi nitelikler taşıması da çok farklı düşünmemize yol açacaktı. Ama her şey öyle yüzeysel, öyle lay lay lom işleniyor ki... İlayda'nın sırf hava ve popülerlik uğruna kurulmuş sahte bir edebiyat kulübünden ayrılması ve gerçek bir şiir kulübü kurması kitapta olumlu hanesine yazabileceğimiz tek nokta. Ki o şiir kulübü bile ünlü yazarları okula davet etmek ve bunun üzerinden hava yapmak çerçevesinde gündeme getiriliyor esas olarak.

Tabii yazarın amacı, niyeti için bir şey söyleyemeyiz. Son derece iyi niyetlerle yazılmış bir kitap da olabilir. Ama iyi niyet bazen(özellikle de sorumluluktan uzaksa) hiçbir şeydir. Öte yandan bu eleştiri tüm diğer eleştirilerimiz gibi maddi verilere dayandığı kadar, bu maddi verilerden hareket eden kişisel yorumlarımızı içeriyor. Ele aldığımız kitap ve konularla ilgili farklı yorumlar, düşünceler olan okurlarımızı düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Bu çok daha canlı ve verimli bir tartışma ortamının doğmasını sağlayabilir. Bizce çocuk yazınımızın ve yayıncılığımızın buna ihtiyacı var kesinlikle...

Aslı Motchane 25 Aralık 2012 19:08
Gerçekten kız çocuklarının katı cinsiyet kalıplarının içine hapsedildiği bir çok kitap yayımlanıyor. Ancak yaptığınız alıntılar, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü"nün bunun bir örneği olduğu kanısını vermiyor. Aksine, bu kısa alıntılar bile, ergenlik çağındaki kızların kaygılarını, cinsiyet rollerine ve kendilerine bakışlarını gerçekçi bir biçimde ve yargılamadan yansıtıyorlar.

Onüç yaşındaki bir çocuğun akranları tarafından kabul görmek ve beğenilmek için yanıp tutuşması ve bunun için akran grubunun tanımladığı yüzeysel ölçütlere uymaya çalışması, genç kızların güvensizlikleri, kendilerine erkeklerin gözünden bakarak kendilerini aşağılamaları, bazı annelerin ev ile alışveriş merkezleri arasında yaşadıkları ama ifade edemedikleri cehennem, sahici ve yalın bir biçimde anlatılmış kanımca.

Onüç yaşındaki bir kızın ağzından yazıldığı için, anlatımın sizin deyiminizle yüzeysel ve "lay lay lom" olması doğal. Ergenlik çağındakilerin kabul görme ve beğenilme ölçütlerini özetleyen "popüler", "havalı" sözcüklerinin sık kullanılması da kaçınılmaz. Bu sözcüklerin kaçar kere kullanıldığını saydığınıza göre, sanırım bunları yadırgadınız. Ancak bu yaş grubu için "popüler" ve "havalı" kavramların önemini ve kapsamını başka sözcüklerle anlatmak olanaksız.

Yaptığınız alıntılarda çok dokunaklı bölümler de var. Örneğin İlayda'nın annesinin, kızıyla birlikte yaptıkları bir işe dalıp yemek yapmadığı için eşinden neredeyse azar işitmesi, annesini çok üzüp düşkırıklığına uğratan bir durumda İlayda'nın, babasının tarafını tutarak annesini "cadı" olarak tanımlaması ve yine İlayda'nın kendisinden çeşitli nedenlerle sık sık "aptal", "saçma" diye söz etmesi... Özellikle de "Biz kızlar bu kutuyu kullanabiliriz ama erkekler böyle aptal bir kutuyu ne yapsınlar," gibi erkek söylemi ile kendisini aşağılayan bir ifade kullanması ne kadar acıklı ve düşündürücü! Oniki yaşındaki bir okurun bu durumlara eleştirel bakabileceğini ben örneklerden biliyorum, yazarın da bildiğini düşünüyorum.

Çocukların ve gençlerin dünyası, büyüklerin dünyasının yansımaları ile dolu. Nasıl İlayda'nın kendisine bakışı erkeklerin yargılarından kaynaklanıyorsa, daha gencecikken okuldaki erkek arkadaşına bakışı da büyüklerin beklentilerini yansıtıyor: Oğuz, basketbolu yalnızca hobi olarak yapıyormuş, aslında makine mühendisi olacakmış. (Diğer bir deyişle hayta olmayacak, ciddi bir mesleği olacak.) Asıl gülünç olan, henüz ergenlik çağındaki bir kızın günlüğündeki saçmalıklar değil, bu yaştaki çocuklardan böyle "ciddi" bir ilişki bekleyen abuk subuk zihniyet.

Bunun dışında açık bir ironi içeren alıntılar da yapmışsınız, "Hey Kızlar" dergisindeki "En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?" başlıklı test ile ilgili bölüm gibi.

Anladığım kadarıyla, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü", çocuk ve gençlik edebiyatımızda az rastlanan bir biçimde, İlayda ile açık bir biçimde alay etmekten ve ona ders vermekten kaçınıyor. Eğer kitabın son bölümünde İlayda, kendisine değer yargılarının ne kadar saçma olduğunu "öğretecek" bir kişi ile karşılaşsaydı, sanırım yazar bu tür bir eleştiriye hedef olmazdı. Ancak bu durum gerçekçi olur muydu? Gerçekçilik bir yana, okur üzerinde etkili olur muydu? Kuşkuluyum.

İlayda gibi, okur da, kaçınılmaz bir biçimde, ergenlik dönemini bulunduğu çevrenin koşulları içinde yaşayarak büyüyecek ve gözlemlerinden kendi sonuçlarını çıkaracak. Oniki yaşlarındaki bir çocuğun, bu kitaptan İlayda'nın yaşamı ile ilgili bazı sonuçlar çıkarması için ise, kitabın "sahici" olması, bu çevredeki çocukların gerçek kaygılarını, gerçekten kullandıkları dil ile ve gerçekten yapacakları yorumlar ile anlatması zorunlu. Yaptığınız alıntılar da bunun iyi bir örneği gibi gözüküyor.

Bu siteyi kurduğunuz için çok, çok teşekkür ederim.
Sevgiler...

Kitedit 25 Aralık 2012 20:38
Biz de, farklı bir bakış açısından yazımıza yanıt verdiğiniz, yorum yaptığınız için çok çok teşekkür ederiz. Bu tutumu gerçekten çok önemsiyoruz. Çünkü amacımız karalama değil, eleştirel eleştiri yoluyla çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine katkıda bulunmak, sorunları etrafında farklı fikirlerin açıklık içinde ifade edilebileceği bir tartışma platformu yaratmak.

Bu çerçevede de yorumunuza ilişkin bir iki noktayı açmak istiyoruz. Yazar kitabının sonunda İlayda’nın karşısına doğru yolu gösterecek bir kişi çıkarsaydı ya da İlayda kendiliğinden, öylesine bir bilinç evrilmesi yaşasaydı kitabı büyük ihtimalle didaktik olarak değerlendirecek ve o yönden (de) eleştirecektik. Bizim sıkıntımız kitabın didaktik ya da öğretici olmaması değil.

Sayın Aytül Akal’ın yorumuna yanıt verirken de ifade ettiğimiz gibi kitabın 13-14 yaşlarındaki bir kızın hayatına, dünyasına kapı aralaması ya da onun gibi yaşayanlara ayna tutması gerekiyordu. Evet İlayda gibi tümüyle tüketim toplumun etkisinde olan kızlar var. Ama o kızların hayatı da toz pembe değil. İlayda’nın anne-babası birbirine aşık örnek bir çift, anne de, baba da, abi de, kız kardeş de toplumsal rollerinden en ufak bir rahatsızlık duymuyorlar. Aile içinde hiçbir ciddi sorunları yok. Halbuki tüketim toplumun örnek ailelerine ışık tuttuğumuzda bambaşka bir gerçeklik var orada. Evet o yaşlardaki kızlar popüler ve havalı olmak için, toplumun onlara dayattığı rollere uymak için yırtınıyorlar, ama bunu yaparken çok da acı çekiyor, örseleniyor, kişiliklerinden ödün veriyor, dar sınırlar içinde sıkışıyorlar. Bunların hiçbiri yansımamış kitaba. Lay lay lom ve yüzeysel derken bunu kastediyoruz. Genç okur bu kitapta İlayda gibi kızların gerçek hayatlarıyla (sahne arkasıyla) karşılaşmıyor, gerçek (derindeki) duygularıyla yüzleşmiyor kesinlikle. 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği teğet geçmek var, 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği can yakıcı bir şekilde hissettirmek var. Biz kitabı okurken tanıdığımız onca İlayda’yı göremedik doğrusu. Aynı şekilde tanıdığımız onca İlayda’nın da bu kitapta kendi gerçekliklerini göremeyeceğini düşünüyoruz. Tam aksine, bizce bu kitap onlara fazla sorgulamaya değmez, kafana takma, bak hayatın ne güzel diyor esasında…

Yıldıray 26 Aralık 2012 10:05
Ansızın bir Nasreddin Hoca havası estirmiş gibi olacağım ama... Yazıyı ilk okuduğumda Kitedit'in açısından bakabilmiştim. Yorumları okuyunca, meseleye hem Aytül Hanım'ın hem Aslı Hanım'ın penceresinden de bakabildiğimi fark ettim. Kendi adıma, bir kitapla ilgili yorum yaparken kendi bakış açımı dayatmamaya özen göstersem de "yönlendirme" yapmış olma riskinin daim olduğunu biliyorum. (Elbette bir kitap hakkında yorum yapınca yönlendirme de yapıyorsun Yıldıray, ne demek istiyorsun?) Demek istediğim şu: Benim yorumum hangi ruh haliyle, hangi algı açıklığıyla, hangi birikimle, deneyimle yapıldı? Ben hangi konularda ne kadar açık görüşlü, hangi konularda ne kadar atgözlüklüyüm? Peki ya benim yazdığım yorumu okuyacak okur? Kitedit zaten söylemiş, yazarın niyetini bilmiyoruz. Okurun niyetini de bilmiyoruz. Eğer kitapların mutlaka bir "yarar" sağlaması gerekiyorsa, bence her kitaptan çıkarabileceğimiz birçok "yarar" vardır. Ne bileyim, sadece okuma alışkanlığının sürdürülebilirliğine hizmet ediyordur, minicik bir deneyim aktarıyordur vs. Bu da tamamen bakış açılarıyla, algı açıklığıyla, okuma sırasındaki ruh durumuyla vs. ilgilidir. Dolayısıyla Aytül Hanım'ın dikkat çektiği noktalar da, Aslı Hanım'ın yorumları da benim için zihin açıcı. Öte yandan Kitedit'in vurguladığı nokta önemli ve düşündürücü. Kitedit "Kitabın derinliği yok, düşünsel atlyapısı yok," diyor diye anlıyorum. Aytül Hanım'ın ve Aslı Hanım'ın yorumlarını "okurun deneyimine ve okurun algılama, çözümleme, birleştirme becerilerine güvenmeliyiz," diye anlıyorum. Benim için enfes bir "Çocuk kitapları eleştirisine giriş 101" dersi oldu, Kitedit'e, Aytül Hanım'a ve Aslı Hanım'a teşekkür ederim.

Kitedit 26 Aralık 2012 12:47
Bu tartışmanın böyle boyutlanması ne güzel, ne umut verici. Kitedit’in söylediği başka bir şey daha var, diyerek biraz daha geliştirelim.

Çünkü sözü edilen yazı aslında Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının eleştirisinden ziyade (bu kitap bir prototip olarak örnek gösterildi), son dönemde çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan bir eğilimin eleştirisiydi. Madalyonun iki yüzünden bahsetmiştik. Dinsel paradigmalardan hareket eden kitapları rahatlıkla bir bütünün parçaları, belli politikaların uzantıları olarak görebiliyorken, madalyonun diğer yüzünde yer alan kitaplara bütünsel bakmakta zorlanıyoruz. Burada altını çizmek istediğimiz bir nokta daha var. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü edebi nitelikler taşıyor olsaydı, Kitedit onu bağımsız bir sanat eseri olarak değerlendirecek ve o yönden eleştirecekti. Ama kitabın edebi olarak, edebiyat eleştirisine konu edilemeyecek denli zayıf ve yüzeysel olduğunu düşünüyoruz. Kitabı çok dikkatli okuduk ve yazarın niyetinden bağımsız olarak, tüketim toplumun şekillendirdiği gençleri konu etmekten çok, o gençlere rahatlıkla, lay lay lom tüketebilecekleri okuma malzemesi sunduğu sonucuna vardık. Mikro düzeyde hiçbir kitabın hiçbir çocuğa tek başına ciddi bir zarar vermeyeceğini düşündüğümüzü zaten belirtmiştik. Biz de çocukken, gençken bir dizi kitabı böyle lay lay lom tükettik ve bunun bize zarar bir yana belli katkıları da oldu. Oysa tartışmak istediğimiz bu işin makro düzeyi. Yani çocuk edebiyatının bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, içeriğinin de tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi. Bu eğilimin esas sorumlusu kuşkusuz Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nün sayın yazarı Koray Avcı Çakman ya da son derece iyi niyetlerle hareket ederken benzer kitaplar üretenler değil. Tartışılması gereken bambaşka şeyler var. Özel okul satışı endeksli yayıncılık gibi… Kız kitaplarının hangi ihtiyaca denk düşmesi gibi… Çocuk edebiyatının gerçekten edebi özellikler taşımasının önemi gibi…

23 Aralık 2012 Pazar

Çocuk edebiyatını istismar eden yalnızca dinsel gericilik mi? Ya madalyonun diğer yüzü?


Geçen yazımızda çocuk kitaplarında karşımıza kimi zaman açık kimi zaman örtülü, ama son dönemde giderek daha sık, giderek daha sistematik bir şekilde çıkan dinsel gericiliği işlemiştik. Şimdi madalyonun diğer tarafına bakmak istiyoruz. Çünkü çocuk kitaplarını istismar eden tek politik güç dinsel gericilik değil. Türk-İslam ülküsünü besleyen çocuk kitapları kadar, Yankee kültür(süzlüğ)ünü besleyen çocuk kitapları da var. Üstelik iki ayrı uçta yer alsalar ve birbirinden çok farklı görünseler de bu kitaplar ayrımcılık, cinsiyetçilik ve bağnazlıkta birbirleriyle yarışıyorlar.

Ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin ve bağnazlığın çocuk edebiyatında yeri yok. Demokratik kanatta yer alan çocuk yazını ve yayıncılığı bu konuda birleşiyor. Ama bu ‘kusurları’ işleyen dinsel gericilik, siyasal konjonktürün de etkisiyle, çocuk ve gençlik edebiyatı için bütünsel bir tehdit olarak algılanıyor ve öyle değerlendiriliyorken, aynı ‘kusurlara’ haiz ‘modern yüzlü’ çocuk kitapları bir bütünün parçaları olarak görülmüyor, arkasında sistematik bir çaba ya da ideolojik bir güç aranmıyor.

Doğrusunu isterseniz Kitedit olarak biz de komplo teorilerine inanmıyoruz. Ama son dönemde gerek bilinçli olarak incelediğimiz, gerek rastlantı sonucu elimize geçen çocuk kitapları tablosuna biraz mesafeden bakınca, yeni kuşağa belli bir hayat anlayışını propaganda etmek için edebiyatı (da) kullanan tek gücün dinsel gericilik olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dikkati çekmek istediğimiz nokta egemen kültürün doğallığında çocuk edebiyatına yansıması ve bunun görüngüleri değil. Bilinçli bir şekilde pompalanan küreselci kapitalist tüketim kültüründen bahsediyoruz.

Bu olguya yakın zamanda piyasaya sürülen çok (gerçekten de çok) sayıda çocuk ve gençlik kitabını örnek gösterebiliriz. Benzerlerinin içinden Genç Turkuvaz’dan çıkan Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nü seçip, prototip bir eser olarak ele almamızın tek nedeni, Koray Avcı Çakman’ın 2011 baskılı bu kitabını taze taze okumuş olmamız.

Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü bir kız kitabı. Açık açık öyle adlandırılmamakla birlikte gerek kapak görseli, gerek arka kapak yazısı bunu hemen ele veriyor. Kız kitaplarının ortak özelliklerinin başında genç kızların ilgi duyduğu, merak ettiği konulara yer vermesi, onların dünyalarını konu etmesi geliyor. Bunun başlı başına cinsiyetçilik olup olmadığı tartışılabilir. Ama birçok kız kitabı aynı zamanda kızlar için belli rol modelleri çizer ve kadınlığa giden süreçte onlara rehberlik etmeye soyunur. İşte Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü, cinsiyetçiliğin kendini çok bariz bir şekilde ifade ettiği bu eserler sınıfına giriyor.

Kitabın kahramanı İlayda, gelecek yıl liseye başlayacak olan bir ortaokul öğrencisi ve can sıkıcı küçük kardeş, her şeye karışan anne-baba, regl sancıları, ilk aşk türü ergen sorunlarıyla boğuşuyor. Kitap orta ya da üst sınıfa mensup, 13-14 yaşlarındaki bir kızın az-çok gerçekçi tınıyan günlük notlarından oluşuyor. Ancak bu notlara yedirilmiş öyle (çok) dolaysız mesajlar var ki, dikkatli ve bütünsel bir bakışla irdelenmeleri gerekiyor:

“Umarım okul hayatımın sonuna kadar hep popüler bir kız olarak kalırım.” (s.13)
“Sanırım bu sene kendime gerçek bir erkek arkadaş yapma zamanı geldi.” (s.17)
“Kafeden çıkışta da alışveriş merkezine gittik. Annem bana bu sene moda olan şu balon eteklerden aldı. Üstelik de, ‘Çok havalı oldu İlayda’cığım. Şu modacılar işi biliyor,’ dedi gülerek. (s.20)
“Ben Oğuz’la evlenmeyi düşünmüyordum ki. Yani henüz düşünmedim.” (s. 50)
“İyi ki her ay ‘Hey Kızlar’ dergisi alıyorum. Geçen sayılardan birinde okumuştum, çiçekler böyle asılınca hiç dökülmeden olduğu gibi kuruyormuş.” (s.60)
“Eminim her saç telimle böyle uzun uzun uğraşmam ona oldukça garip geldi. Ama o da büyüdükçe biz kızlar için saçın ne kadar önemli olduğunu anlayacak.” (s.60)
“İlk defa onunla gelecekle ilgili konuştuk. Oğuz basketbolcu olmak istemiyormuş. Bu onun sadece hobisiymiş. (…) Makine mühendisi olmak istiyormuş.” (s.63)
“Aslında bu konuşmalardan biraz sıkıldım. Çünkü arabalar ilgi alanıma girmiyor. (…) Hem erkek arkadaşlarla kıyafetlerden ve saç modellerinden konuşulmaz ya, değil mi?” (s. 64)
“Benim tanıdığım İlayda böyle bakımsız değildi. Gözünde bir tek kalın çerçeveli babaanne gözlüğü eksik!” (s. 65)
“İki tanesi hariç hiçbiri popüler olmayan, neredeyse çoğunluğu ikinci sınıf olan kızlarla sürekli zaman geçirmek zorunda mıyım?”
“Sabah annem yüzümü görünce onun fondöteninden kullandığımı hemen anladı ve, ‘Senin yaşındakilerin cildine hiçbir şey sürmemesi gerekir. Yoksa gözeneklerin tıkanır,’ dedi.” (s. 85)
“Bu sene ortaokul bitiyor ya. Mezuniyet balosu şu yeni açılan beş yıldızlı otelde yapılacakmış ve balonun en güzel giyinen kızı kraliçe, erkeği de kral seçilecekmiş.” (s.86)
“Sonrasında abim doğduktan sonra annem geçici bir süre için bırakmış işi. İşte o gün bugündür de bir daha geri dönmemiş işine. Bazen, ‘Benim en büyük mesleğim annelik,’ der bize. Canım annem.” (s.99)
“Bugün şu boya işine o kadar çok dalmışız ki biz fark etmeden akşam oluvermiş. Tabii annem yemek yapmadığından, dışarıdan pizza istedik. Babam pizzalarımızı yerken, ‘Hanımlar umarım bu boyama merakınız çok uzun sürmez. Baksanıza şimdiden bizi unuttunuz,’ dedi. (s.101-102)
“Hadi biz kızlar oraya incik boncuk ve makyaj malzemelerimizi koyarız ama aptal bir kutu erkeklerin ne işine yarar ki?” (s. 102)
“Tabii Ayda bunu hemen ciddiye aldı ve, “Ben benim tepsilerimi vermem. Bana ne! Biz onlarla evcilik oynayacağız,” dedi. Ayda ve evcilik merakı işte!” (s.103)
“Eve gelince geçen hafta dergide gördüğüm ‘En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?’ testini çözdüm. İyi ki şu dergileri saklıyorum.” (s. 117)
“Aynı testi Oğuz için de yaptım ama sadece üçüne evet diyebildim. Demek ki Oğuz benim gerçek dostum değilmiş. Acaba insanın sevgilisi aynı zamanda dostu da olamaz mı? Üff ya, şu ilişki olayı çok karmaşık!” (s. 118)
“Tüm gün alışveriş merkezindeki dükkânlara girip çıktık ve bir sürü kıyafet denedik.(…)” (s. 120)
“Annem babamın tek başına gideceğini öğrenince hemen ahşap boyalarını çıkarıp yemek masasının ayaklarını boyamaya başladı. Sanırım ahşap boyamak üzüntüye ve hayal kırıklığına iyi geliyor!” (s.125)
“Çünkü bana o kadar çok anlattı ki Kapadokya’yı, çok merak ediyorum. Yaşasın! Beyaz Atlar Ülkesi’nde beyaz atlı prensimi göreceğim.” (s. 126)
“Aslında buna pek tartışma denilmez. Çünkü sadece annem konuştu. Babam da arada, ‘Ama hayatım beni yanlış anladın,’ deyip durdu. Sanırım sinirlendiğinde tüm kadınlar cadı oluyor.” (s. 126)
“Bir an onu Utku’dan ve sınıftaki herkesten kıskandım. Sonra da, ‘Saçmalama İlayda… Hadi Melisa’dan kıskan ama abartma!’ dedim kendi kendime…” (s. 131)
“Oraya giderken hangi giysilerimi götüreceğime karar vermeliyim. Belki geçen gün Ece’yle denediğimiz şu beyaz tişörtü alırım yarın… Ece, ‘bence bunu mutlaka almalısın. Çok havalı oldun,’ demişti.” (s. 132)
“Hepsi gerçekti işte. Aylardır acaba başkasına mı âşık, bana niye az mesaj atıyor, beni niye aramıyor diye düşündüğüm beyaz atlı prensim bana bir sürü mektup yazmıştı.(…) Üff ben ne aptal bir kızım, değil mi?” (s. 135)
“Oğuz, ‘Belki biz de balonda evleniriz. Ben öyle klasik salon düğünlerini hiç sevmiyorum,’ dedi. Demek benimle evlenmek istiyor. O kadar mutluyum ki! Düşünsene ben kabarık etekli gelinliğimi giymişim, Oğuz da papyonlu gri damatlığını ve balonda evleniyoruz.” (s.140,  son vurgu yazara, diğer vurgular bize ait.)

Okurlarımızı gereğinden fazla yormamak için başta buraya aldığımız alıntıların birçoğunu sildik. Ortaya çıkan tablonun buna rağmen net bir şekilde okunabileceğinden hiç şüphemiz yok. Durum kabak gibi ortada. Kitap orta ve üst sınıflara mensup kızlar için tam bir burjuva yaşam tasarısı sunuyor. Slogan: Popüler ve havalı. (Bu iki sözcük kitapta tam 25 kere -evet, üşenmedik saydık- geçiyor. Ve geçtiği her yerde olumlu bir hedef ya da durumu ifade etmek için kullanılıyor.) Yaşam alanı:  Alışveriş merkezi. (İlayda ne zaman dışarı çıksa soluğu AVM’de alıyor. Amaç ister en iyi arkadaşıyla gezmek, ister annesiyle ya da kız kardeşiyle zaman geçirmek, isterse de sevgilisiyle buluşmak olsun, yer değişmiyor.) Ana gündem: Toplumsal statü  (İlayda’nın günlüğüyle paylaştığı tüm düşünce ve duygular dış görünüş, kıyafet, yakışıklı erkek arkadaş vb. yoluyla diğerlerinden daha üstün -yani popüler ve havalı- bir konum elde etmek ya da bu konumu elde tutmak etrafında dönüyor.) Nihai erek: Beyaz atlı prensle evlenmek. (Oğuz’un onunla evlenmek istediğini öğrenmesi üzerine İlayda mutluluktan uçmakla kalmıyor, kişiliği büyük bir ‘olgunlaşma’ da geçiriyor. Artık annesinin deyimiyle “kuzu gibi” (s.144) bir kıza dönüşüyor.)

Birçok kız kitabıyla aynı şemaya sahip Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü görünüşte modern bir kızın hayatını konu ediyor. Kız kısa etek giyiyor, erkek arkadaşıyla el ele dolaşıyor, hatta öpüşüyor. Muhafazakâr kızlardan farklı olarak aşk, regl, erkekler gibi konuları samimi ve rahat bir şekilde dillendiriyor. Aile büyükleriyle ya da okulla olan gündelik sıkıntılarını ifade etmekten de çekinmiyor. Esprili, biraz ukala ve kendinden son derece emin bir havası var. Aslında yaşıtları için tam öykünülecek bir tip İlayda.

Ama öykünülen birçok şey gibi gerçek değil. Kabul, tüm gençler gibi onun da ergenlik sıkıntıları var, o da okul ve dersten nefret ediyor, o da anne-babasının dayattığı kurallardan sıkılıyor, onun da kafasını ilk aşk ve cinsellik gibi konular meşgul ediyor. Zaten buna benzer öğeler üzerinden genç okurun kendini onunla özdeşleşmesini sağlıyor. Sonra da onlara pembe, sahte bir dünya sunuyor. Ne de olsa İlayda’nın tüm sorunları aslında son derece yüzeysel ve tıpkı “Hey Kızlar” dergisindeki bir test gibi çabucacık, kolaycacık çözülüveriyor.

Geride kalansa burjuva bir kızın mutluluğu oluyor. Bu mutluluğa giden altın anahtar da okurdan saklanmıyor. Aksine, her fırsatta hatırlatılıyor: Basketbol gibi havalı bir hobisi, makine mühendisliği gibi sağlam bir mesleği olan yakışıklı bir koca kapmak için popüler ve havalı ol. Popüler ve havalı olmak için kıyafetine, saçına, cilt gözeneklerinin tıkanmamasına dikkat et. İş kadını olarak kariyer yapabilirsin tabii, ama önünde sonunda esas mesleğinin annelik olduğunu anlayacaksın. Sevgili annen gibi. Evde bunalırsan üzüntünü zararsız faaliyetlerle bastırabilirsin. Örneğin erkeklerin hiçbir işine yaramayan aptal ahşap kutular boyabilirsin. Sonra da içine incik boncuklarını koyarsın. Bak ne güzel, tam senin gibi akıllı-uslu kızlara göre. Ama ahşap boyamayı aşırıya kaçırıp kocanı ve çocuklarını ihmal etme. Kıskançlık normal, tabii abartıya kaçmadığın sürece. Sinirlenince tüm kadınlar cadıya dönüyor, unutma. Belki de boş zamanlarını alışveriş merkezlerinde geçirmen daha iyi. Başka sorunların mı var? Kafana takma, kadın dergilerindeki testleri çöz gitsin…

Fazla mı karikatürize ettik? Hiç de değil! Buraya çizdiğimiz tablo Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının gerçek içeriği karşısında silik bile kalıyor. Üstelik buna benzer, bundan beter gericiliklerle dolu tonlarca kitap her gün çocuklarımıza ulaşıyor.

Mikro düzeyde baktığımızda hiçbir kitap tek başına bir çocuğa ciddi bir zarar veremez. İyi bir okur olmak çoğu kez sanıldığı gibi yalnızca nitelikli kitaplar okumaktan geçmiyor. Beğeni oluşturmak, ayırt edebilmek, karşılaştırmak ve seçmemek için bile deneyimlemiş olmak gerekiyor. Çocuklarımızın okumasını istiyorsak her zaman her türlü kitapla karşılaşabileceklerine de hazır ve açık olmalıyız. Şu ya da bu türlü kitapları okumalarını engellemek değil, sorgulayabilmelerini sağlamak gerekiyor.

Ama konumuza dönelim ve ona bir de makro düzeyden bakalım. Dinsel gericiliğin çocuk kitaplarını toplumu dindarlaştırma projesinin bir ayağı olarak kullandığını söylemekte zorlanmamıştık. Burada ciddi bir tehlike gördüğümüzü de ifade etmiştik. Peki, Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü türü kitaplar daha mı az? Daha mı masum? Değilse, fark nerede?

Evet, bir fark var. Dinsel gericilik çocuk edebiyatını istismar ederken öncelikli olarak toplumun alt kesimlerini hedefliyor. Kadercilik, dünyevi hayatın sunmadığı nimetleri ahirette arama, tevazu içinde boyun eğme o tabakalara lâzım. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü türü kitaplarsa üst, ama özellikle de sınıf atlama hayali kuran orta sınıflara hitap ediyor ve bir yandan bu hayali canlı tutmaya, öte yandan son derece gerçek olduğu kadar, son derece katı sınırlar çizmeye hizmet ediyor.  

Yazımızın başında bir madalyonun iki yüzünden bahsetmemiz boşuna değil. Çünkü her iki gruba giren kitaplar özünde aynı toplum tasarısının ifadesi ve piyasaya benzer bir hızla yayılıyorlar. Dur demek gerektiği ortada. Dur diyebilmekse bugün her şeyden önce çocuk ve gençlik yayıncılığında ilkeli, etik ve satış-pazarlama değil sanat-edebiyat-bilim odaklı bir duruş sergilemekten geçiyor. 

11 Kasım 2012 Pazar

Çöp Adam Konuştu - İyi de ne anlattı?


Bir çocuk kitabı illa ders vermek zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa sevgi, barış, çevre, paylaşım gibi temel ya da büyük meseleleri konu etmek zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa süslü bir dil ile yazılmak zorunda değil.
Bir çocuk kitabı illa …
Bir çocuk kitabında illa olmaması gereken özelliklerin listesi uzatılabilir. Ama bu listenin sonuna mutlaka eğer ile başlayan birkaç madde eklenmeli.

Eğer kitabın güçlü bir hikayesi varsa. Eğer kurgusu sağlamsa. Eğer dili ve anlatımı özgünse.

Çünkü, nitelikli bir çocuk romanı ya da öyküsünün başlıca dayanakları bu üç unsurdur: Güçlü bir hikaye, sağlam bir kurgu, özgün bir anlatım.

Bunları saptarken yeni bir şey söylemediğimizin, Amerika’yı yeniden keşfetmediğimizin farkındayız. Çocuk edebiyatıyla ilgilenen herkesin bildiği, kabul ettiği, üzerinde birleştiği doğrulardan bahsediyoruz.

Gerçekten öyle mi acaba? Doğrusu, son zamanlarda okuduğumuz birçok çocuk kitabı bu bilincin hiç de sanıldığı kadar berrak olmadığını düşündürttü bize. Böyle düşünmemize neden olan eserlerden biri de Özlem Atasoy adlı genç yazarın ilk çocuk kitabı Çöp Adam Konuştu. ( Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı: Mayıs 2012, çizimler: Zeynep Özatalay, editör: Nevin Avan Özdemir)

Daha ilk ele alındığında insana gülümseyen kitaplardan Çöp Adam Konuştu. Canlı renklerin kullandığı kapaktaki görsel hem merak uyandırıyor, hem de kitap başlığıyla uyum içinde. Sayfaları karıştırdığınızda araya eğlenceli çizimlerin serpiştirildiğini, rahat okunan bir font seçildiğini, bazı ifadeleri vurgulamak için farklı yazı karakterlerinin kullanıldığını görüyor ve ne hoş diye düşünüyorsunuz.

En azından biz öyle düşündük. Kitabı okuyunca olumlu hanesine yazdığımız bir diğer özellik, yazarın çocuk karakterlerini seslendirirken yakaladığı başarı oldu. Öykü Kerem adlı çocuğun ağzından anlatılıyor. Başkahraman dokuz yaşında ve az çok dokuz yaşında bir çocuk gibi konuşuyor, hissediyor, davranıyor gerçekten.  Kitap bu yanıyla daha önce eleştiri konusu ettiğimiz eserlerin çoğundan ayrılıyor ve Özlem Atasoy’un gelecekte daha başarılı eserler vereceğine dair umut uyandırıyor.

Böylece, onun ilk eseri Çöp Adam Konuştu’yu (yeterince) başarılı bulmadığımıza da gelmiş olduk.

Nedenlerine geçmeden önce kitabın kısa özetini verelim:

Kerem dokuzuncu yaş gününde bir parti düzenliyor. Hediyelerin arasında bir yaz-boz da var. “Ne çizeceğim ki ben buna?” (s.12) diye düşünürken bir çöp adam resmi yapıyor. Çizdiği çöp adamın birden canlanıp odasında bitmesi karşısında da ödü kopuyor. Oğlu korkuyla bağırdığı için meraklanan anne salondan Kerem’e sesleniyor. Bunun üzerine Çöp Adam Kerem’den, onu, anneye yakalanmadan silmesini istiyor. Bu ve Kerem’in daha sonraki denemeleri sayesinde yaz-bozun sırrı çözülüyor. Üzerine çizilen resimler canlanıyor/nesneye dönüşüyor, silinince de yok oluyor. Kerem tekrar tekrar çizdiği Çöp Adam’la dostluk kuruyor. Kimi zaman playstation’da yarıştığı oyun arkadaşı, kimi zaman da sırdaşı oluyor. Kerem, Çöp Adam’ın verdiği tüyolar ve yaz-bozun sihirli güçleri sayesinde önce sürekli evlerine gelen ve bir sürü sıkıcı soru soran Sultan Teyze’den kurtuluyor, ardındansa okulda sevdiği kızın, yani Merve’nin dikkatini çekmeye çalışıyor.

Kitabın kurgu sorunları da burada başlıyor. Çünkü Kerem, Sultan Teyze’den kurtulmak için çizdiği ve teyzenin üzerine saldığı kirpiyi çok seviyor ve onu sildikten sonra tekrar canlandırmaya karar veriyor: “Sultan Teyze’yi gönderdikten sonra, kirpiyi tekrar çizdim. Çok tatlıydı. Onu çok sevdim. Benimle kalsın istedim. Onu alıp annemden gizli bahçeye çıkardım. Ağacın dibine yer yaptım. O günden sonra da sık sık yanına gittim.” (s.32-33)

Kerem’in Çerpik adını koyduğu kirpi bahçede yaşamaya devam ettiğine ve yaz-bozun sihirli mantığına göre silinmemiş olması gerekiyor.

Öyle mi acaba? Birkaç gün sonra okulda Merve’nin bakışları Kerem’in yaz-bozuna takılıyor: “’O ne?’ / ‘Yaz-boz!’ / ‘Ne yapıyorsun onunla?’ / ‘Şeyy hiçç… resim yapıyorum.’ / Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Anlamadı tabii. Sanırım o anda aptal gibi görünüyordum. / ‘O zaman bir resim yap da görelim,’ dedi.” (s. 34-35)

Kerem, Merve’ye “resim yapıyorum” açıklaması yapmasına rağmen, Merve onun yaz-bozla ne yaptığını anlamıyor. O kadar ki, Kerem kendini aptal gibi hissediyor. Galiba, Merve gerçekten de yaz-bozda aslında olması gereken kirpi resmini göremiyor. Görseydi, “O zaman bir resim yap da görelim” demezdi, büyük ihtimalle.

Ama küçük bir ihtimal daha var. Yazarın ya da editörün kurgudaki bu boşluğu fark edip soruna bir çözüm bulmaya çalışması ihtimali, yani. Ki kitapta olan da bu. Ne yazık ki çok gecikmiş, çok eğreti bir şekilde:  “Tam uykuya dalacakken birden aklıma geldi. Yaz-bozum nerede? Hemen kalktım. Dolabımı açtım. Hah tamam! Neyse ki orada duruyordu. Çeprik ve Zeynep de çizili halde. Süper. Yaz-bozumu çok iyi saklamalıydım. Çünkü artık Zeynep hiç silinmesin, hep kalsın istiyordum.” (s.71)

Arada neler neler oluyor, yaz-boza neler neler çizilip tekrar siliniyor, ama ancak sayfa 71’de Çeprik’in resminin hep korunduğunu öğreniyoruz.

Bir yaz-bozun boyutu ne olabilir ki? Kitabın başında Kerem, “Bakınırken gözüm yaz-boza takıldı. Büyük defter boyutundaydı.” (s.12) derken yanlışı var, herhalde. Ama aceleyle karar vermeyelim. Kim bilir, belki de Kerem’in çizimleri küçüktür. Öyle ya, Merve ondan bir resim yapmasını isteyince, artık orada olduğunu bildiğimiz kirpinin yanına bakın daha neler çiziveriyor: “Bir bahçe yaptım içine de bir koyun, iki koyun… çizmeye başladım.(…) Bir kuzu, iki kuzu yaptım. Derken bir koyun sürüsü oldu. Çocuklar da yaptım. (s.36)

Kerem büyük defter (yani A3) boyutundaki bir yaz-boza onca şeyi sığdırmakta epey başarılı olsa da, aynı başarıyı Merve’nin ilgisini kazanmakta gösteremiyor. Sonunda, Çöp Adam’ın önerisini dinlemeye, yani Merve’yi kıskandırmaya karar veriyor. ‘Kiminle?’ sorusuna uygun yanıt bulunamayınca devreye yaz-boz giriyor. Çöp Adam Kerem’i yüreklendiriyor: “’Buldum dostum buldum. Çizeceksin. Hadi, beni çizdiğin gibi, şöyle güzel, ama Merve’den daha güzel bir kız çiz,’” (s.52).

Merve’den daha güzel bir kız olabileceği fikrine bile tahammül edemeyen Kerem , yine de çizmeye başlıyor. Ama Çöp Adam, Kerem çizdikçe karşılarında dikilmeye başlayan kızların hiçbirini beğenmiyor:

“’Dostum bu kız şeeeyy biraz kısa sanki boyu,’ dedi. Evet baktım da boyu benim omuzuma anca gelir. / ’Ne yapacağız peki?’ / ‘Sileceğiz.’ / ‘Şeyy pardon,’ diyerek, kızı bir çırpıda sildim. / ‘Dikkat et dostum. Boyu posu biraz daha uygun olsun sana. Hadi…’ / Tekrar işe koyulup, başka bir kız çizdim. Çöp Adam bana doğru eğildi, fısıldayarak ‘Dostum bu ne yaa! Basketbol liginde mi oynayacak bu kız, boyu neredeyse senin iki katın,’ dedi. Baktım, evet haklıydı. Bu da çok uzun olmuştu. / Sildim. Tekrar çizdim. / ‘E bunun da burnu uzun.’ / Onu da sildim. Başka bir kız çizdim. / ‘Bacakları kısa.” / Bu kızı da sildim. (…) / ‘Cadıya benziyor.’ (…) / Çizdim. Çizdim. Bir daha çizdim. / ‘Aaa! Bu kız? Aaa! Aynı Nurten Teyze’ye benziyor.’ (…) ‘Bizim alt kattaki komşu; o kadar şişman ki, merdivenlerden inerken top gibi yuvarlanıyor sanıyorsun,’ dedim. Kahkahayı bastık. “ (s. 55-57)

Alıntılardan yansıyan tablo standart güzellik anlayışına uygun olduğu kadar da ayrımcı. Okur olarak bizi rahatsız etmesi de esas olarak buna dayanıyor. Tamam, 9 yaşındaki bir çocuktan ve onun yarattığı Çöp Adam karakterinden standart ölçülerin dışında uzun, kısa ya da şişman olan, büyük burunlu ya da kısa bacaklı kızları, ‘ideal’ ve ‘örnek’ bir tutumla en az diğerleri kadar güzel bulmalarını beklemiyoruz. Ama yazardan, karakterlerinin özellikle bu tutumlarına ışık tutarken bir amaç gütmesini bekliyoruz.Ve bu amacın hikayeye bağlanmasını, karakterleri daha iyi anlamamızı sağlamasını tabii.

Oysa olan bu değil. Olan çizilen son şişman kızın sinirlenip Kerem ve Çöp Adam’ı bir güzel paylaması: “Kızların hepsi içerde ağlıyor haberiniz var mı? Hepsine bir kusur bulmuşsunuz. Şunlara bak, siz çok mu yakışıklısınız? Ayy biz de size bayılıyoruz di mi?” (s. 57-58)

Bir an, demek  yazarın amacı gerçekçi karakterler yaratmak değil, bu sahne üzerinden ayrımcılık karşıtı bir mesaj vermek diye düşünüyoruz, doğallığında. Didaktik mesajlardan genelde hoşlandığımızı söyleyemeyiz, ama dürüst olmak gerekirse yine de su serpiliyor içimize.

Ta ki bir alt paragrafı okuyuncaya dek:  “Kız resmen çıldırdı, biz de şaşkınlıktan sus pus olduk. Çöp Adam aşağıdan bacağımı dürtmeye başladı. Ağzını kapatıp dişlerinin arasından, tabii kıza çaktırmadan ‘dostummm siiiillllll, siill dostuummmm.’ dedi. Ben de elimi çabuk tutup, kıza çaktırmadan bir çırpıda sildim. Şu kadarını söyleyeyim, kollarını bacaklarını sildim. Kız hala konuşuyordu. Neyse ki gitti. Hıuhhh… Derin bir nefes aldık. / ‘Gitti mi dostum?’ / ‘Gitti gitti. O neydi öyle yaa?’ / ‘Dostum böyle kız olacağına, ömrümün sonuna kadar hiç kız arkadaşım olmasın razıyım.’” (s. 58)

“Böyle kız olacağına, ömrümün sonuna kadar hiç kız arkadaşım olmasın” tanımlaması kız Kerem ve Çöp Adam’ın ayrımcı tutumlarına haklı olarak sinirlendiği için mi, şişman olduğu için mi yapılıyor bilmiyoruz, ama didaktik bir mesaj kaygısıyla yapılmadığından eminiz. 

Eh, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi bir çocuk kitabı illa ders vermek zorunda değil. Öyleyse bizi rahatsız eden ne?

Bizi rahatsız eden bu sahnelerin kitabın hikâyesine nitelikli bir katkı sunmaması. Bizi rahatsız eden bu sahnelerin olumlu ve olumsuz yanlarıyla gerçekçi karakterlerin dünyasına  daha iyi nüfus etmemizi, davranışlarının arka planında yatan olguları daha iyi anlamamızı, kendimizi onların yerine koyarak onlarla birlikte çeşitli deneyimler (yenilgiler ya da başarılar) yaşamamızı sağlamaması.

Dahası tek başına, hikayeye zenginleştirici, nitelikli bir katkı yapmadan kaldıkları için tersinden bir mesaja  dönüşüyorlar. ‘İnsanları ideal güzellik anlayışına göre değerlendirmek, ayrımcılık yapmak meşrudur’ mesajından bahsediyoruz. Bu mesaj, çocuk kitaplarına kör parmağım gözüne serpiştirilen didaktik derslerden daha dolaylı olabilir. Ama bu onu hafifletmediği gibi iticiliğini de ortadan kaldırmıyor.

Kaldı ki aynı mesaj hikâyenin devamında daha da derinleştiriliyor. Güzellik anlayışına uygun bir kız çizmeyi önce beceremeyen Kerem, sonunda onu gece rüyasında görüyor. Rüyasında gördükten sonra da çiziveriyor: “Sanırım onu çizebildim. Sarı sarı uzun saçlaaarrr, biraz kıvırcık…evetttt gözler maviii, beli de incecik vee kıpkırmızı bir elbiseeee, evet işte bu.” (s.63)

Uzunu, kısayı, şişmanı beğenmeyen Kerem beğense beğense bu kızı beğenir tabii: Uzun sarı saçlı, mavi gözlü, incecik belli, üstelik de pantolonlu falan değil, kıpkırmızı elbiseli!

Kız kendini Zeynep olarak tanıtıyor ve Kerem’in Merve’yi kıskandırma planına hemen katılmaya razı oluyor. Merve’yi kıskandırmak için Kerem’in sevgilisi rolüne giriyor.

Başta Kerem’in aklı fikri Merve’de. Ama hikâyeden çıkarabildiğimiz kadarıyla Merve tutarsız, dengesiz ve epey sevimsiz bir tip. Hadi, Tahir’den hoşlanmasını, bu yüzden Kerem’in yakınlaşma çabalarına yüz vermemesini anladık. Ama Kerem’le bir yandan hiç ilgilenmiyorken, yani Zeynep’i aslında kıskanma nedeni yokken, o kıza çelme takıp burnunu kanatmasının nedenini kendimize bir türlü açıklayamıyoruz. Kerem’in ona hediye etmek üzere yaz-bozuna çizdiği kediyi (yani canlı halini) görünce önce sevinçten deliye dönmesini, kedi elini tırmalayınca da Kerem’e düşman kesilmesini de anlamlandıramıyoruz.

Belki de onu olduğu gibi, yani tutarsız, dengesiz ve epey sevimsiz bir tip olarak kabul etmek en iyisi. Zaten Kerem de bir süre sonra “Merve, ahh Merve, onun için her şeye değer.” (s.87) düşüncesinden uzaklaşıyor ve “Tahir geldi. Sırasına oturdu. Dönüp arkasına Merve’ye baktı. Merve yüzünü çevirdi. Belli ki kavga edip küsmüşler, ama niye? / ‘Amaaannn! Bana ne. Küserlerse küssünler.’” (s.112) noktasına geliyor.

Arada neler mi oluyor? Kerem’in ailesi ve Zeynep’in ailesi (evet, Kerem yaz-bozuna kirpinin yanı sıra yalnızca Zeynep’i değil, onun evini, annesini ve babasını da sığdırıyor) arkadaşlık kuruyor ve sık sık birlikte zaman geçirmeye başlıyor. Zeynep’in babası Kerem’in babasıyla tavla oynadıkları yine böyle bir günde iki arkadaş Avatar filmi hakkında sohbete dalıyorlar. Sonunda Kerem yaz-bozuna Avatar’daki kuşlardan birini (evet, kirpi ile Zeynep, Zeynep’in ailesi ve onların evinin yanına) çiziyor. Kuş, sırtına binen iki çocuğu bir geziye çıkarıyor ama giderek uzaklaştığı için Zeynep korkmaya ve ağlamaya başlıyor. Bunun üzerine kahramanımız Kerem, sesini duyuramadığı kuşun boynuna tırmanıyor, kulağına ulaşıyor ve artık dönmeleri gerektiğini söylüyor.

Burada, yeri gelmişken, araya kurguyla ilgili bir not girelim. Kerem, daha önce kuzu, koyun resmi yapıp da okulun bahçesi birden çiftlik hayvanlarıyla dolunca herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş, dahası televizyoncular gelip olayla ilgili haber yapmıştı. Nedense bir apartman dairesinden  (kapısından mı, balkonundan mı, penceresinden mi bilmiyoruz, kitapta yalnızca, “Dışarı çıktık ve bir anda yükseldik.” deniyor. s. 103), sırtında iki çocukla uçuşa geçen kocaman bir Avatar kuşu benzer bir tepki yaratmıyor.

Ama buraya takılmayalım ve asıl konumuza, yani Kerem’in artık Zeynep’i neden Merve’den çok sevmeye başladığına gelelim. Daha önce de öğrendiğimiz gibi kız çok güzel. Kerem’e, Merve’yi kıskandırma planı dahilinde iyi (hatta sevgili gibi) davrandığını da biliyoruz. Etti mi iki neden. Ama fazlası var. Zeynep, onu kuşlu maceranın sonunda kurtarması üzerine Kerem’in elini tutup yanağını öpüyor: “’Beni kurtardın, çok cesursun,’ dedi ve elimi tuttu. Çok garipti. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Sanki kalbimin üstünde kelebekler uçuşuyordu. (…)/ Durun dahası var. ‘Çok teşekkür ederim,’ diye eğilip yanağımı öpmez mi? Evet, Zeynep beni öptü.” (s.112)

Sarışın, mavi gözlü¸ ince belli kızlardan hoşlanan bir erkek çocuğu, edilgen bir şekilde kurtarılmayı bekleyen ve ona kahraman gibi hissettirip, teşekkürünü öpücükle sunan bir kıza aşık olmayıp da ne yapsın?

Böylece geldik kitabın ayrımcı mesajlar vermekle kalmadığı, ayrıca basbayağı cinsiyetçi rol modelleri çizdiğine. Sırf erkeğin isteklerini yerine getirmek, onu sevmek üzere yaratılmış güzel ve zayıf kız. Kızı koruyan güçlü, akıllı ve cesur erkek.

Ama yeri gelmişken araya kurguya dair bir not daha ekleyelim. Kerem ve Zeynep Avatar kuşuyla birlikte sağ salim eve ulaştıktan sonra elektrik kesiliyor ve Kerem’in annesi, Kerem kuşu yaz-bozdan silemeden odaya dalıyor. Odanın içerisi öyle karanlık ki anne kocaman bir kuşla karşı karşıya kalmasına rağmen bir gariplik fark edemiyor. “Annem tam da kuşun önünde duruyordu. Hiiii! Az önce korkudan sıçramıştım ya, silgiyi düşürmüşüm. Yok bulamıyorum. İyice panikledim. Annem kuşu görecek.” (s.109)

Anne koca kuşu göremiyor ya, doğallığında Kerem de silgiyi bulamıyor. Sonunda anne silginin üstüne basıyor, silgi de tekrar Kerem’in eline geçiyor. “Silgiyi bulmuştu. Elinden kaptığım gibi silmeye başladım. Kuş kayboldu.” (s.11)

Kuş kayboluyor ama Zeynep’e, ailesine, evine ve kirpiye bir şey olmuyor. Kerem o karanlıkta onca şeyin çizili olduğu yaz-bozdan yalnızca kuşu silmeyi başarıyor. Büyük yetenek doğrusu!

Tabii kitaba bir de son lâzım. Yazar bunun için Kerem ve Zeynep’i kavuşturmayı seçmiş. Halbuki Zeynep’in kaderi yaz-boza bağlı. Önceki sayfalarda Kerem’le okura Çöp Adam üzerinden duyurulduğuna göreyse yaz-bozun sihri kaleminin bitmesiyle sona erecek. İşte, bu da kurguyu çıkmaza sokuyor.  

Ama mucizeler ne için var?! Bu tür sorunları en kolay yoldan çözmek için olsa gerek. En azından Çöp Adam Konuştu kitabının sonu bize bunu düşündürüyor: “’Nasıl yaa? Ne olacak şimdi? Her şey bitti mi yani? Gidecek misin?’ / ‘Evet dostum… üzgünüm.’ / ‘Hayır Çöp Adam lütfen gitme…’(…) / ‘Peki ya Zeynep? O da mı gidecek?’ / ‘Dostum artık sana söyleyebilirim, bu yaz-bozun bir mucizesi var.’ (…) / ‘Evet. Mucize. Kalemin bittiğinde, o zamana kadar yaz-boza çizdiğin ve en çok sevdiğin kimse, o seninle birlikte bu dünyada kalıyor.’ (…) / ‘Zeynep mi?’ / ‘Bilmem, bunu sen göreceksin.’” (s.114-115)

Kitap Kerem’in Zeynep’in yaz-boza çizdiği en sevdiği kişi olduğunu anlaması, yani yaz-bozun kalemi tükenmiş, sihri de bitmiş olmasına rağmen onu canlı kanlı görmesiyle sona eriyor, dememizi bekliyorsunuz şimdi. Evet, biz de öyle demek isterdik doğrusu. Çünkü öyle olsaydı yukarıdaki “mucize” görevini yerine getirmiş, kurgudaki çıkmaz kolaycı ama yine de az-çok tutarlı bir şekilde çözülmüş sayılabilirdi.

Ne var ki yazar bu sonla yetinmek yerine, onu biraz süslemeyi, taze kavuşturduğu sevdalıları bir de ortak bir tatile çıkarmayı tercih etmiş. Sevdalılar dediğimize bakmayın. Sözü edilen 9 yaşlarında çocuklar. Yalnız başına tatile çıkacak değiller ya. Elbet başlarında anne-babaları da olacak. Ama durun bir noktayı unuttuk. Yok, hayır, Zeynep’in anne ve babasının, tıpkı kaderine razı olup kaybolup giden Çöp Adam gibi yaz-bozun kalemi kadar ömre sahip yaratıklar olduğunu unutan aslında biz değiliz. Bunu unutan yazar ve o unutkanlıkla Zeynep ve Kerem’le birlikte onları da tatile çıkarıyor: “Zeynep’in annesi ve babası da bize geldiler. Çok mutluyduk. İkimizin karnesi de süperdi. Babam hala sürprizinin ne olduğunu söylememişti. Meraktan ölüyorduk. (…)/  ‘Tamam söylüyorum. Haftayaaa… hep birlikteeeee… tatile gidiyoruzzz!’ (…) Hayatımın en güzel tatiliydi. Çok eğlendik.” (s. 122-123)

Şimdi yazımızın en başına dönüyor ve bir çocuk kitabı illa da şu, şu özellikleri taşımak zorunda değil, eğer şu şu niteliklere sahipse diye yinelemek istiyoruz.

Çünkü Çöp Adam Konuştu bu çok bildik niteliklerin hiçbirine sahip değil. Baştan sona okuduktan sonra yazarın ne anlatmaya çalıştığı üzerine epey bir süre düşündük. Bir sonuca varamadık. Amacının ayrımcılık içeren mesajlar vermek, cinsiyetçilik yapmak olduğunu hiç mi hiç düşünmüyoruz. İyi niyetle hareket ettiğinden de kesinlikle eminiz.

Buna rağmen sormadan edemiyoruz: Çizilen resimlerin maddileşmesinden öte ilginç, özgün bir fikriniz yoksa, belli bir hikayeye ‘onu mutlaka anlatmalı/paylaşmalıyım’ dedirtecek/hissettirebilecek kadar inanmıyorsanız, okura farklı dünyalara, bakış açılara, düşüncelere ya da deneyimlere kapı aralamayacaksanız niye çocuk kitabı yazmak için acele ediyorsunuz? Hele de kendince bulduğunuz fikri, kendince anlattığınız hikâyeyi iç tutarlılığı olan bir kurguya oturtmak için gereken zamanı harcamayacaksanız?

Bunlar acımasız sorular; farkındayız. Ama madem Çöp Adam Konuştu, bize, çocuk okura bir şey söylemesini istemek de hakkımız. ‘Eğlencelik bir kitap, işte’ diye geçiştirebilirsiniz. Ama eğlencelik kitapların bile uymasını beklediğimiz kriterler var. Ayrımcı ve cinsiyetçi mesajlar taşımamak gibi mesela…

Ama uzatmayalım. Çöp Adam konuştu, konuştu, boşa konuştu diyelim ve bu yazıyı, gelecekte Nevin Avan Özdemir’den daha titiz bir editörlük, genç yazar Özlem Atasoy’dan da yeni, daha nitelikli çocuk kitapları beklediğimize dair umutla bitirelim.

Not: Vurgular bize ait.

22 Ekim 2012 Pazartesi

“Diline biber sürerim”den kırmızı biber perisi “Paprika”ya



Son birkaç yılda yayınlanan Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerine baktığımızda belli eğilimler dikkati çekiyor. Hâlâ, bugün durduğu ve gördüğü yerden kendi çocukluk anılarını yazan, çocuk ya da genç kahramanlarını dışardan, yetişkin bir gözle anlatan yazarlarımız sayıca üstünlüğü koruyor. Ancak  hikâyesini/romanını çocuğun gözünden kurgulamaya, olaylara onun bakışıyla ve sesiyle yaklaşmaya çalışan yazarların çoğaldığı da bir gerçek.

Gençlik dili ve jargonunun çağdaş çocuk edebiyatımızda giderek daha fazla yer bulması bunun en bariz ifadesi. Ne yazık ki üslup alanında yaşanan bu umut verici gelişme, henüz içerikte köklü bir değişimin yansıması değil.  Olmadığı gibi, eskimiş, teoride aşılmış gibi görünen yaklaşımları örten bir işlev dahi görebiliyor.  

Kitedit olarak aklımızı giderek daha fazla kurcalayan bu sorunu geçen gün yaşadığımız bir ‘okuma deneyimi’ üzerinden biraz açalım:

Bir kitapçıda son dönem çıkan çocuk ve gençlik kitaplarını tararken Handan Durgut’un Paprika adlı eseri rastlantı sonucu elimize geçti. Albenili kapağı, sevimli çizimleri daha ilk bakışta içimizi ısıttı. Can Çocuk gibi bilinen, tanınmış bir yayınevinden çıkması güven aşıladı. Baskısı özenliydi, satır araları ve punto çocuk okuru düşünülerek seçilmişti.  Henüz bir ay önce, yani Eylül 2012’de çıkmıştı. Arka kapağında yer alan 'Bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur' ibaresi karşısında irkilsek de (Can Çocuk'un çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığı adına hiçbir yere oturtamadığımız bu uygulaması başka bir eleştiri yazısının konusudur), kendimizi kitabı hemen açıp, hızla birkaç paragrafını okumaktan alıkoyamadık. Küçük kahramanın samimi iç sesinin peşinden giderken de üçüncü sayfaya çabucak ulaştık:

“Kalemtıraş tıkır tıkır sınıfın arkasına doğru gidiyordu, gol olmak üzereydi ki… Serdar eğilip eliyle yakalayıverdi. Al bir oyunbozan daha! / Bana değil de Hasan’a uzattı kalemtıraşı. Hain! Et kamyonu! Nar kafa, n’olacak! Elimdeki kalem torbasını Hasan’ın kafasına atmak isterdim.” (s.11)

Buraya gelmiştik ki satış görevlisinin bakışına yakalandık. Yok, bu böyle olmayacaktı. Her şeyiyle umut vaat eden bu kitabı sonuna kadar okumanın tek yolu onu satın almaktı. Öyle yaptık.

Eve gelmemizle koltuğa geçip okumaya başlamamız bir oldu. Sonuç  bir: Hayalkırıklığı. Sonuç iki: Kitedit’in yeni eleştiri yazısının konusu netleşti.

Evet, ne zamandır çağdaş çocuk edebiyatımızda örtülü ama bir o kadar da güçlü bir şekilde varlığını sürdüren bir yaklaşımı ele alacaktık: Çocuk edebiyatını eğitsel, pedagojik amaçlarla araçlaştırmak.

İşte,  bize önce, en olumlu anlamıyla çağdaş bir çocuk kitabıyla karşı karşıya olduğumuz düşündüren Paprika hiç beklenmedik şekilde konumuza denk düştü. İlk izlenim ile okunduktan sonra ortaya çıkan gerçek ne yazık ki birbirine zıttı.  Hem de iki açıdan. Öykü yalnızca edebiyatı eğitsel amaçlarla araçlaştırmakla kalmıyordu, pedagojik yaklaşımı da irite edici ölçüde çağdışıydı.

‘Kötü söz’ ya da yalan söyleyen çocuğun ‘diline biber sürerim’ yaklaşımıyla eğitildiği dönemler geride kaldı, zannederiz. Hâlâ bu ve benzeri yöntemlere başvuranlara da tepkiyle yaklaşırız  Neden mi? Çünkü dile sürülen acı biberin tek bir işlevi var. Can yakar. Can yaktığı için de korkutur. Çağdaş eğitim anlayışında ise istenmeyen davranışları can yakarak/korkutarak, yani kaba baskıcı yöntemlerle engellemenin yeri yoktur.

Peki, ya biber karşımıza Paprika adında, kırmızı kukuletalı, sevimli mi sevimli bir cin olarak çıktığında?

Aslına bakılırsa Paprika adlı kitapta olan tam da bu. Taylan adında epey haylaz bir çocuk var ve ne zaman ağzından ‘kötü’ sözler çıksa, ne zaman yalan söylese ya da istenmeyen davranışlarda bulunsa karşısına gözlerinin yaşarmasına, dilinin yanmasına yol açan bu yaratık çıkıyor:

“’Aptal şey n’olacak. Bütün kızlar aynısınız. Hepiniz geri zekâlı ve ağlaksınız. Sümüklü salyangoz!’ diye bağırdım, bir de dilimi çıkardım. İşte tam da o anda nasıl bir acıyla dilimi geri soktum ağzıma. Cayır cayır bir tat hissettim ağzımda. Sonra “bir şey” gördüm… Kırmızıbiber gibi bir şey, yemin ederim.”  (s.18-19)

“’Cırcırımın sonundayım. Tuvalette de rahat yok, üff be!’/Kapı açılmadan önce, tam da madalyamı takmıştım ki kırmızı kaftanlıyı gördüm gene burnumun önünde. Ağzımda nasıl acı bir tat… Daha da acısı, annemin çığlığıydı!/Banyosu “savaş alanı”na dönmüştü.” (s.25)

“Peri, çağırdığımda gelmiyordu; ama en ummadığım zamanda karşıma çıkıveriyordu. Birkaç kez başıma geldi bu./Örneğin annemle semt pazarına gittiğimde bir kadın görmüştüm. O kadar şişmandı ki gözlerimi alamadım ondan. Annem satıcıyla pazarlık ediyordu, ‘Anne şu kadına baaak, amma da şişko ha!’ diye bağırdım, bir yandan da parmağımla işaret ediyordum.(...) İşte tam o anda ağzımda gene bir acılık hissettim ve dilimlenmiş turuncu kabakların arasında kırmızı kaftanlıyla göz göze geldim.” (s.28)

“Nerden aklıma geldi bilmiyorum,  ‘Çingene çıt çıt, arkası pırt pırt’ deyince herkesi güldürdüm. Büyük çocuklar bile güldüler. Hoşuma gitti tabii… Biri de gülerek sırtıma vurdu. Vay anasını, amma da komik bir çocukmuşum… Kendimi tutamadım, ağzımdan kaçtı: ‘Burası amma da fena kokuyor,’ deyiverdim. Doğruyu söylemek gerekirse koku falan duymadım ama ağzım fena halde yanıyordu; gözümün önünde de kırmızı-yeşil belam uçuşup duruyordu.” (s.30)

Alıntılardan da anlaşılabileceği gibi Paprika cininin işlevi, pek şirin görünümüne karşın, dile sürülen klasik acı biberden çok da farklı değil. Can yakıp, korkutarak istenmeyen davranışların bastırılmasına yarıyor. Zaten başta bu işe pek akıl erdiremeyen öykü kahramanı Taylan da sırrı kısa sürede çözüyor:

“Perimin ortaya çıkmamasını sağlayacağım. Galiba “haylaz”lık ettiğimde çıkıyor karşıma. Bunu kontrol etmem gerek. Demek ki bir süre uslu durmam gerek. Gizli saklı bir şey de yapmamalıyım çünkü kilitli kapı, açık hava ya da dört duvar arası, dolabın içi, karanlık falan ona vız geliyor.” (s. 33)

Yukardaki paragraftan Taylan’ın dersini aldığını görüyoruz. Öğrendiği şey cinsiyetçiliğin (Bütün kızlar aynısınız. Hepiniz geri zekâlı ve ağlaksınız), başkalarını fiziksel özelliklerinden dolayı aşağılamanın (amma da şişko ha!) ya da etnik ayrımcılığın (Çingene çıt çıt, arkası pırt pırt) yanlış, daha da önemlisi neden yanlış olduğu değil. Öğrendiği şey, “bir süre” uslu durması gerektiği. Ki bu “diline acı biber sürerim ha!” diye korkutulan çocukların çıkardıkları dersle örtüşüyor neredeyse. Neredeyse diyoruz, çünkü “acı biber” ile korkutulan çocuklar, onu ‘eğiten’ yetişkin (anne, baba ya da öğretmen) ortalıkta olmadığında pekâlâ yaramazlık yapabileceğini bilir. Halbuki Taylan daha mistik, neredeyse ‘tanrısal’ özellikler taşıyan (her şeyi gören, bilen, asla kaçılması mümkün olmayan) bir tehditle karşı karşıya.

Durum böyle olunca, öykü kahramanı Taylan’ın Paprika cininden kurtulmak istemesi son derece doğal. Ne var ki Taylan’ın bir de dedesi var. Herkes Taylan’ın paprika cini hakkında anlattıklarıyla dalga geçerken, o torununa inanıyor:

“Dedem görmeden inanmıştı; ama başka kimseyi inandıramadım. Ayrıca perimden korkuyordum!” (s.22)

Dede paprika cinine inanmakla da kalmıyor, onu olumluyor:

“Eve döner dönmez dedeme koşup, ‘Gördüm, gene gördüm onu dede! Vallahi de billahi de gördüm,’ diye heyecanla anlattım şişman kadını, annemin çimdik bakışını, ağzımdaki acı tadı… Dedem ne mi yaptı?/’Sahi, ‘Amma da şişko ha’ mı dedin? Bir de işaret mi ettin? Hangi parmağınla? Şununla mı? Senin peri nerdeydi peki? Ağzında ne zaman acılık hissetin?’/Dedem bir dedektif gibi soruyor, ben de cevap veriyordum. Sonunda dedem saçmaladı, dedi ki: ‘Bu iyi bir peri, yaz bunu bir kenara.’ (s.29)

Şimdi (başta bizim yaptığımız gibi), Taylan’ın öykünün ilerleyen bölümlerinde dedesinin periye neden ‘iyi’ gözle baktığını öğreneceğini, yani 'dedem saçmalıyor' görüşünü revize edeceğini bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Öykünün son paragrafına kadar buna açıklık getiren herhangi bir gelişme yaşanmıyor.

Yaşanan gelişme Taylan’ın ceza perisinden kurtulmak için ‘bir süreliğine’ uslu durmasıyla sınırlı. Taylan'ın tutumu kendi içinde ne kadar tutarlıysa, dedenin buna verdiği tepki de o ölçüde ilginç doğrusu:

“Perisizim, evet ve canım çok sıkılıyor. Uslu olmak çok sıkıcı. Dedem de hainlik edip duruyor: ‘Amma da korkakmışsın ha!’/Bazen de dalga geçiyor: ‘Var mı senin periden bir haber?’/Kimsenin duymayacağı zamanlarda da, ‘Peri kaçıran,’ diye fısıldıyor kulağıma… Ben bilirim ona yapacağımı!” (s.35-36)

Ama öykünün nasıl devam ettiğine bakalım. Dedesine hırslanan Taylan, sinsice plan yapıp dedesinin baktığı çiçekleri gizlice bol bol sulamaya başlıyor. Sonunda bitkiler ölüyor, anne buna çok üzülüyor ve dedeye kızıyor. Dede, işin içinde torunu olduğunu anlıyor, ne var ki herhangi bir açıklama yapmak yerine, küsüp evi terk ediyor.

Okur olarak bu noktaya geldiğimizde, kafamızda  edebiyatı pedagojik amaçlarla araçlaştıran bir kitapla karşı karşıya olduğumuz yargısı artık iyice netleşmiş durumda. Ama pedagojik yaklaşımın kendisine hâlâ şaşırmadan edemiyoruz. Taylan’ın dedesiyle empati kurmasını, onu karşı yanlış davrandığını bir biçimde anlamasını istiyoruz, nedense.  Kabul, Taylan gerçekten de üzülüyor. Ama dedesine değil.  Kendisine!

“Tamam, başardım da… Emeğimin karşılığında ne kazandım? Koca bir hiç! Daha doğrusu acı mı acı bir hiç! Üstelik dedemi kaybettim. / Dedem bana küstü. Bal gibi biliyordu “arasöz” bendim. Ben, peri kaçıran! Ama bu yaptığımla gene perili olmuştum. Evet, kaçırdığım peri geri geldi.”  (s.39)

Haksızlık yapmayalım. Taylan, dedesine haksızca davrandığı, onu kırdığı için belki bilinçli bir şekilde pişmanlık duymuyor, ama en azından huzursuz oluyor. Yalnızca dilini yakan Paprika cini değil, bilinçaltı da onu rahatsız ediyor:

“Gece, rüyamda korkunçlar girdi./Bir bataklığın ortasında yolumu kaybetmişim. Etrafta suyun, çamurun içinde ağaçlar var. Hepsi de dedeme benziyor, dedem gibi konuşuyor.” (s. 48)

Peki, Taylan kâbuslarını, dedesini üzmüş olmasına değil de, bir akşam önce çok fazla yemek yemesine bağlamasını neyle açıklayacağız? Bize mantıklı gelen tek açıklama yazarın dolaysız ders vermekten kaçınması.

Çelişki gibi mi görünüyor? Evet, koskoca bir çelişki. Gerçek şu ki, hikâye boyunca, Handan Durgut’un ders vermek değil, çocuk dünyasına çocuk gözüyle yaklaşmak niyetiyle hareket ettiği ve dolaysız ders vermekten özellikle kaçınmaya çalıştığı hissinden kurtulamadık. Bu niyet ve çaba kitabın diline, öykü kahramanının iç dünyasını sergileyen sahnelere az çok başarıyla yansımış. Ne var ki iş içeriğe gelince, yazar, belki biraz kaba ama buraya cuk oturduğu için yine de kullanmadan edemediğimiz bir deyimle çuvallamış.

Doğrusu, kitabın içeriğinden yansıyan tam bir bilinç karmaşası. Yazar bir yandan sosyal eleştirel mesaj kaygısı (cinsel, fiziksel, etnik ayrımcılığın hepsine değiniyor) güdüyor , öte yandan dolaysız ders vermekten kaçınıyor.  Gerçek bir hikaye kurgulamadığı için olacak birini diğeriyle bağdaştırayım derken de karşımıza  ‘diline biber sürerim!’ yaklaşımından özde hiç de farklı olmayan bir paprika cini ucubesiyle çıkıyor.

Koskoca kitapta “Ha, bir de Çingene masalı anlattı dedem. Düzelteyim, Roman masalı! Çingenelere Roman deniyormuş. Dinlerken her şeyi unuttum; geçti öfkem kızgınlığım. Dilimdeki acılık yok oldu. Ağzımda kiraz tadı, kulağımda neşeli bir müzik, burnumda çiçek kokusu bir Çingene gibi dans ederek düşerken yollara dalıverdim uykuya…” (s.32) paragrafı dışında, çocuk okuru dolaylı ya da dolaysız olarak, kitapta şu ya da bu düzeyde konu edilen farklı ayrımcılık çeşitleri üzerinde düşündüren başkaca bir satıra rastlayamıyoruz.  

Güçlü bir hikayesi, derin karakterleri, dil/anlatım yoluyla sahici bir atmosfer kurma becerisi olan yazarlar genellikle böyle satırlara gerek duymazlar. Hikayeleri mesajsız oldukları, ya da mesaj kaygısı taşımadıklarından değil. Mesaj hikayeye içkindir. Böyle olunca da hikayenin ders verdiğinden değil, hikayenin bütünlüğü içinde yerli yerine oturan/harekete geçen bir düşünce silsilesinden bahsedilebilir.

Ama konumuza dönelim. Paprika öyküsünün sonuna doğru Taylan’a üstü örtülü bir şeyler anlatmaya çalışan, o ana kadar tek derdi çocuğun ağzını yakmakmış gibi görünen paprika cininin kendisi oluyor:

“Paprika da bana, ‘İyi düşün,’ dedi, sahiden ben miyim dedeni kaçıran?’/’Ya kim? Senin yüzünden gitti işte. Sen yokken biz dedemle arkadaştık. Mektup da bir işe yaramadı, üfff!’/Öyle kuvvetli bir soluk verdim ki sıkıntıyla Paprika sanki anlamış gibi bilmiş bilmiş yumurtladı:  ‘Gelecek ve o geldiğinde ben gitmiş olacağım.’/Hah, ben de inandım!” (s.71)

Doğrusu, öykü boyunca Taylan, ona davranışlarını sorgulatan gelişmelerle ya da üzdüğü, kırdığı, kötü davrandığı karakterlerle empati kurmasına olanak sağlayan olaylarla karşılaşmadığı için periye inanmaması hiç şaşırtıcı değil. Aynı şekilde çocuk okurun da perinin ne demek istediğini anlamasını bekleyemeyiz.

Zaten yazar da vermek istediği tüm o sosyal eleştirel mesajların, onları bir yere bağlamazsa boşa gideceğinden endişelenmiş olacak ki, kitabın sonunda asıl bombayı patlatıyor:

“Onun dışında, Paprika’nın dediği oldu. Dedem geldi ve Paprika gitti. Onu özlüyor muyum diye sorarsanız, hayır derim.  Çünkü görmesem de hissediyorum onu, bazen taaa içimde, karnımda, biraz yukarıda kalbimin oralarda… Bazen de burnumun içinde bir sızıyla ve gözyaşımda hissediyorum onu ve sanırım hep hissedeceğim de./Nasıl mı?/Dedem anlattı: ‘Vicdandır o,’ dedi, ‘senin vicdanındır. Perili değil ama vicdanlı bir çocuksun sen. Ve bana inan, bu iyi bir şeydir.’ /Dedeme inanıyorum. (s.74, kitabın son satırları)

Dikkatinizi çekiyoruz. Yazar bilinç değil vicdan diyor. Yani, kahraman (ve çocuk okur) bu hikayeden herhangi bir gerçeği , doğruyu, değeri deneyimleyerek, sorgulayarak, bilgi yoluyla öğrenmiyor.  Ona açıklamalarda bulunarak  yol da gösterilmiyor. Hande Durgut ‘didaktik’ çocuk kitaplarının bu en çok eleştirilen yanlarından kaçınmaya çalışırken, öyle bir açmaza düşüyor ki, çok daha vahim bir noktaya savruluyor. Önce çocuk okura, yanlış/yaramazlık yaparsan acı biberi yersin mesajı veriyor. Ardından ise tam anlamıyla ahlakçı bir yaklaşımla, ‘dışsal’ acı biber tehditi/baskısı ve korkusuna ‘vicdan’ adı vererek, onu çocuğun ta içine yerleştiriyor. Eh, vicdan öğrenilen bir değer değil sonuçta. Bilinçten farklı olarak insan ona ya sahiptir ya da değildir. Ona ya inanır ya da inanmaz. Taylan da, bu kez ‘dedem saçmalıyor’ yerine, ‘dedeme inanıyorum’ diyor. Vicdanlı bir çocuktan da bu beklenir!

Din propagandası yapan ve/veya gerici bir yazarla karşı karşıya olsaydık bu sona fazla şaşırmazdık. Ama söz konusu çağdaş, son derece iyi niyetlerle hareket ettiğinden emin olduğumuz bir yazar. Peki, bu durumda, üzülmekten başka ne yapacağız? Yazarın ağzına acı biber sürecek halimiz yok. Elbette, bilinç diyeceğiz, bu noktaya vurgu yapacağız. Çünkü çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının köklü değişimler, gelişmeler kaydetmesinin yolu gerçekten de ortalıkta uçuşan bir dizi kavramı yerli yerine oturtan derinlikli, tutarlı ve sağlam bir demokratik bilincin oluşmasından geçiyor. Gelinen yerde Türkiye çocuk edebiyatının tarihini bilmek, eski ustaları okumuş olmak, çağdaş yerli ve yabancı yazarları takip etmek de yetmiyor. Çocuk ve gençlik edebiyatıyla ve onu dolaylı dolaysız etkileyen başlıca alanlarla ilgili araştırmaların, çalışmaların, gelişmelerin dikkatle izlenmesi, çocuk edebiyatıyla ilgili herkesin kolayca kullandığı bazı kavramların tartışılarak içinin doldurulması, üretilen eserlere eleştirel gözle yaklaşılması, moda akımlara kapılmadan demokratik değerlerin özümsenmesi ve çocuk edebiyatına emek veren insanların düşünsel paylaşımlarının artması/artırılması en az bunun kadar önem taşıyor.  

Not: Yazıdaki vurgular bize ait. 

7 Ekim 2012 Pazar

ÇARPIK EV ya da güçlü bir anlatımla, yaratıcı bir kurguyla buluşamayan çarpıcı bir fikrin trajedisi


Doğan Egmont, 1. Baskı 2012
Radikal Kitap editörü Burcu Aktaş’ın ilk çocuk kitabı Çarpık Ev, Kitedit’in son dönemde incelediği eserlerden yalnızca biri ve belki de içlerinde en niteliklisi. Buna rağmen bu kitabı eleştiri konusu etmek, onun zayıf yanları üzerinde durmak istememiz kimilerine tuhaf gelebilir. Özellikle eleştirinin gerçek işlevlerini bilmeyenler, eleştiri kültürünü özümsememiş olanlar ve yergi ile karalamayı birbirine karıştıranlar tercihimizi anlamakta zorlanabilir.

Ama zaten amacımız da bu. Kalıplaşmış bazı anlayışları zorlamak, hatta kırmak istiyoruz. Çünkü yüzeysel kitap tanıtımlarının, temelsiz övgülerin, sakız gibi tekrarlanan reklam cümlelerinin, yaygın anlayışın aksine ‘değer vermek/değer görmek’ değil, ‘ciddiye almamak/ciddiye alınmamak’ olduğunu  düşünüyoruz ve bu tutumun edebiyata, ama özellikle (ciddiye alınmama sorununu henüz tüm kapsamıyla aşamamış olan) çocuk ve gençlik edebiyatına zarar verdiği fikrinde birleşiyoruz.
Kısacası Çarpık Ev’i, tam da bu kitabı ciddiye aldığımız, önemsediğimiz için eleştiriyoruz.  Her şeyden önce konu ettiği hikâye yok sayamayacağımız özgünlükte bir fikre dayanıyor.
 “Gündüzleri göğü delen apartmanların gölgesinde kalan, akşamları onların ışıklarıyla aydınlanan çarpık bir ev…”
Hayır, kitabın arka kapağından alıntıladığımız bu tanıtım cümlesi hikâyenin özgünlüğünü ortaya koymuyor.  Öyle ya, gerek uluslararası gerek Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı,  sırlarla dolu, esrarengiz eski evlerden geçilmiyor.
“Çarpık Ev’i gözetleyen çocuklar onun sırrını çözmeye çalışıyor, (…)”
Yok, arka kapak yazının devamı da ‘özgün fikir’ konusunda ipucu vermiyor. Bir grup çocuğun gizemli evin neler sakladığını öğrenmek için maceraya atılmaları fazlasıyla bildik ve sayısız kere işlenmiş bir konu.
Öyleyse, Çarpık Ev’i özgün yapan ne? Kitabın özgünlüğü, yukarda kaba çerçevesini çizdiğimiz hikâyenin aslında yüksek güvenlikli sitelere, beton yığınlarının arasına sıkıştırılan, bakıcılar tarafından kuşatılan, hep ve her şeyden korunan, gerçek hayattan soyutlanan, ama bir o kadar da yalnız ve donanımsız bırakılan orta ve üst sınıflara mensup çocukların dramını işlemesine dayanıyor. 
Burcu Aktaş, kitabının daha ilk sayfasında okurun dikkatini buraya, yani Türkiye’de genellikle büyük kentlerde yaşayan ve çoğunlukla ‘şanslı’ addedilen bu çocukların, aslında hiç de o kadar parlak olmayan ‘gerçekliğine’ çekiyor:  “Kimi çocuklar anne ve babalarıyla kahvaltı edip güne başlar, kimileriyse kahvaltı sofrasına bakıcılarıyla otururdu. Onlar sütlerinden iki yudum almışken, anneleri ya da babaları saatler sürecek bir toplantıya girmiş olurdu. Çocuklar okul formalarını giyip tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra bakıcılarıyla vedalaşır, asansöre binip alçalmaya başlarlardı. 33, 22, 31, 30 …” (s.1)
“Saksağan Sokak’ta yüksekte yaşayan çocuklar"ın hepsi tek çocuk ve komşu dairelerde ya da komşu apartmanlarda yaşamalarına rağmen aralarında güçlü bir arkadaşlık bağı yok. Birbirleriyle hiç oynamadıkları gibi, tanışıklıkları da aynı okul servisine binmenin ötesine geçmiyor.  Hepsinin yaşamı okul ve ev, daha doğrusu okul ve odaları arasında geçiyor. Odalarındaki pencereden bakıyorlar gerçek hayata.
Yok, aslında gerçek hayata değil bahçeli, eski eve bakıyorlar.  Orada olup bitenleri gözlemlemeye çalışıyorlar. Bahçeli evde birbirine sevgiyle bağlı babaanne Müzeyyen Hanım ve torunu Peyami’yi izlerken hiç bilmedikleri, hiç tanımadıkları bir yaşama şahit oluyorlar. Sohbet eden, oyunlar oynayan,  hayatın yükünü paylaşan, bitki ve hayvanlarla iç içe, yaşam dolu, farklı kuşaktan iki insan.
 “Gerçekten bakmazsan göremezsin!” diyor arka kapaktaki son cümle. Ama bu konuda kitap kahramanlarına haksızlık yapıyor. Çünkü çocuklar gerçekten bakmadıkları için değil, baktıkları gerçekliğe yabancı oldukları, onu özdeşleştiremedikleri için ‘göremiyorlar’.  Daha doğrusu gördüklerini (yine kendi gerçekliklerinden beslenen) hayal güçleriyle açıklamak zorunda kalıyorlar.
Üstelik Müzzeyen Hanım ile Peyami’nin hayatı yalnızca o çocukların gerçekliğine yabancı değil. Bir bütün olarak günümüz gerçekliğine yabancı. Zaten bahçeli, çarpık ev bu hikayede gerçekliği değil özlemi (özlem burada geçmişe dönük nostalji olarak okunabileceği gibi geleceğe dönük umut olarak da okunabilir) sembolize ediyor. 
En azından bizim yorumumuz böyle ve kitabın asıl gücünü buradan aldığı yönünde. Yok, hayır, düzeltme! Kitap asıl gücünü buradan alsaydı eleştirimiz büyük ölçüde boşa düşerdi. Bizim eleştirimizin temeli, kitap asıl gücünü bu özgün fikirden alabilecekken, kolaycı çözümlerle ilerletilen kurgusu, derinleşemeyen karakterleri ve dikey gettolarda yaşayan çocukların dramına dokunan ama onların içsel dünyasına gerçek bir kapı aralamayan yüzeysel anlatımı yüzünden bunu başaramamasına dayanıyor.
Ama adım adım gidelim. İlk olarak ‘kolaycı çözümlerle ilerletilen kurgu’ ile ne kastettiğimizi biraz açalım. Yazar özgün bir fikri (yalıtılmış, yalnızlaştırılmış, hayattan soyutlanmış çocuklar, çarpık evle başta anlamlandıramadıkları farklı bir yaşam biçimi keşfediyorlar, onlara dayatılmış sınırları, etraflarını kuşatan duvarları aştıkları ölçüdeyse hem bastırılan, içlerindeki gerçek çocuğu özgürlüğe kavuşturuyorlar, hem de hiç tanımadıkları o farklı yaşama yakınlaşıp, yeni bir gerçekliğe doğru adım atıyorlar) ile çok denenmiş, bilindik bir macera kitabı kurgusunu (esrarengiz bir evin sırrını çözmeye çalışan bir grup çocuk) birleştirmeye çalışmış. Haliyle de bazı güçlüklerle karşılaşmış. Birbirini çok az tanıyan, anne-baba, okul, bakıcı, apartman güvenlik görevlisi tarafından sürekli denetlenen kitap kahramanlarının tanışması, bir araya gelmesi, birlikte zaman geçirme olanağı bulması bile başlı başına birer sorun.
Kitabın başında, Melisa’nın, sabah okul servisinde sızan Batu’nun sayıklamalarından onunla aynı rüyayı gördüğünü keşfetmesi ve iki çocuğun “Acaba bizden başkaları da bu rüyaları görüyor mu?” (s.8) diye merak edip, diğer apartmanlardaki çocuklara bunu sormayı kararlaştırmaları belki müthiş inandırıcı değil, ama çocukların birbirleriyle temas kurmalarını sağlamak için yine de az-çok yaratıcı bir hamle sayılır. Ne yazık ki yazarın kurguyu ilerletmek için başvurduğu daha sonraki çözümlerin çoğu bunun epey gerisinde kalıyor, üstelik kendini tekrarlıyor:
“Ha, bu arada akşam nöbet tutan güvenlik görevlerini arayıp yarın sabah servise binmeyeceğinizi söyleyin. Tabii ki annenizin ya da babanızın sesini taklit ederek. Bu konuda çok başarılı olmak zorundasınız.” (s. 47, Batu’nun Çarpık Ev’in sırrını çözmeye çalışan diğer çocuklardan ikisi olan Elif Su ve Kuzgun’a yolladığı mektup)
“’Eve de etüt olduğunu söyleriz. Öğleden sonra bahçeli evi gözetleriz,’ dedi Kuzgun.(…)/ ‘Ne yapacaksın numaraları?’ diye sordu Batu./ ‘Arayıp iyiler mi diye sormayacağım herhalde. Müdür yardımcısı gibi arayacağım işte. Etüt olduğunu bildireceğim.’ (s.58-59)
On yaşlarındaki çocukların seslerini anne-babalarına benzeterek güvenlik görevlilerini,  müdür yardımcısına benzeterek anne-babalarını kandırmalarını inandırıcılıktan olduğu kadar yaratıcılıktan da uzak bulduğumuzu itraf edelim. Üstelik yazar bu telefon konuşmaların başarılı geçtiğini söylemekle yetinerek, iyice kolaya kaçıyor. Halbuki çocukların sorunun üstesinden nasıl geldiklerini biraz açsaydı (Ağızlarına çorap mı sokmuşlar? Boğazlarını üşüttükleri için seslerinin garip çıktığını mı söylemişler? Kendilerini neredeyse ele verecekken karşı tarafı şaşırtan zekice bir soru mu sormuşlar?), çocuk okurun gözünde renkli bir şekilde canlandırabileceği sahici sahneler (sahici sahnelerin gerçekçi olması şart değildir) yaratabilir, hikâyenin macera boyutuna heyecan katabilirdi.
Kısacası, birbirleriyle 3-5 dakikadan fazla konuşabilmek için binbir takla atmak zorunda kalan çocukların kuşatılmışlığı ne kadar çarpıcıysa, o çocukların buldukları yalanlar da o kadar yavan. Yoksa siz, iki farklı okula, iki farklı servisle giden arkadaşlarını kendi servisine aldırmak için şoföre, “İkisinin de servisi yolda bozulmuş. Okulları bizim gideceğimiz tarafta. Onları da bırakabilir miyiz?” (s.51) diyecek çocuk tanıyor musunuz?
Bizim bildiğimiz çocukların hayal güçleri daha kuvvetli. Bizim bildiğimiz çocuklar yeri geldiğinde iki servisi çarpıştıracak kadar cüretli, yeri geldiğinde de -mesela arkadaşlarının okulları yalnızca birkaç adımlık mesafedeyse- onların aynı okula gittiğini ileri sürecek denli ikna edici senaryolar/yalanlar üretmekte hiç zorlanmazlar.
Kaldı ki bunlar yalnızca ilk anda aklımıza gelen alternatifler. Üstünde durulsa elbette çok daha sağlam, hikâyeye çok daha iyi oturan çözümler bulunabilir(di).
Ama ilerleyip ikinci eleştiri noktamıza, derinleşmeyen karakterlere gelelim. Kitabın anakahramanları aşağı yukarı yaşıt, Batu, Melisa, Kuzgun ve Elif-Su adındaki bir grup çocuktan oluşuyor. Kuzgun saçına düşkün ve güzel resim yapıyor. Biraz kendini beğenmiş, ukala bir havası var. Melisa ürkek, korkularını aşmakta zorlanan bir kız. Batu ve Elif Su’nun belirgin bir özelliği yok. Maceranın motoru Batu olduğu için onun girişken bir tip olduğu yorumunda bulunabiliriz, belki. İşte, onların hakkında öğrendiklerimiz aşağı yukarı bunlarla sınırlı.
Öte yandan çocukların kuşatılmışlığını, aileleriyle olan iletişimsizliğini ve ‘zavallılığını’ vurgulayan kimi cümleler  de dikkatimizden kaçmış değil:
“Batular’ın evinde de durum farklı değildi. Bakıcısıyla akşam yemeğini yiyen Batu, annesiyle babasının çalışma odasında hararetle tartıştıklarını duyunca kulak kesildi. ‘Amerika’daki şirket bu konuda hiç esnek değil. Yeni bir iş alacağız diye…” (s. 60-61)
“Elif Su salonda, anne ve babasının karşısındaki koltukta oturuyordu. Yere değmeyen ayaklarını sallayıp, ‘Anladım. Daha kaç kere söyleyeceksiniz,’ dedi üzülerek. ‘İkincilik sana hiç yakışmıyor. Sınavlarda daha dikkatli olmalısın,’ dedi babası oturaklı bir sesle.” (s.61)
“Hediye olarak bir kitapla karşılayacağını sanan Kuzgun, paketi açtığında donup kaldı. Babasına bir şey belli etmemek için hemen kendini toparladı. ‘Beğendin mi bakalım? İngiltere’nin en iyi matematik kamplarından biridir. Okul tatile girer girmez annenle birlikte bir aylığına oraya gideceksin,’ dedi babası heyecanla.. (s. 61)
Yukardaki alıntıların esas sorunu, sayfa bilgisinden de anlaşılabileceği gibi, kurguya yedirilecekleri yere bir nevi alt alta sıralanmış, aynı bölüme sıkıştırılmış olmaları. Bize Alman mürebbiyelerini hatırlatan “Frau Tischbein” gibi araya serpiştirilmiş kimi dokundurmalar da anlaşılamadan kalıyor:
“’Hayır, Necmi Amca, Melisa gelmedi daha,’ dedi Batu telaşla. Servis şoförü, ‘Onu bakıcısı erken almış. Hastalanmış,’ deyince, Batu’nun gözünün önünde yüzlerce uçan balon patladı sanki. (…) (…) zili çaldı. Kapıyı Melisa’nın öğretmeni açtı. ‘Merhaba Frau Tischbein. Melisa’yı görebilir miyim?’ ‘Merhaba… Bir bakmam lazım. Uyuyorsa uyandıramam. Uyumuyorsa kendisine bir sorayım.’ ‘Peki, bekliyorum. Okulda öğretmen, evde öğretmen… Ufff…’ diyerek söylendi. ” (s.40, söylenen Batu)
Şimdi, Melisa’nın bakıcısı aynı zamanda öğretmen mi? Yoksa öğretmeni aynı zamanda bakıcısı mı? Adı neden yabancı? ‘Okulda öğretmen, evde öğretmen’ ile tam olarak ne denmek isteniyor? Çocuk okurun bu sorulara ilk okuyuşta doğru yanıtlar bulması güç. Dürüst olmamız gerekirse biz bile, Melisa’nın bakıcısının bir Alman mürebbiyesi olduğunu, ‘okulda öğretmen, evde öğretmen’ diyen Batu’nun da Melisa’nın hem evde hem okulda öğretmenler tarafından kuşatıldığını kast ettiğini, ancak ikinci okuyuşta çıkarabildik. Üstelik s.72’de bir kez daha Melisa’nın aklından geçtikten sonra (“Annemler evden çıktığında öğretmenim Frau Tischbein’a Batular’a gitmekten vazgeçtiğimi söylerim,”) Frau Tischbein’in kitap kurgusu içerisindeki rolü sona eriyor. Bakıcının ne öğretmeni olduğunu (Melisa’ya Almanca mı öğretiyor, müzik aleti çalmayı mı?) dahi öğrenemiyoruz.
Yazık. Çünkü buna açıklık getiren küçük bir sahne, kitabın konu ettiği çocuk gerçekliğinin okur tarafından canlı bir şekilde hayal edilebilmesini (sonuçta tüm okurlar Alman mürebbiyeleri ile büyümüyor, bunun ne anlama geldiğini bilmiyor) ve karakterlerle empati kurmasını kolaylaştırabilir, kitabın sahiciliğine hizmet edebilirdi.
Ne var ki yazar, çocuk okur ile karakterlerini yakınlaştırmak için başka bir yol seçmiş. Biz bu yola televizyon dizisi dünyasından tanıdığımız 'durum komedisi' adını vereceğiz:
“Melisa ve Batu aynı anda kağıda doğru hızla eğildiler. Kafaları birbirine çarpınca Melisa hemen isyan etti, (…)” (s.37)
“Resme gömüldüler. Masanın üzerinden bir şey alan babaannenin torununa doğru ilerlediğini ve ona yaklaşınca elindekini kaldırıp saplayacakmış gibi yaptığını gördüler. Bu kareyi gören Mesila’nın çığlık atarak masayı devirmesi bir oldu.” (s.38)
“Şükran Öğretmen’in kocaman gövdesinin altından, Melisa’nın sadece çırpı bacakları görünüyordu. Düşmenin etkisiyle sandviçin içindeki salatalık Şükran Öğretmen’in sol burun deliğine girmişti.” (s.38)
“Yerden apar topar kalkan Batu ve Elif Su, taş kesilen Mesila’yı kucaklayıp koşmaya başladılar. (…) Kedilerin ve köpeklerin arasından koşarak geçen Batu ve Elif su, Melisa’yı sedye gibi taşıyorlardı. “(s.89)
“(…)Bunu gören Batu ve Elif Su, şaşkınlıktan taşıdıkları Melisa’yı yere düşürdüler. Yere düşen Melisa şoktan çıkıp kendine gelmişti ki, yattığı yerden babaanne ve Peyami’yi görünce bayıldı.” (s.90)
“Köftesinden bir ısırık alan Peyami, “Yani Yalan Bizim İşimiz adlı radyo oyunu bugün bitecek,” dedi. Batu ağzındaki ayranı Melisa’nın yüzüne püskürttü.” (s.101)
Yukardaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, kitap kahramanlarını okura sempatik göstermeye çalışan durumlar oldukça düz ve derinlikten de inandırıcılıktan da (On yaşındaki bir çocuk koca bir yemekhane masasını nasıl devirir? Baygın bir çocuk sedye gibi taşınabilir mi? İyi aile terbiyesi görmüş bir çocuk şaşkınlıktan ayranı ağzından püskürtürken son anda kafasını geri çekmez mi? ) yoksunlar.
Bir çocuk kitabında mizah öğelerinden bazılarının abartıya ve yüzeysel komikliklere dayanmasında eleştirilecek bir yan yok, aslında. Okura soluklanma olanağı tanıyan ve kitabı keyifle okumaya devam etmesini sağlayan bu tür sahneler güçlü bir kurgu ve anlatımla birleştiğinde, kendi derinliği olan bir metne değer bile katabilir. Buradaki sorun bu sahnelerin, hikâyenin kendi derinliğini ortaya koyan sahnelerin çok önüne geçmesinde düğümleniyor.
Böylece üçüncü eleştiri noktamıza, yani kitabın, kahramanın düşünsel ve ruhsal dünyasına kapı aralamayan yüzeysel anlatımına gelmiş bulunuyoruz.
Kahramanlardan yalnızca ikisinin belirgin bir karakter özelliği olduğunu daha önce vurgulamıştık. Melisa’ya daha yakından bakalım. Melisa çocuklar içerisinde en korkağı. Kaygıları çocukça merakının önüne geçtiği için başta diğer çocuklarla birlikte bahçeli evi keşfe çıkmaktan bile geri duruyor.
Melisa’nın sözünü ettiğimiz tutumu/karakter özelliği, dört bir yandan denetim altında tutulan, hayat deneyimi sıfıra yakın, öz güveni gelişmemiş , zengin aileye mensup apartman çocuğu tipolojisine oldukça uygun ve kendi içinde tutarlı.
Keşke yazar onun bu karakter özelliğini resmederken aynı ölçüde tutarlı ve mantıklı olabilseydi. Ama on yaşındaki bir çocuğun bir resme bakıp “Ama bu bir sanat eseri,”(s.37)  dedikten sonra, resimdeki öğeleri tek bakışta değil adım adım keşfetmesi hiç sahici değil:  “İlk gördükleri babaannenin silueti oldu. Babaannenin birkaç adım sonra canavara dönüştüğünü görünce birbirlerine korkuyla baktılar. ‘Galiba devam edemeyeceğim,” dedi Melisa. (…) Resme gömüldüler. Masanın üzerinden bir şey alan babaannenin torununa doğru ilerlediğini ve ona yaklaşınca elindekini kaldırıp saplayacakmış gibi yaptığını gördüler. ” (s. 38)
Böyle okuyunca insan, yazar bir resimden değil, bir kitaptan söz ediyor duygusuna kapılıyor ister istemez. Bari Kunduz’a resim yerine çizgi roman çizdirseydi ve bu sorunu kolayından çözseydi de demeden edemiyor.
Ama Melisa’ya dönelim. Kız bu sahneyi gördükten sonra çığlık çığlığa ortalığı birbirine katıyor.  Batu ona daha sonra okulun koridorunda rastlayınca iki arkadaşının kolunda zar zor yürüyor. Öğretmeni/bakıcısı Bayan Tischbein tarafından okuldan erken alınmasını gerektirecek kadar harap halde olmasına rağmen, Batu’ya laf sokuşturma gücü yine de buluyor: “Sinirle Batu’ya bakan Melisa. ‘Seninle serviste görüşeceğiz,’ dedi. ‘İyi misin Melisa?’/ ‘Çok iyiyim Batu, sen nasılsın canım?’ dedi imalı bir şekilde Melisa. “ (s. 39) Batu onu okul bitiminde evde ziyaret edince ise korkudan hasta halde yatakta yatıyor. Bunca korkmuş bir çocuktan panik içinde laflar etmesi beklenir, doğallığında. Oysa Melisa gayet mantıklı açıklamalarda bulunuyor: “Bilmiyorum Batu. Kendi gördüklerimi de biliyorum. O evde çok acayip şeyler dönüyor ve bizim çözeceğimiz bir iş değil bu. Ben annemlere söylemekten yanayım.” (s.40)
Kısacası Melisa’nın korkaklığı gerçekçi, ama davranışları hiç sahici değil. Kurgusal bir edebiyat eserinden gerçekçilikle karıştırılmaması gereken iç tutarlılık ve sahicilik beklediğimizi daha önceki eleştiri yazılarımızda da vurgulamıştık. Öyle ya, bu faktörler çocuk okurun bir öyküye girmesini büyük ölçüde belirleyebiliyor. 'Gizemli evin sırrını çözen bir grup çocuk' kurgusunu kullanan sayısız kitaptan bazılarının neden çok başarılı, bazılarınsa neden çok vasat olduğu sorusu da, büyük ölçüde buna (ve kitabın diline) bağlı.  
Kurgudaki düğüm noktalarının hep kolaycı çözümlerle aşıldığı, kitabın macera ve heyecan boyutunun, yaratıcılıktan uzak, çok kullanılmış, çok bildik olaylarla (eve sızmaya çalışan çocukların kedi ve köpekleri uzaklaştırmak için bahçeye et atmaları, anne-babayı atlatmak için ses taklidine başvurmaları, pencereden içeri gözetlemek için daha sonra yıkılan bir insan kulesi yapmaları vb.) ya da basit 'durum komedisi' sahneleriyle ayakta tutulmaya çalışıldığı, en önemlisi de ana karakterlerinin sahici bir derinlik kazanamadığı Çarpık Ev,  ne yazık ki vasat sınıfına girmekten kurtulamıyor. Tabii bunda yazarın akıcı olmakla beraber okurda iz bırakmayan, kitabın başında daha özenli iken, giderek zayıflayan üslubu de rol oynuyor. 

Bize de, Türkiye çocuk edebiyatına renk ve derinlik getirebilecek güçlü ve özgün bir fikrin büyük ölçüde heba edildiğini saptamak kalıyor. 

Not: Yazılardaki vurgular bize ait.