çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2013 Çarşamba

Ödüller çocuk ve gençlik edebiyatının önünü açıyor mu, tıkıyor mu?


Yeni yazımıza hazırlanırken okuduğumuz, incelediğimiz kitapların birçoğunun ödüllü olması başta bir rastlantıdan fazlası değildi. Kapsamlı bir edebiyat eleştirisine konu edebileceğimiz (demek oluyor ki belli nitelikler taşıyan) bir eser arıyorduk, çünkü Kitedit’in son dönemde genel konular üzerinde yoğunlaşarak bu alanı biraz boş bıraktığını düşünüyorduk. Kim bilir, belki de elimizin öncelikle ödüllü kitaplara gitmesi bundandı.
Ne var ki kitapları okuduktan, neredeyse hepsinin ödüllü olduğunu bir kez daha hatırladıktan ve bunu anlamlandırmakta zorlandıktan sonra bilinçsiz tercihimiz bilinçli bir sorgulamaya dönüştü. Sahi, ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen ödüllerin anlamı, amacı ve çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimi üzerindeki etkisi nedir?
Bu soruya yanıt aramak için sonuçtan yani ödüllü kitaplardan hareket edebilirdik elbette. Ama önce ödüllerin iç mantığının sonucu nasıl belirlediğini/etkilediğini incelemek, yani meselenin özüne inmek istedik.
Bunun için dönüp ödüllerin kendisine baktık.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatına yeni bir soluk getiren, heyecan verici nitelikteki yapıtları onurlandırmak.
·         Kamuoyunun dikkatini genelin üzerine çıkan yeni eserlere ve çocuk ve gençlik edebiyatındaki önemli gelişmelere çekmek.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında olağanüstü edebi ve sanatsal nitelikler taşıyan eserleri ödüllendirmek.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında yaratıcı ve yenilikçi fikirlere dikkat çekerek (henüz) tanınmamış yazarlara ait, böylesi yapıtları desteklemek ve yayınevlerini bu eserleri yayın programına almak için özendirmek.
·         Eserleriyle çocuk ve gençlik edebiyatının niteliksel gelişimine katkı sunan genç yazarları desteklemek.
Hayır, bunlar Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen ödüllerin amaç ve işlevlerini tarif eden maddeler değil. Yukardaki ilkeleri, farklı ülkelerde verilen, saygınlığı, güvenilirliği ve çocuk edebiyatına sunduğu katkıyla kendini uluslararası düzeyde kanıtlamış çeşitli çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerinin ‘manifestolarından’ derledik.
Türkiye’deki ödüllere, daha doğrusu bu ödüllerin neden verildiğine ilişkin ödül sahibi kurum ve kuruluşların resmi açıklamalarında öne çıkan kriterlere baktığımızda ortaya çıkan tablo biraz farklı.  
·         Çocuk edebiyatına yeni, çağdaş ve özgün yapıtlar kazandırmak.
·         Çocuklara Türkçenin güzel ve sanatsal kullanımını örnekleyen metinler sunmak.
·         Türk dilinin olumsuz etkilerden arındırılmasını ve Türkçemizi doğru ve yalın kullanan yeni kuşak yazarların ve araştırmacıların yetişmesine katkıda bulunmak.
·         Genç ve yeni yazarlara seslerini duyurma olanağı sağlamak.
·         Okurun duygu ve düşünce ufkunu genişleten edebi yapıtların yazılmasını özendirmek.
·         Çocuk ve gençlik kitapları alanında ürün veren yayınevlerinin uzmanlaşmasını ve her yıl daha nitelikli kitaplar yayımlamasını sağlamak.
·         Genç sanatçı adayların dikkatini çocuk ve gençlik edebiyatına çekmek.

İşte, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen, az-çok adı sanı duyulmuş ödüllerin başlıca kriterleri bunlar. İlk dikkati çeken, aranan özelliklerin (özgünlük, çağdaşlık, okurun duygu ve düşünce ufkunu genişletmek, dilin güzel, doğru ve sanatsal kullanımı vb.) aslında yayımlanmaya değer görülen herhangi bir çocuk ve gençlik kitabında zaten bulunması gerektiği.  
Yabancı ülkelerde çocuk ve gençlik edebiyatının saygın ödülleri, vasatın ötesinde yaratıcı ve yenilikçi nitelikler taşıyan, heyecan uyandıran, olağanüstü eserlere verilirken, bizde bu tür özelliklerin es geçilmesi düşündürücü doğrusu.
Acaba ülkemizde, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen önemli ödüllerin çoğunun (ÇGYD’nin yılın kitabı/kitapları ödülleri aklımıza gelen tek istisna) çeşitli yayınevleri adları taşıması ya da Gülten Dayıoğlu Vakfı’nın verdiği ödül gibi belli yayınevleriyle (Altın Kitaplar Yayınevi) işbirliği içerisinde düzenlenmesiyle yukarıdaki kriterler arasında ne tür bir bağ var?
Söyleyelim, göbekten bir bağ var. Çünkü bu ödüllerin kuşkusuz tek değil ama öncelikli amacı yayınevlerine yeni yazarlar ve yapıtlar kazandırmak. Çeşitli ödüllerin şartnamelerinde ufak tefek değişikliklerle “Ödül kazanan yapıtların yayın hakkı x yıl süre ile x yayınevine devredilmiş olup …” koşulunun yer alması ve sadece dosya halindeki, henüz yayımlanmamış eserlere verilmesi boşuna değil.
Yayınevleri ödüller vasıtasıyla, daha önceki yazılarımızda gerçek nedenlerine eğildiğimiz “genç, umut vaat eden yazar sıkıntısına” çözüm arıyorlar her şeyden önce. Bu haliyle de bu ödüller bugüne kadar eserlerini yayımlatamamış, ya da ismini/yapıtlarını yeterince tanıtamamış genç yazarlara umut oluyor, öncelikle.
Meseleye yalnızca yayınevi ve yazarın dar çıkarları çerçevesinden yaklaştığımızda buraya kadar yanlış ya da kötü bir şey yok.
O halde şöyle soralım. Bu ödüller Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine kalıcı, ön açıcı katkılar sunabiliyor mu?
Bu soruya tok bir şekilde “Evet!” diye yanıt verebilmek için sözü edilen ödüllerin sıradanlığı aşan, yenilikçi, yaratıcı, heyecan verici, kısacası olağanüstü eserlere verilmesi, bu eserler yoluyla sanatçıyı ve yayınevini özendiren, eğiten, yazılı ve görsel çocuk ve gençlik edebiyatının değerlendirilmesi için çağdaş ölçüler ve öncelikler ortaya koymaları gerekirdi.
Ödülün tanımı katılan ve kazanan eserlerin niteliğini belirler
Ödülünüzün önceliğini çocuk ve gençlik edebiyatına yeni, genç, çağdaş yazarlar ya da özgün yapıtlar kazandırmak, ölçünüzü de güzel ve doğru Türkçe olarak belirlediğinizde ödülün iddiasını da belirlemiş, daha doğrusu baştan daraltmış olursunuz:  Yayınevlerine yayımlanmaya değer yeni eserler kazandırmak!
Kuşkusuz yalnızca yayınevlerinin değil, bir bütün olarak çocuk ve gençlik edebiyatının yeni, çağdaş seslere, bu yeni genç seslerin de önünün açılmasına ihtiyacı var.  Ama çocuk ve gençlik edebiyatımızın yaşadığı asıl sıkıntı bu değil. Asıl sıkıntı, yayınevlerinde yığılan onca dosyaya rağmen, yenilikçi, yaratıcı, alana soluk ve renk getiren, çocuk edebiyatına yön verebilecek seslerin çıkmaması/çıkamaması.
Ödüllerin, bu düğüm noktasının çözülmesinde etkin bir araç olabilecek dahası olmalıyken, onu derinleştiren kurumlara dönüşmesinin en önemli nedeni yayınevlerinin öznel ihtiyaçlarını temel almalarıdır.
Okuma kültürünü geliştirmek için güçlü bir politikası olan devletlerin güçlü ve saygın çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerine sahip olmaları şaşırtıcı değil. Çünkü bu ödüllerin büyük çoğunluğu yayınevleri tarafından değil devlet (ilgili bakanlıklar), belediyeler (şehirler) ve sivil toplum kuruluşları tarafından finanse edilmekte/düzenlenmekte, tarafsızlıkları ve nesnellikleri de bağımsız sanatçı ve uzmanlardan oluşan seçici kurullarla güvence altına alınmaktadır.
Eğer veriminizi çocuk ve gençlik edebiyatında sürdüren/sürdürmek isteyen gerçekten yaratıcı, yenilikçi ve yetenekli bir yazarsanız bu tür ödüller daha çok tanınmanıza, yayınevinizin yayımlanmış eserinizi okurla daha kolay buluşturmasına yardımcı olduğu gibi, ödül sayesinde size tanınan maddi burslar daha verimli, sıkıntısız çalışmanıza olanak tanımakta, size sunulan maddi ve manevi destek sayesinde deneysel, yenilikçi sanatsal üretimler ve yaratıcı fikirleriniz için cesaretiniz artmaktadır. Artık ödüllü bir yazar/çizer olarak ürettiğiniz eserler ise yeni yetişen sanatçılar ve onların potansiyel yayıncıları için, ölçü ve önceliklerine yön veren örnekler teşkil etmektedir. Saygın ve güvenilir uluslararası ödüllerin işlevleri kuşkusuz bu kadarla sınırlı değil, ancak bu kadarı bile genel olarak çocuk ve gençlik edebiyatının gelişmesine hizmet etmelerine yetmektedir.
Örnek teşkil edecek ölçüde vasatın üstüne çıkamayan eserlere verilen ödüller vasat eserlerin örnek teşkil etmesine yol açıyor
Oysa Türkiye’deki çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerine baktığımızda yazar-çizer ya da çevirmen üzerinde ne böyle bir etkileri olduğunu söyleyebiliriz, ne de gerçekten örnek teşkil edecek ölçüde genelin (vasatın) üstüne çıkan eserlere verildiklerini.  Belli bir yayınevinin güdümünde olmayan ve diğerlerinden farklı olarak yayımlanmış güncel eserlere verilen ÇGYD’nin yılın kitabı/kitapları ödülleri de ne yazık ki bu çerçevenin dışına yeterince taşamıyor. Resmi web sayfasında ÇGYD’nin yılın kitabı ödülünün amacı ve kriterleri konusunda açıklayıcı bir bilgi bulamamamız bile bu ödülün iddiası ve gücü konusunda aydınlatıcı ipuçları veriyor. Ki başka başka haber kaynakları üzerinden ulaştığımız ödül kriterlerini incelediğimizde esası itibarıyla Türkiye’de bu alanda verilen diğer ödüllerin iç mantığıyla örtüştüklerini, daha doğrusu bu iç mantığı  aşamadıklarını görmekte zorlanmadık. Farklı ve önemsenmesi gereken tek vurgu ödülün çocuk ve gençlik kitapları alanında ürün veren yayınevlerinin uzmanlaşmasını ve her yıl daha nitelikli kitaplar yayımlamasını amaçlaması.
Hal böyle olunca, son dönemde okuduğumuz ödüllü kitapların bizi hayal kırıklığına uğratması belki de o kadar şaşırtıcı değil. Hatta bir itirafta bulunalım: Bazılarını incelerken o kadar sıkıldık ki, sonuna kadar okuma disiplini bile gösteremedik.
Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde ya da ödüllü bir kitabın eleştirisi
Baştan söyleyelim, yazımızın ikinci bölümünde eleştiri konusu edeceğimiz 2011 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Üçüncülük Ödülü'nu kazanan, Dursun Ege Göçmen’in Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinden adlı eseri, sonuna kadar okuyamadığımız kitaplardan biri değil. Aksine akıcı dili, bazı ilginç ögeler içeren kurgusu ile bizi az-çok sardığını bile söyleyebiliriz. 
Ancak bu özellikler, sözü edilen kitabı çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan, dikkat çeken bir eser haline getirmeye yetmiyor. Az sonra daha ayrıntılı ele alacağımız bazı belirgin zayıflıkları bunun önüne geçiyor.
Ama önce romanın konusunu özetleyelim:
Sınıftaki öğrencilerin ödevlerini internetten indirmesine kızan Ozan’ın öğretmeni çocuklara kütüphaneden bir kitap ödünç alma ve özetini çıkarma cezası verir. Cezayı yerine getirmek için kütüphaneye gelen Ozan hangi kitaba el atsa, kendisine adıyla hitap eden esrarengiz notlar bulur. Başta, tam bir örnek öğrenci ve ailenin gözbebeği olan abisinin bir oyunuyla karşı karşıya olduğunu düşünen Ozan, “Bu oyunla abin Baran’ın hiçbir ilgisi yok!” mesajı aldıktan sonra iyice meraklanır ve notlarda bahsedilen diğer dört çocuğun kim olduğunu öğrenmek, bulmacanın sırrını çözmek için oyuna katılmaya karar verir. Ertesi gün notlarda bahsedilen buluşma yerine gittiğinde dört sınıf arkadaşıyla karşılaşır. Bu dört çocuğun her biri kendine has farklı farklı garip özellikleri olan sevimsiz tiplerdir. Kumru aşırı ürkek, Berkay aşırı başarılı ve kendini beğenmiş, Alaz tam bir yabani, Tosun ise müthiş obur ve her şeye olumsuz yanından bakan biri.
Ozan kitapların içinde bulduğu esrarengiz notlarda bahsedilen diğer oyun kahramanlarının onlar olduğunu anlamakta gecikmez. Sınıf arkadaşlarıyla durumu konuşmak için bir çay bahçesinde giderler. Tam kendilerine birilerinin oyun oynadığına kanaat getirdiklerinde Alaz oyuna biraz daha devam etmeyi ve yeni bir mesajı beklemeyi teklif eder.
Mesaj kendini bekletmez. Çocuklara hesap fişi getiren garsonun uzattığı kutunun dibindeki kağıtta şöyle yazmaktadır: “Göreviniz bir masalın parçalarını birleştirmek.” Beş parçaya bölünüp beş farklı insan tarafından bulunacak masalı birleştirmeyi başaran kişilerin büyük sırrı öğreneceğini ve bu sırrı gelecek kuşaklara aktarmak için masalı yine beş parçaya bölüp oyunu yeniden başlatması gerektiği bilgisini de içeren mesajda ayrıca şunlar yer alır:  “Her sabah içinizden biri kapısında bir zarf bulacak. Zarfın içinde her masal parçasının nerede olduğunu anlatan şifreli bir şiir olacak. Şiirlerin anlamını çözebilirseniz, masalın saklanmış parçasını da bulabilirsiniz.”
İşte, kitabın devamında yaşanan tam olarak bu. Her sabah çocuklardan biri kapının önünde şifreli bir şiir buluyor ve şifreyi çözmek için oyuna dahil olan diğer arkadaşlarıyla bir araya geliyor. Şiirlerde yer alan ipuçlarından hareketle, sırası gelen masal parçasının nerede saklandığını tahmin eden çocuklar bu parçaları ele geçirmek için çeşitli maceralara atılıyorlar. Sonunda beş masal parçasına da ulaşıp hepsini birleştirmeyi başarıyorlar. Şifreli şiirleri sıralarına göre yukarıdan aşağıya tekrar okuduklarındaysa, bunların akrostişle yazıldığını ve yeni bir mesaj içerdiğini fark ediyorlar. Bu mesaja göre peşinde oldukları büyük sır parkın içindeki heykelin üstünde yazıyor. Hemen parka, heykelin başına koşan beş kafadar büyük sırra da ulaşıyor: İnsanoğlu çeşit çeşit, beş parmağın beşi bir mi?
Kitap bu mesajla ve Ozan’ın tüm insanlar gibi kendisi ve arkadaşlarının da farklı farklı olduğunu fark etmesiyle sona ererken ona yönelttiğimiz temel eleştirilerimizin ilkine gelebiliriz:
Bulmacalı, esrarengiz bir macera olarak kurgulanan kitabın arka planında kendini ailesinin gözündeki çapak gibi hisseden, hep başarılı ve baskın abisinin gölgesinde kalan baş kahraman Ozan’ın, heykeldeki mesajı okuyup büyük sırra ulaşmayı başarmasıyla, kitabın sonuncu ve 120’inci sayfasında birden büyük bir dönüşüm/kişilik olgunlaşması geçirmesi var:  “Kendimi birden şimdiye kadar hiç olmadığım kadar iyi hissettim. Hatta sadece iyi değil. Güçlü, cesur, başarılı ve esprili… / Ancak, garip olan bir şey vardı. Önceleri, dünyanın en büyük sırrını, abime benzemek için istiyordum. Oysa şimdi Ozan olmaktan fazlasıyla memnundum. Hayır, ben bir çapak değildim. Bir gün annemle babamın göz bebeği olabilir miydim bilmiyorum, ama abim Baran gibi olmak istemediğime emindim.”
Türkiye çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında sık sık karşılaştığımız bir sorun var.  Kahramanların yaşadıkları içsel gelişimler/dönüşümler okura kahramanın iç sesi üzerinden açıklanıyor. Buna gerek duyulmasının iki nedeni var. Bir, hikâye aslında bu içsel gelişimi/dönüşümü destekleyen ve bunu okura hissettiren, yaşatan, deneyimleten bir içerik taşımıyor. İki, yazar hikâye bu içeriği (güçlü ya da zayıf) taşımasına rağmen, hikâyesine ya da okuruna tam olarak güvenmediği için olup biteni ayrıca açıklama gereği duyuyor.
Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde romanında karşımıza çıkan işte bunun bir karışımı. Ozan’ın kendini ailenin kara koyunu gibi gördüğüne, başarılı abisini kıskandığına ve kendi halinden pek de memnun olmadığına dair mesajlar hikâyeye iliştirilmiş gibi duruyor. Okur olarak Ozan’ın kendini ezik hissettiğini öğrensek de bunu aslında duyumsayamıyoruz. Masalın parçaları peşinde koşarken yaşadığı kimi olumlu deneyimlerin, maceranın başarıyla sonuçlanmasının ve büyük sırrın içerdiği mesajın Ozan’ın önemli bir olgunlaşma yaşamasını tetiklediğini mantığımızı kullanarak anlayabiliyoruz, ama bunu hikâyenin kendi akışı içinde deneyimleyemiyoruz.  
Ama romanın ‘insanlar farklı farklı, ama bu iyi ve kendimiz olmayı öğrendiğimizde mutlu oluruz’ şeklinde özetlenebilecek ana mesajını dayandırdığı arka plan hikâyesinin derinlikten ve o ölçüde de inandırıcılıktan uzak oluşunu bir yana bırakalım ve ön planda kurgulanan asıl öyküye, yani esrarengiz bulmacalarla dolu heyecanlı maceraya gelelim.
Kitabın özetinde de belirttiğimiz gibi çocukların yaşadığı maceralar esrarengiz şiirlerdeki ipuçları yakalamalarına dayanıyor. Hikaye tüm gerilimini buradan alıyor.  Ne var ki ve ne yazık ki okur olarak bu sürecin neredeyse tamamıyla dışında bırakılıyoruz. Çünkü şiirlerdeki ipuçlarını yakalayabilen yalnızca o sabah şiiri bulan çocuğun kendisi.
Alaz’a gelen ilk şifreli şiiri okuduğumuzda bunu henüz bilmediğimiz için okur olarak heyecanlanıyor ve kitabın öteki kahramanlarıyla birlikte “Papatyalar açtığında/Ak tomurcuk saçtığında/Resim gibi durur balkonunda/Kıyıp da koparamaz bir tekini/Islıkla sular çiçeğini/Neredeyse bekler seni” (s.39) kıtasının anlamını çözmeye çalışıyoruz. Ancak biz de “Bir bulmaca bu,” (s. 39) diyen Berkay’dan öte bir sonuca ulaşamıyoruz. Ne de olsa papatya, ıslık ve balkon arasındaki bağlantıyı bilen tek kişi Alaz. Onun Aksi Arif Amca lakaplı çiçek delisi bir komşusu olduğu bilgisi bizimle ancak Alaz sırrı çözdükten sonra paylaşılıyor. Bu sayede de okur olarak Alaz’ın sırrı nasıl çözdüğünü kavrayabiliyoruz ama onunla birlikte sırrı çözemiyoruz.
Daha sonraki şifreli şiirler de benzer bir mantığa dayandığı için kahramanlarla birlikte akıl yürütmekten giderek vazgeçiyor ve maceranın seyircisi konumuna geri çekiliyoruz. Doğal olarak da hikâyeyi artık baştaki heyecan ve merakla takip etmiyoruz.
İyi ki her şifrenin çözülmesi plan ve cesaret gerektiren yeni bir macera demek. Kitabın iyice sıkıcı hale gelmesini de büyük ölçüde kurgunun bu akılcı yapısı önlüyor. Ancak akılcılık her zaman inandırıcılık anlamına gelmiyor. Romanın üçüncü büyük zaafı, çocuk kahramanların masal parçalarına ulaşmak için atıldıkları tüm maceraların okurda oldukça yapay ve zorlama bir tat bırakan ve sahici olmayı başaramayan bir dizi gelişmelere dayanması.
Birinci masal parçasını bulmak için Aksi Arif Amca’nın çiçekli balkonuna sızmayı başaran çocuklardan Alaz’ın gül yetiştiren bir bitki sever olduğu birden bire ortaya çıkması gibi: “Onun çiçek  sevgisini bilmediğimiz için hepimiz şaşkınlıkla Alaz’a bakakalmıştık. Ama bu bilgi en çok da Arif Amca’yı şaşırtmıştı.” (s. 48)
Odasında ikinci masal parçası saklanan okul müdürünün önce heyecanı tırmandırmak için bir despot olarak resmedilmesi ve bu bilginin tam da yeri gelmişken araya sıkıştırılması gibi:  “6 yıldır aynı okulda okuyorum ama Müdür Bey karşısında titremeyen tek bir öğrenci bile tanımadım bugüne dek. (…) duyduğumuza göre Müdür Bey, ilkokula giderken asker olmayı çok istiyormuş. Ama boyu, askerlik ölçülerinin üç santim altında diye Askeri Lise’ye alınmamış. Keşke alınsaymış. O zaman biz yarı askeri bir okulda okumak zorunda kalmazdık (s. 58-59).
Sonra da müdürün odasına sızma zorlu görevinin büyük bir rastlantı sonucu neredeyse kendiliğinden çözülüvermesi gibi: “’Odaya bugünkü son derste gireceğiz. Nasıl olsa fen öğretmeni raporlu. Yani bizim sınıfın dersi boş geçecek. Yani ortalıkta kimse bulunmayacak.’ / ‘Ya Müdür Bey?’ diye sordum. / Yüzüme bakıp sırıttı: ‘Okulda bile olmayacak.’” S. 61)
Dördüncü masal parçasını eski tekvandocu bir koru bekçisinin üzüm sepetinde saklandığını öğrenen Ozan’ın önce korkunç bir sahne yaşaması: “’Şimdi bir yapıştıracağım, beş parmağımın izi kalacak suratında’”/ Korkuyla bir adım geri çekildim. Bekçinin gözleri ateş gibiydi. ‘(…) ‘DEFOOOOOLLLL!!!!!” / O ses vücudumun kilitlerini bir anda çözüverdi. Bir saniye içinde arkamı dönmüş ve koşarak on metre kadar uzaklaşmıştım. Bekçinin sesiyle başlayan koşum yine onun sesiyle durdu. ‘Hey!” / Titreyerek arkamı döndüm. Bekçi işaret parmağını sallıyordu. ‘Ozan Şenyüz! Adını bir köşeye yazdım. Bir daha seni buralarda görürsem bacaklarını kırarım!’, (s. 98-99). Gerilimin iyice tırmandığı noktada bir yanılgıyla karşı karşıya olduğunu anlaması: “Korkuyla başımı sallayarak anladığımı belirttim. Bu işaret onun için yeterli bir yanıttı. Oradan uzaklaşırken bekçinin bakışlarını ensemde hissediyordum. Sanki arkamdan geliyordu. ‘Şşştt, baksana!’ / Elini omzuma değer değmez bağırmaya başladım. ‘Aaaa!’ / ‘Deli misin oğlum?’ / Kolumdan tutup sarsan Berkay’a şaşkınlıkla baktım. Evet karşımdaki Bekçi değil Berkay’dı. (s.99) Hatta belki de büsbütün (dürüstlük adına Ozan’ın yanılgısının boyutunu tam olarak anlayamadığımızı itiraf edelim)  hayal görmüş olması: “Tosun güldü. ‘Bekçinin eski tekvandocu olduğunu duyunca betin benzin attı hemen. Bakıyorum uyumadan kâbus görmeye başladın!” (s.99) Ancak tüm bunlara rağmen ve okurda yaratılan beklentinin tam aksine tekvandocu bekçinin çocuklara masal parçasının saklandığı üzümlü sepeti neredeyse durup dururken ve büyük bir sevecenlikle vermesi gibi: “Daha iki adım atmıştık ki Bekçi ‘Çocuklar,’ diye seslendi, ‘şu sepeti de alın. Üzümleri aranızda paylaşırsınız. Yarın sepeti geri getirmeyi unutmayın ama…’ / Hepimizin yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Sadece masalın sonuna yaklaşanların yüzünde görülecek bir gülümseme. Bekçi unuttuğumuz masalı kendi elleriyle veriyordu bize.’” (s.101-102)
Ama daha fazla uzatmayalım. Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde kitabının Tudem Yayınları gibi çocuk ve gençlik edebiyatında iddialı bir yayınevinin programında yer bulması, bizce, yukarıda ele aldığımız zayıflıklarına (ki asık yüzlü kütüphaneci, kütüphaneden kitap ödünç alma ve kitap özeti çıkarma cezası gibi kitap ve okuma sevgisiyle pek de bağdaşmayan mesajlar içermesi türü ayrıntılara hiç girmedik)  karşın akıcı dili ve kusurlarına rağmen çocuk okuru sürükleyebilme potansiyeli taşıyan kurgusu nedeniyle yine de anlaşılır. Anlayamadığımız bu ve benzer zaaflar taşıyan kitapların neden ödüllendirildiği. Nitelikleri, belki bir edebiyat eleştirisinde yeri olmayan, ama okurken hissettiklerimizi iyi karşılayan “eh işte,” ya da “hım, aslında o kadar da fena değil,” türü ifadelerle tanımlanabilen ve vasat olmanın ötesine geçemeyen eserler ödüllendirildiği sürece, bu ödüllerin ülkemiz çocuk ve gençlik edebiyatının gelişmesine katkı sunmasını ve yenilikçi, yaratıcı, heyecan verici özgün fikirleri olan genç yeteneklerin önünü açmasını beklemek ne yazık ki hayal.
Tamam,  bazen büyük şeyleri başarmak için hayal görmek gerekir. Peki, madem büyük şeyler başarmak istiyoruz, o halde kendimizi neden küçük hayallerle sınırlandıralım? Neden bizim de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında güçlü bir ödülümüz olmasın? Neden çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki ödülleri tek tek yayınevlerinin ya da bu yayınevlerinin güdümündeki/baskın etkisindeki kurumların inisiyatifine bırakmak yerine, gerçekten okuma kültürünü geliştirme amacına hizmet eden, çocuk ve gençlik edebiyatının önünü açabilecek, geliştirebilecek, hatta yönünü belirleyebilecek bir ödülün (ve onun sahip olması gereken kriterlerinin) tanımını yapmıyoruz? Neden bu tanımla birlikte, bütünlüklü bir okuma kültürü politikası geliştirme görevi ve sorumluluğu taşıyan adreslere gitmiyor, daha doğrusu onların kapısına dayanmıyoruz?
Belki böylesi bir ödülün koşulları henüz olgunlaşmamış olabilir, ancak bu bunun hayalini görmemizin, hayalimizin peşinde koşmamızın ve çocuk ve gençlik edebiyatına gönül ve emek vermiş/veren kişi ve kuruluşlar olarak hayalimizi gerçekleştirmek için yaptırımcı bir güç ortaya koymamızın önünde engel değil! 

28 Ocak 2013 Pazartesi

Türkiye çocuk edebiyatında vasatlık


Çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatında döne döne işlenen bazı konuların varlığı dikkat çekiyor: Okula başlamak, aileye yeni bir üyenin katılması/kardeş kıskançlığı, doğa ve hayvan sevgisi /çevrecilik, ilk ergenlik sıkıntıları, dostluk ve dayanışma, tarihsel eser kaçakçılığı… Liste uzatılabilir.
Bazı konuların genel ya da dönemsel olarak çocuk ve gençlik edebiyatında görece sık yer bulması ülkemize özgü değil. Tıpkı, aynı konuların farklı yazarlar tarafından yeniden ve yeniden işlenmesi çocuk ve gençlik edebiyatına özgü olmadığı gibi. Yetişkin edebiyatı bunun sayısız örnekleriyle dolu.  Dahası aşk romanı, kadın romanı, göçmen edebiyatı gibi bazı edebiyat “türleri” basbayağı konu bütünlüğüne/benzerliğine dayanıyor. Ki buna genç yetişkin edebiyatı da dahil edilebilir, hatta edilmeli.
Neden mi? Çünkü genç yetişkin edebiyatı aslında tematik bir tanımlama. Nasıl kadın romanında kahraman çoğunlukla kadınsa, genç yetişkin romanının kahramanı da yaşça gençtir. Nasıl göçmen edebiyatı daha çok göçmenlerin hayatını, sorunlarını konu ediyorsa, genç yetişkin edebiyatı da daha çok yaşça genç olanların ilgi alanına giren temaları işliyor.
Buraya kadar çocuk ve gençlik edebiyatı da pek farklı görünmüyor: Kahramanlar çoğunlukla çocuk ya da gençlerden oluşuyor ve çocuk ya da gençlerin yaşamını dolaylı/dolaysız etkileyen konular işleniyor.
Peki, bu benzerliklere bakarak çocuk ve gençlik edebiyatının tıpkı genç yetişkin ya da kadın edebiyatı gibi konu bütünlüğüne/benzerliğine dayandığını söyleyebilir miyiz? Çocuk edebiyatının tarihsel gelişimi ve bilimsel temelleriyle ilgilenenler, bu alandaki akademik literatürü takip edenler bu soruya “elbette, hayır!” diye yanıt verecektir.
“Hayır” yanıtına bir itirazımız yok.” Elbette” kısmının gerçek bir bilince denk geldiğine ilişkin bazı tereddütlerimiz var ama. Çünkü Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının reel durumuna (o reel durumu oluşturan güncel örneklerine) baktığımızda, teoride “elbette hayır!” diyenlerin pratikte “eh n’apalım, evet!”i uyguladıklarını görüyoruz.
“Eh, n’apalım, evet!” tutumunun somut görüngülerine ve onun eleştirisine yazımızın ilerleyen aşamalarında geleceğiz. Ama ondan önce -eleştirimizin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için-  teoride kabul edilen “çocuk ve gençlik edebiyatı tanımı tematik ayrımlara dayanmaz” saptamasını biraz açmak istiyoruz.
Yöntem olarak, gerçekten konu bütünlüğü/benzerliği üzerinde yükselen kadın, göçmen ya da genç yekişkin edebiyatını çocuk ve gençlik edebiyatıyla karşılaştıracağız.
Göçmen edebiyatından başlayalım. Göçmen edebiyatı, daha çok göçmenleri ya da göçmenlerle/göçmen sorunuyla temas edenleri ilgilendirdiği var sayılan edebiyat eserlerinin toplandığı bir konu başlığı.(Bazen de göçmen yazarların yazdığı kitaplar bu gruba dahil ediliyor). Türkiye’nin aksine Avrupa’nın köklü bir göçmen ‘sorunu’ ve buna paralel olarak da güçlü bir göçmen edebiyatı var.
Örneği somutlaştırmak için Avrupa’da yaşayan bir göçmen ve edebiyat okuru olduğunuzu düşünün. Göçmen edebiyatı doğal olarak ilginizi çekebilir. Hatta kitap seçerken göçmen edebiyatına öncelik verebilirsiniz. Ama tersi de mümkün. Üstelik tersi durumun (yani bir göçmen olarak göçmen konulu kitaplarla ilgilenmemeniz ve onları okumamanız) edebiyat okurluğunuz üzerinde belirleyici bir etkisi yok. Bu, göçmen edebiyatı sınıfına dahil edilen nitelikli bir eserin size çok şey katabileceği gerçeğini yadsımıyor, ama bir göçmen olarak edebiyat okuru olmak için göçmen edebiyatı okumanız da gerekmiyor. Aynı durum kadın ya da genç yetişkin edebiyatı için de geçerli. Nasıl ki bir kadının edebiyat okurluğuna terfi edebilmesi için kadın edebiyatı basamağına ihtiyaç duymuyorsa, genç yetişkine de öyle bir basamak “ihtiyaç” adı altında dayatılamaz.
Tabii tüm bunlardan kadın, göçmen ya da genç yetişkin edebiyatının temelsiz, fonksiyonsuz eserlerden oluştuğu sonucu çıkarılmamalı. Her şeyden önce bu konu başlıkları altında toplanan edebiyatın içinden, edebi nitelikleri bakımından başka başka konular işleyen edebiyat eserleriyle rahatlıkla yarışabilecek bir dizi kitap çıkıyor. İkincisi, bu kitaplar çeşitli sosyal sorunlarla ilgili toplumsal duyarlılığa katkı sunuyor.
Bu noktada çocuk edebiyatıyla yine bir paralellik kurabiliriz. Çocuk edebiyatı hem toplumun çocuğu nasıl gördüğünü, konumlandırdığını yansıtan bir ayna gibidir, hem de çocuğu ve onun toplumsal gerçekliğini daha iyi anlamamızı, ihtiyaç ve hakları konusunda farkındalık geliştirmemizi sağlıyor.
Ama şimdi yetişkin okur konumumuzdan bir an için sıyrılalım ve çocuk olduğumuzu düşünelim. Çocuk olarak edebiyat dünyasına girmemize olanak sağlayan tek kapı çocuk ve gençlik kitapları. Edebiyat okurluğu açısından bir kadının yalnızca kadın romanları, genç bir yetişkinin yalnızca genç yetişkin romanları okuması  dıştan bakıldığında “yoksulluk”,  içten bakıldığında “özgür bir seçim/tercih” iken bir çocuğun yalnızca çocuk kitapları okuması verili durumun kendisi, üstelik de kaçınılmazdır.
Peki, çocuğu çocuk edebiyatına mahkûm eden olgu nedir?  Yetişkin kitaplarında işlenen konular mı? Edebiyata giren aşk, şiddet, cinsellik, ihanet, karmaşık aile ilişkileri, yalnızlık gibi temel meseleler ya da sıradan insanlık hallerinin bin bir yüzü mü? Yok, canım! Sonuçta, kadın, erkek, göçmen, genç yetişkin, çocuk… hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz. Evet ,“tipik kadın konuları” gibi “tipik çocuk konuları” diye tanımlanan bazı konular var. Ama ne kadınların ne çocukların dünyası bu tipik konularla sınırlı, kimi zaman bu konular/sorunlar dünyalarına bile girmiyor. Zaten çocukların kadınlardan/ göçmenlerden/ genç yetişkinlerden farklı olarak dünyalarına girsin girmesin, her türlü meseleyi işleyen yetişkin kitapları oku(ya)mamalarının nedeni konularda değil işleyişte düğümleniyor. 
Eh, zaten “elbette hayır!” yanıtını verenler bunu biliyor. Zaman zaman aralarından, çocuk kitaplarına daha çok konunun girmesi gerektiğine dair sesler de yükseliyor. Doksanlı yıllarda boşanma da olmalı çocuk kitaplarında, ilk aşk da … deniyordu. İki binli yıllarda buna ölüm, savaş, öteki gibi daha “zor” görünen konular da eklendi. Daha da ileri gidip, Hollanda’da eşcinsel evliliği işleyen çocuk kitapları var, bizde niye olmasın diyenler de çıkıyor. Tıpkı, çocuklarımızı ithal konularla mı büyüteceğiz, ülkemizde konu mu bitti, diyenler çıktığı gibi.
Ortak olan nokta çocuk ve gençlik edebiyatının genelde konu eksenli tartışılması.  Süren sansür skandalında ayyuka çıkan “şu kitapta cinsellik var, müstehcen”, “şu romanda şiddet ve küfür var, uygunsuz” türü yaklaşımları tartışmamızın dışına bırakıp, kendimize bakalım. “Edebiyatta önemli olan konu değil, işleyiştir,” cümlesi gelinen yerde orta okul müfredatında  bile yer bulurken, neden çocuk ve gençlik edebiyatı söz konusu olduğunda sürekli konuyu tartışıyor ve asıl önemli noktayı, yani işleyişi es geçiyoruz? Hem de çocuk ile yetişkin edebiyatı esas olarak işleyişte ayrılıyorken?
Avrupa çocuk ve gençlik edebiyatının gözümüze zengin, özgün ve farklı görünmesinde konu çeşitliliğinin de payı var kuşkusuz. Andreas Steinhöfel’in yazıp Tudem’in yayın programına aldığı (ve sabırsızlıkla kitapçılara çıkmasını beklediğimiz) Rico, Oskar ve Derin Gölgeler adlı kitap konsomatris bir annenin zihinsel engelli çocuğu gözünden bir polisiye ve dostluk hikâyesi anlatıyor örneğin. Ama bu kitabı eşsiz ve olağanüstü kılan (2009’da uluslararası Alman Gençlik Edebiyatı ödülünü aldı) ne annenin konsomatrisliği, ne Rico’nun kendi deyimiyle “alt zekâlı” olması, ne de konu zenginliği. Bu kitabı benzersiz yapan özgün, yenilikçi ve yaratıcı anlatımı. Rico’nun kitaptaki rolü, sanılabileceğinin aksine zihinsel engellilere dönük farkındalık yaratmak falan değil. Yazar Rico aracıyla “engelliler de var”  mesajı verme kaygısı da gütmüyor. Okur Rico’nun bakış açısı üzerinden dünyaya ve onun karmaşık sorunlarına çok farklı, alışılmadık bir mantık üzerinden yaklaşma şansı buluyor. Yazar “alt zekâlı” Rico’nun karşısına üst zekâlı Oskar’ı çıkartırken, dostluğun her türlü farklılıklara rağmen mümkün olduğunu anlatıyor gibi görünüyor.  Oysa alt metinde aslında Rico’nun hayata bakışıyla Oscar’ın hayata bakışı çatışıyor. Rico, yerde bulduğu ve aklı başında kimsenin dönüp bakmayacağı bir büzgülü makarnanın kaynağını merak ettiği ve kendine yine aklı başında kimsenin kolay kolay sormayacağı aykırı sorular sorduğu için, hayal gücünün de yardımıyla karmaşık bir polisiye olayını çözerken; neredeyse her şeyi, her şeyden önce de her şeyin riskini bilen Oskar kendini hayattan bir kaskla korumaya çalışıyor. Kısacası bu kitapta derin bir felsefe, özgün bir hikâye ve yaratıcı, sanatsal bir anlatım buluşmuş, çocukların okuma ve hayat deneyimine uygun bir şekilde işlenmiş durumda.
Evet, çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlayan yayınevlerine, özellikle de bunu belli bir iddiayla yapanlara baktığımızda, ya da Rico, Oskar ve Derin Gölgeleri Tudem’in genel yayın çizgisiyle karşılaştırdığımızda ilginç bir çelişki çıkıyor karşımıza.
Ne demeye çalıştığımızı daha iyi anlamak için Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan son iki kitabı arka arkaya okuyun: Yerde Ağır Gökte Hafif/Zoran Drvenkar ve Gevrekçiii/Hacer Kılcıoğlu. Burada her iki kitabın eleştirisine uzun uzun giremeyeceğiz. Ama birincisindeki heyecan verici özgünlüğü (şişmanlık ya da farklı olma gibi son derece basit/bilindik bir fikre dayanıyor görünse de), edebi tadı ve konuyu işleyişteki sanatsal yaratıcılığı ikincisinde bulamadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.
Editöre bakıyoruz, aynı kişi. Kabul, ülkemizde çeviri eserlerin seçiminde çevirmenin rolü büyük. Ama nihayetinde son kararı editör/yayın kurulu veriyor. Öyleyse yayınevleri programlarını oluştururken Türkçe ve çeviri eserleri farklı kıstaslara göre mi değerlendiriyor? Yoksa sorun yazarda mı düğümleniyor? Avrupa’daki yazarlar daha mı başarılı, daha mı yetkin? Peki öyleyse, son dönemde dünyaya açılan, birçok farklı dile çevrilen çağdaş Türkiyeli yazarlarımız nasıl yetişiyor? Yetişkin edebiyatında iyiyiz, ama çocuk ve gençlik edebiyatında işi henüz kıvıramadık mı?
Kuşkusuz bu soruların hepsini sormalıyız. Ama tek başına hiçbirinin yanıtı tatminkâr değil.
Sorgulamaya devam edelim öyleyse. Yıllar önce Roald Dahl’ın unutulmaz Çikolata Fabrikası’nı yayınlamış bir yayınevi (evet, bildiniz Can Çocuk), yıllar sonra hâlâ “Yemekten sonra ellerimi yıkıyorum. Bir süre sonra meyvemi yiyorum. Kardeşime de annem yardım ediyor. Sonra ellerimi, yüzümü yıkıyorum, dişlerimi fırçalıyorum. Bademciklerim yine kızarmasın diye “gulu gulu” adaçayı gargarası yapıyorum. Annem ya da babam masalımı anlatıyor, uyuyorum” türü paragraflarla dolu çocuk kitapları yayınlamasına ne demeli? (İşin aslını isterseniz bu yazı aslında alıntıladığımız Şahsene Camız’ın Bücürük’le Büyücü Ablası adlı kitabın eleştirisi olacaktı, ama giriş niyetine yazılanlar çoktan bağımsız bir yazı karakteri kazandı, kitap eleştirisi de başka zamana kaldı …)
Belki de tıpkı “alt zekâlı” Rico gibi, olaya bambaşka bir açıdan bakmayı denemeli. Bizim yerde bulduğumuz makarnanın adı pazarlama olsun mesela. Öyle ya, edebiyattan değil pazarlamadan bakıldığında telif eserlerin birçok avantajı, birçok kolaylığı var. Özellikle de çocuk ve gençlik edebiyatında. Türkiyeli bir yazar annesi konsomatris, kendi zihinsel engelli bir çocuğun romanını yazdığında o kitabı okuma listesine sokmanız, özel okullarda sınıf bazında satmanız imkânsıza yakın. Aynı şeyi yabancı bir yazar yaptığında okuldaki öğretmeni bir biçimde ikna edebilirsiniz ama: Yurtdışında şöyle şöyle başarılar sağlamış, şu şu uluslararası ödülleri kazanmış, dünyaca tanınmış bilmem kim yazdı derseniz kitabın yolu açılır çoğunlukla.
Şimdi buna, yayınevlerinde çalışıp da kitap satmak için okulları arşınlayan, öğretmenlerle yüz yüze görüşen kurumsal müşteri temsilcileri “okullarda Türk yazarların eserlerini satmak daha kolay” savıyla karşı çıkacaktır mutlaka. Üstelik de haklılar. Evet, okullarda Türk yazarların kitaplarını satmak daha kolay. Eğer yazar tanınmış ve kanıtlanmışsa. Eğer yazar kimliğinin ötesinde öğretmen, gazeteci, belgeselci, kütüphaneci türü güven uyandıran bir “ek kimliği” varsa. Eğer konsomatris ya da var olmanın dayanılmaz hafifliği (Zoran Drvenkar’ın son çocuk kitabının Türkçede orijinal adıyla çıkmaması ne yazıktır…) falan gibi sakıncalı, riskli, öğretmenler ve veliler tarafından yanlış anlaşılabilecek konulara girmiyorsa. Eğer…
Eğerler çoğaltılabilir. Reelde çoğalıyor zaten. Ve çoğaldığı içindir ki Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı her yeni dönem birkaç yeni başlık eklenen (bu dün çevrecilik, yarın şiddet olabilir) tipik çocuk konularının ötesine taşmıyor, anlatım ve kurguda sanatsal yaratının tüm olanaklarından yararlanan bir yaratıcılık, özgünlük, yenilik sergileyemiyor. (Yanlış anlamaya eğilimli olanlara hatırlatmakta fayda var: Burada genel tablodan bahsediyoruz, tablodan ayrılan istisnalardan değil)
Hal böyleyken, yayınevlerinin daha doğrusu editörlerin ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatında heyecan verici, yeni genç seslerin çıkmamasından sık sık yakınması çelişki aslında. Öte yandan, yayınevlerinde yığılan dosyaların çoğunun orta yaşı geçkin emeklilere, çoğunlukla da öğretmen emeklilerine ait olduğu da bir gerçek.  Orta yaşı geçkin (öğretmen) emeklileri arasında heyecan verici kalemler çıkmaz demiyoruz. Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatı bunun aksini kanıtlayan parlak örnekler barındırıyor. Ama Kitedit olarak biz de genç yazarların, yeteneklerin genel manzarayı belirlemesini, bu alana tazelik ve yenilik getirmesini özlemekten kendimizi alamıyoruz.
Hah, sonunda sorunun kaynağına ulaşabildik galiba: Çocuk edebiyatına gönül vermiş genç yazarlar! Editörler doğru söylüyor, yoklar işte, yoklar!
Keşke mesele bu kadar kolay olsa. Ama editörler (istisnalar elbette var) haksız yere yakınıyor. Birçok editör kolaycılığı seçiyor. Genç yazar yetiştirmek, sıradan çoğunluğun içinden gerçekten umut vaat edeni bulup çıkarmak, ona cesaret vermek, önünü ve ufkunu açmak, dosyasıyla uğraşmak zahmetli. Zahmet de önemli değil, adı sanı duyulmamış genç, hele de ilginç, cüretkâr bir sese yatırım yapmak riskli çocuk ve gençlik edebiyatında.
Ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatı pazarını belirleyen yayınevlerinde çalışan editörlerin bu riske girmekten çoğu kez sakındığını, giderek edebiyatçı gibi değil pazarlamacı gibi düşünmeye başladığını söylemek belki biraz ağır kaçacak. Ama bazen bazı şeyleri adıyla anmak kaçınılmaz.
Bu, ülkemiz çocuk ve gençlik edebiyatına kafa yoran, emek veren, her tarafından yaratıcılık ve özgünlük fışkıran genç yazarlar kaynıyor, editörler onların önünü kesiyor anlamına gelmiyor kuşkusuz. Öyle çocuk ve gençlik edebiyatı yazarları sahiden de yok denecek kadar az ya da gözle görünür şekilde ortaya çıkmıyorlar.
Ne var ki bu durum da yayınevlerinin gerçekliğinden, Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının verili durumundan besleniyor. Diyelim ki gençsiniz, heyecanlısınız, yazar olmak istiyorsunuz, çocuk ve gençlik edebiyatına ilgi duyuyorsunuz ve … üç nokta yerine ve kitaba dönüşebilecek müthiş, çılgın bir fikriniz var, diye yazmaya yeltenecektik az daha.  Oysa büyük ihtimalle, çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatını kıyıdan köşeden izliyorsanız (medya ve yayınevi yönlendirmesi yüzünden sapla sapanın karıştığı bugünkü ortamda kesinlikle yok saymadığımız, aksine çok önemsediğimiz nitelikli örneklerin, güçlü yazarların genel tabloyu ne yazık ki belirleyemediğini düşünüyoruz) o müthiş ve çılgın fikriniz oluşma imkânı bile bulamayacak. 2011’de, 2012’de hatta 2013’te bu alanın en saygın yayınevleri tarafından yayınlanan çocuk kitaplarının önemli bir kısmı hâlâ yemekten sonra ellerimi yıkıyorum, meyvemi yiyorum, masalımı dinliyorum minvalinde ilerlerken çocuklara konsomatris bir anneden, derin felsefi sorunlardan ya da gökyüzünde pelüş yarasalar gibi uçuşan şişkolardan bahsedebileceğiniz nereden aklınıza gelsin ki?!
Hadi geldi diyelim. Yabancı yazarlar üzerinden, ithal konular üzerinden geldi hem de. Bu ilham sizi kanatlandırabilir de, daha edebiyat veriminizin başında özgünlüğünüzü yaralayabilir de. Bir de bakmışsınız ki müthiş, çılgın fikriniz taklit, ikinci el bir ürüne dönüşmüş. Bir de bakmışsınız ki, bu ülke koşullarında yaşayan çocukların gerçekliğiyle hiçbir bağı olmayan ciks (sabun köpüğü ya da eğlencelik de diyebiliriz buna) bir dosya sahibi oldunuz. Üstelik içinizden bir ses bu dosyanın, hiçbir zaman sonuna kadar götüremediğiniz asıl özgün, çılgın, yaratıcı kitap fikrinizden daha fazla yayınlanma şansı olduğunu söylüyor…
Yalan mı?
Son soruya samimiyetle yanıt verdiğimizde sorunun kaynağının yazarda değil, yazarı ve kitabı seçen, yayın programını şekillendiren editörde, daha doğrusu editörü giderek pazarlamacı konumuna iten yayınevlerinin işleyişinde yattığını daha rahat görürüz.
Peki, benzer belki de daha ağır pazar koşullarında varlık gösteren Avrupa yayınevleri bu sorunu nasıl çözmüş? Aslına bakılırsa Avrupa’da çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlayanların sorunu Türkiye’de aynı alanda faaliyet gösteren yayınevlerinin sorunuyla örtüşmüyor. Tamam, orada da editörler giderek daha çok pazar koşullarına teslim oluyorlar. Ama oradaki “müşteri” kitlesi tamamıyla farklı. Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatını hâlâ esasta okullara, demek oluyor ki öğretmenlere satmaya çalışıyoruz. Avrupa’daysa çocuk ve gençlik edebiyatının, sanatsal beğenisi görece gelişmiş, pedagojik kaygılardan az çok arınmış, “sivil” bir alıcı profili var.
Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı için sanatsal beğenisi gelişmiş, pedagojik kaygılardan arınmış, “sivil” bir alıcı profili yaratmak elbet tek başına yayınevlerinin omuzlarına bırakılabilecek bir yük değil. Ancak bu noktada yayınevlerinin okul endeksli satış politikalarını değiştirmek gibi büyük bir sorumluluğu var. Editörlere de iş düşüyor kuşkusuz. Edebiyata sahip çıkmalı, ilkeli davranmalı ve sırf güvenli (satış garantili) diye vasat, bıktırıcı denli sıradan eserler yayınlamaktan artık vazgeçmeliler. Ya da en azından satış garantili ama vasat eserler yayınlarken, bunları çocuk edebiyatının güzide örnekleri, edebiyat şaheserleri gibi yansıtma ölçüsüzlüğüne (ki alıcı kitle profilimizin sanatsal beğenisinin gelişmemesinin arkasında bu da var) gitmesinler. Gerçek edebiyat eleştirisine ön ayak olamıyorlarsa bile, hiç değilse engel olmaya kalkmasınlar.
Unutmasınlar ki, başka ülke editörlerinin vasatlar arasından bulup çıkardığı, yayına hazırladığı, son halini almış, ülkesinde başarı sağlamış, belki de ödül kazanarak kendini kanıtlamış eserlerin içinden ülkemiz için en “doğrusunu” seçmek editörlüğün yalnızca bir yönü. Üstelik daha önce de vurguladığımız gibi bu görevi birçok yayınevinde çevirmenler üstleniyor, en azından paylaşıyor. Yazar yetiştirmek, umut vaat eden bir dosyanın vaadini yerine getiren bir esere dönüşmesine zemin hazırlamak, geleceğe/genç yazarlara yatırım yaparken başarısız olmayı da göze almak… işte, çocuk ve gençlik edebiyatında söz sahibi editörlerin hatırlaması gereken görevlerden bazıları.
Evet, bu yazımızda editörlere çok yüklendiğimizin farkındayız. Ama onlar biraz riske girerse, biraz zahmete katlanırlarsa, çok daha büyük riskleri, zahmetleri göğüslemeye hazır genç kalemlerin müthiş ve çılgın fikirlerinin en özgün yaratımlarla çocuk ve gençlik edebiyatında boy göstermeye başlayacağından hiç kuşkumuz yok. Müzikte, çağdaş yetişkin edebiyatında, çizgi romanda, resimde, heykelde var oldukları kadar, bu alanda da var olacaklar. 
Konudan girdik, editörden çıktık, yazının ipini kaçırdık ama derdimizi de anlattık. Anlatamadıysak sorularınızı yanıtlamaya, eksik kaldıysak ya da yanlışa düştüysek farklı, benzer, zenginleştirici görüşlerinizi yayınlamaya hazırız.

10 Ocak 2013 Perşembe

Sansüre karşı birleşelim! Ya bu taşın altına elimizi koyacağız, ya bu taşın altında ezileceğiz!


Kitedit bambaşka bir yazıya hazırlanırken sansür skandalı patlak verdi. 
Önce Yunus Emre’nin Cennet cennet dedikleri adlı şiirinin bazı satırları Milli Eğitim Bakanlığı’nın Talim Terbiye Kurulu’na takıldı.  Ardından Kaygusuz Abdal’ın Nefes adlı şiirinin belli dizileri Milli Eğitim Bakanlığı’nın Yazarlar Kurulu’nun sansürüne uğradı. 2012’yi böyle kapattık derken 2013’ün ilk günlerinde, yine Milli Eğitim Bakanlığı’nın İl Müdürlükleri’nin bünyesinde bulunan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları’ndan biri John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar adlı eserinin bazı bölümlerini sakıncalı ilan edip, eserin sansürlenmesini istedi. Aynı günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir başka ilçe müdürlüğünün Şikayet Hattı’na ulaşan bir ihbar üzerine, José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı adlı kitabı okutan öğretmene soruşturma açıldı.  Bunu Muallim Naci’nin Ömer’in Çocukluğu, Zeynep Cemali’nin Çılgın Babam ve Bilgin Adalı’nın Çatalhöyük-1/Dünyamızın İlk Şafağı adlı kitaplarını okutan eğitimcilerin de benzer uygulamalara maruz kaldığı haberleri izledi.
Edebiyat cephesi bu gelişmelere sessiz kalmadı. Türkiye Yayıncılar Birliği'yle birlikte, gerek Türk Kütüphanecileri Derneği (Genel Başkan Ali Fuat Kartal aracılığıyla), gerek yayıncı, yazar, çizer ve akademisyenlerden oluşan Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği edebiyatın eğitim sistemi tarafından denetlenip sansürlenmesine karşı tepkilerini birer basın duyurusuyla ortaya koydular. Özellikle sosyal medyada sansür uygulamalarını "anlaşılmaz", "komik", "iğrenç", "yanlış", "saçma" ve "kabul edilemez" bulan birey ve kurumların sesleri de yükseldi.
Öncelikle Kitedit olarak bu tepkiyi önemsediğimizi ve yukarıda sözü geçen açıklama metinlerinin altına imzamızı attığımızı vurgulamak istiyoruz. (*) Ne var ki önemsediğimiz bir şey daha var: Tepki “bu kadarla” sınırlı kalmamalı!
“Bu kadarla” ne kastettiğimize ve “bu kadarı”nın ötesinde neler önerdiğimize geçmeden önce sansür saldırısını nasıl değerlendirdiğimize açıklık getirelim. Bu saldırıya cahil, kötü niyetli, edebiyattan ve sanat-özgürlük diyalektiğinden anlamayan, kendini bilmez bir kısım yetkililerin tekil çıkışları ya da uygulamaları olarak bakmıyoruz. Aksine bütünsel, sistematik, ideolojik ve kendi içinde tutarlı bir devlet politikasının uzantılarıyla ya da diğer bir ifadeyle resmi sanat politikasının konjonktüre göre kimi zaman sivrileşebilen, kimi zaman alttan altta yürütülen uygulamalarıyla yüz yüzeyiz.
Fareler ve İnsanlar ya da Şeker Portakalı gibi tüm dünyaca kabul edilmiş edebiyat klasiklerinin bir takım bakanlık yetkilileri tarafından ‘sakıncalı’, ‘müstehcen’ ya da “Türk örf ve adetlerine aykırı” bulunması kötü elbette. Aynı yetkililerin çapsızlıklarının, cahilliklerinin ifadesi değerlendirmelere dayanarak görevlerini suistimal edip sansürcü uygulamalara başvurmaları ondan daha da kötü. Ama bunlara vurgu yaparken asıl kötüyü gözden kaçırmamak gerek. Asıl kötü olan Milli Eğitim Müdürlükleri’ne bağlı Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları, Yazarlar Kurulu ya da Şikayet Hattı türü yapıların varlığı ve onların sansürü sistematik hale getiren işlevleridir.
Sonuçta şu ya da bu edebiyat eserini eğitim sistemi için uygunsuz bulan kendini bilmez yetkililer her zaman çıkacağı gibi, “kendini bilmez yetkili” argümanı aslında en çok edebiyata ve edebiyatçılara resmi sanat politikasına boyun eğdirmeye çalışanların işine gelmektedir. Tepkiler yükselince ilk sarıldıkları sav budur.
Edebiyata Milli Eğitim, demek oluyor ki devlet eliyle sansür getirilmesinin baş muhatapları olan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in, medyanın bu gündemle çalkalanması üzerine yaptıkları açıklamalar/savunmalar birçok açıdan öğretici:
 "Güzel bir söz var. Cahille bal yenmez, alimle taş taşı diye. Yunus Emre Anadolu’nun özünden gelen bir ariftir, erendir, bir felsefecidir. Bizim öz yüreğimizdir. Ben Yunus’a itikaden kendimi çok bağlı hissederim. Yunus konusu gelince beni zapt etmek biraz zordur. Kimse Yunus Emre’ye herhangi bir kısıtlama getiremez. O ne söyleyeceğini bilmiştir ve güzel söylemiştir. Onu kısıtlamaya kalkmak densizliktir. Haddini bilmezliktir. Onu da millet bir kenara koyar zaten. Fareler ve İnsanlar’ı bugün ben de duydum. Bunlarla uğraşmak bana çok doğru gelmedi.” (Kültür Bakanı, Ertuğrul Günay)
 “Vatandaşların şikâyetleri var ki bunu önleyemeyiz. Önlenmesi de doğru değil. Şikâyetlere ilişkin karar ön incelemeden sonra veriliyor.  Şeker Portakalı ile ilgili okul yöneticisi sadece kitabı tavsiye eden öğretmenden konuyla ilgili şikâyet hakkında bilgi edinmiştir. Bu çok tabii bir hak, ondan sonra hiçbir şey yapılmamıştır. Fareler ve İnsanlar’la ilgili ise il müdürü kendisine gelen şikâyeti bize ulaştırmıştır. Biz de bunun üzerine herhangi bir işlem yapmadık. Çünkü her iki kitap da bizim tavsiyelerimiz arasında yer alıyor.'” (Milli Eğitim Bakanı, Ömer Dinçer)
Bu açıklamaları şu şekilde okumak mümkün:  Karşımızda edebiyat yapıtlarını ve sahiplerini savunan ve bu eserleri kısıtlamaya kalkanları cahillikle, haddini bilmezlikle, densizlikle suçlayan “duyarlı” bir Kültür Bakanı ve sansür suçlamalarının asılsız olduğunu ileri süren ve bunu herhangi bir işlem yapılmamış olmasıyla destekleyen “haksızlığa uğramış” bir Milli Eğitim Bakanı var.
Aramızdan bundan hareketle “vah, ne kadar da masumlar” diyecek kadar saf ve iyi niyetliler çıkar mı, bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bu açıklamaların başka türlü de okunabileceği: Karşımızda suçu densizin tekine havale eden, faturayı günah keçisine kesmekle görev savan, dahası bu tür sorunlarla uğraşmayı doğru bulmayan, sorumsuz bir Kültür Bakanı ve edebiyatın ihbar/şikâyet edilmesini ve bu ihbarların/şikayetlerin değerlendirilmeye alınmasını açık açık savunmaktan geri durmayan, bunu doğal bir hak sayan sansürcü bir Milli Eğitim Bakanı var. 
Evet, devletin özünde ne demek istediğini anlamak ve bunun bütünsel bir politikanın (saldırının) taktiksel ifadeleri olduğunu görmek o kadar da zor değil. Yoksa, ‘bakın tepki gösterdik, sesimizi duyurduk, yetkililer de açıklamalar yapmak, geri adım atmak zorunda kaldı’ diye mi düşünüyorsunuz?
Aslında böyle düşünmekle tamamıyla haksız sayılmazsınız. Çünkü bu açıklamaların ve ortamı yumuşatma çabalarının arkasında kısmen gerçekten de edebiyat cephesinden yükselen tepkiler var. Ama bunu kabul ettiğimizde, açıklamaların niteliğinin tepkilerin niteliğinden güç aldığını da kabul etmemiz gerekiyor.
Tepkilere bir bütün olarak bakıp öne çıkan vurguları hatırlayalım:
Milli Eğitim’in 100 temel eser listesinde yer alan edebiyat yapıtlarının sansürlenmeye çalışılması çelişkidir, densizliktir.
Değeri dünyaca kabul edilmiş edebiyat eserlerini sakıncalı ya da müstehcen bulmak cahilliktir.
Tarih sansür edenleri değil, değer taşıyan edebiyat metinlerini haklı çıkarmıştır.
Edebiyat her türlü baskı ve sansüre karşın devam edecektir, söz ve yazın asla engellenemez.
Edebiyatın denetlenmesi, sınırlandırılması anlaşılamaz, tanımlanamaz bir durumdur.
Bunu kabul edilemez buluyor ve bu anlayışların “kendini gözden geçirmesi, edebiyatı gerçek anlamıyla anlamaya çalışması, ahlakçı değil ahlaklı olunması”nı diliyoruz.
İşte, tam da bu noktada vurguların çoğuna aynen katılmak, altına çekinmeden imzamızı atmakla birlikte, onları bu haliyle son derece duygusal ve etkisiz bulduğumuza gelebiliriz. Aynı şekilde, yukarıda özetlediğimiz çerçeveyi aşan ve Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı’nın basın duyurusunda yer alan bazı somut taleplerini (Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer’in İllerin İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu’na açıklama getirmesi gibi) önemsemekle birlikte, politik bir duruş ve yaptırım gücüyle birleşmedikleri sürece yetersiz kalacaklarını düşündüğümüzü belirtelim.
Çünkü zaman duygusal çıkışların, bazı genel geçer doğru ve değerleri hatırlatma zamanı değil. Gelinen aşamada temel dileklerimizi, temennilerimizi, edebiyata ve sanata olan inancımızı, özetle iyi niyetimizi ifade etmenin fazlaca bir anlamı yok. En azından zamanımızı bunlarla çarçur edip, elimizden geleni yapmış olmanın iç rahatlığıyla arkamıza yaslanamayız.
Edebiyatın Milli Eğitim aracığıyla denetlenme, sınırlandırma girişimleri görevini kötüye kullanan bir takım densizlerin işi değil, tam da görevi bu olan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, Yazarlar Kurulu, Şikayet Hattı türü kurumların işidir. Tepki doğrudan buraya yöneltilmeli, bir yandan bu kurumların sansürcü yüzünü teşhir ederken, bir yandan da devletten (Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’ndan) bu kurumları derhal lağvetmesini talep etmeliyiz. Talep etmek de yetmez, taleplerimizin duyulmasını, ciddiye alınmasını sağlama potansiyeli olan yaptırımlar ortaya koymalıyız.
İyi de nasıl? Aslında çok açık. Devlet gücünü arkasına alan politik, sistematik bir saldırıyı göğüslemek, geriletmek ve püskürtmek politik bir duruş, politik tutarlılık ve kararlı bir politikada birleşmeden doğan bir güç gerektirir. Bu politikanın adı sağcılık, solculuk, liberalizm vs. değil sanatın/edebiyatın özgürlüğü ve bağımsızlığıdır. Edebiyatın (politik) gücü burada, yani özgürlüğünde ve bağımsızlığında düğümlenmektedir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz. En demokratik devletin bile resmi bir sanat politikası vardır. Sanatçının en fazla ihtiyaç duyduğu şey ise özgürlüktür. Sanatçı devletten ne kadar bağımsızsa özgürlüğü de o kadar teminat altındadır.
Sanatçı için özgürlük temel politikadır, kendini özgür ve bağımsız hissettiği zamanlarda devlet desteği alması ya da devletin sağladığı bazı olanaklardan faydalanması (tartışılabilir ama anlaşılabilir) taktik bir tutumdur. Ne var ki sanatçının temel politikası hiçbir zaman değişmezken, taktikler döneme ve koşullara göre farklılık gösterir. Dönemsel olarak doğru taktikleri belirlemek biraz da karşı gücün (edebiyatı denetlemeye çalışan devletin) taktiklerini doğru çözümlemeye bağlıdır.
Edebiyatı denetlemeye çalışan devlet bugün havuç ve sopa politikası izliyor. Sopaya (sansürcü uygulamalara) karşı çıkarken, havuçları (yazarlar okulda projesi, yayınevi ve yazarların uluslararası fuarlara devlet desteğiyle götürülmesi v.b.) gerektiğinde elimizin tersiyle itebileceğimizin, buna her an hazır olduğumuzun mesajını da net bir şekilde verebilmeliyiz.
Yanlış anlaşılmasın diye tekrar vurguluyoruz, sanatçının kendini özgür ve bağımsız hissettiğinde bu tür olanaklardan yararlanmasına tümden karşı değiliz. Ama özgürlüğün ve bağımsızlığın tehdit altında olduğu durumlarda taktiklerde de değişikliklere gitmeliyiz.
Neden mi? Yalnızca ilkeli ve tutarlı olmak adına değil. Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla edebiyata sınır getirmeye çalışan devlete geri adım attırmak için.  Bu doğrultuda yaptırımcı bir güç ortaya koymak için.
Ne demek istediğimizi somut örneklerle açıklayalım:
Milli Eğitim Bakanlığı’nın geçtiğimiz eğitim döneminde 39 ilçede 78 yazarla 98 bin 750 öğrenciyi buluşturan “Yazarlar Okulda” projesi edebiyat dünyasının büyük çoğunluğu tarafından olumlu karşılandı. Yazarlar projeye gönüllü katıldılar ve kura yoluyla çeşitli ilçelerdeki devlet okullarıyla eşleştirildiler. Seçilen yazarların arasında yer alan Aslı Tohumcu’ya ait Abis adlı öykü kitabının okullardan toplatılması ve yazarın maruz kaldığı çirkin saldırılar dahi projeye kayda değer bir gölge düşüremedi. (Sayın Tohumcu bile projeyi ‘bu tatsızlık’tan mümkün olduğunca ayrı tutmaya çalıştığını ifade etmişti.)
Bazı çekincelerimizi saklı tutmak kaydıyla projenin edebiyat dünyasına ve okuma kültürüne faydalı yanlarının olduğunu biz de kabul ediyoruz. Ama bu proje aynı zamanda Milli Eğitimin bir prestij projesidir ve devlet bu ve benzeri projelerle ulusal ve uluslararası kamuoyuna edebiyata hak ettiği değeri verdiği, onu elinden geldiğince desteklediği imajını vermeye çalışmaktadır.
Edebiyat cephesi olarak Milli Eğitim’in sansürcü uygulamalarını kabul edilemez bulduğumuzu açıklamak bir şeydir. Milli Eğitim bünyesinde yer alan Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, Yazarlar Kurulu, Şikayet Hattı türü kurumlara devletin bu konudaki en yetkili kademeleri tarafından açıklık getirilene, bu kurumlar lağvedilene ya da edebiyatı denetlemek, edebiyat eserlerine sınır getirmek türü yetkilerinin olmadığının teminatı verilene dek Yazarlar Okulda projesine katılmıyoruz ya da Yazarlar Okulda projesine katılan yazarlar olarak kendi kitaplarımızdan değil, sansüre ve soruşturmaya uğrayan eserlerden okumalar yapacağız demek başka bir şeydir. Birincisine göre ikinci ve üçüncü tutumların çok daha fazla yaptırım gücüne sahip olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.
Aynı şey ulusal ve özellikle de uluslararası kitap fuarları için geçerlidir. Sınırlı maddi koşullara sahip olan yayınevi ve yazarlarının buralara katılmak için devlet desteği almaları, hatta bunu bir hak olarak talep etmeleri olağan koşullarda son derece anlaşılır ve doğal bir tutumdur. Ancak yeri geldiğinde, koşullar zorladığında bu desteği red etmek, bu haktan feragat etmek ve bunu devletin giderek ağırlaşan sansürcü politikalarıyla gerekçelendirerek ulusal ve uluslararası edebiyat/yazın platformlarına açıklamak (bunu şikayet etmek olarak da okuyabiliriz) da o derece anlaşılır ve hatta gereklidir.  Üstelik böylesi bir taktik tutumun yaptırım gücü de fazladır.
Örnekler çoğaltılabilir ve bizzat yazarlar, yayınevleri, edebiyat ve yazın dünyasında yer alan kişi, kurumlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından devletin sansür politikasına karşı çeşitlendirilmelidir.
Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin tarihin sansür edenleri değil, değer taşıyan edebiyat metinlerini haklı çıkardığı yönündeki saptaması kuşkusuz  bir doğruyu ifade etmektedir. Evet, bir zamanlar yakılan, toplatılan, kara çalınan, sansüre uğrayan edebiyat eserleri değerlerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. Evet, bugün onları sansürleyenlerin (en azından küçük uygulamacıların) adı bile anılmazken bu eserler yaşamaya devam etmiştir. Ancak bu tarihte edebiyat için kapkara dönemler yaşandığı ve bu kapkara dönemlerin toplumlara, onların tarihsel gelişimini etkileyecek denli büyük ve derin yaralar açtığı gerçeğini değiştirmiyor. Öyle dönemlerde nice yazar ülkelerini terk etmek, yer altına geçmek, şifreli yazmak, edebiyat hayatına son vermek zorunda kalmıştır. Niceleri de baskılara ve engellemelere dayanamamış, istemeye istemeye boyun eğmiş ya da bilinçli olarak güçlünün tarafına geçmiştir. Tarih sanatın/edebiyatın tümden susturulmasının asla mümkün olmadığını gösterdiği gibi, pekâlâ sesinin kesilebileceğinin, sindirilebileceğininin, ehlileştirilebileceğinin ve bağımsız-özgür kimliğini kaybedebileceğinin örnekleriyle doludur.
Edebiyat cephesi olarak bu gerçeği çıplak bir gözle görmek ve benzer bir döneme yaklaştığımızı düşündüren tüm işaretleri ciddiyetle değerlendirmek, tepki ve tutumlarımızı bu sorumluluk ve bilinçle geliştirmek zorundayız.
Bu noktada, sanatçının temel politikasının özgürlük ve bağımsızlık olduğunu bir kez daha vurgulama gereği duyuyor ve edebiyat devletten ve onun Milli Eğitim gibi temel kurumlarından ne kadar bağımsızsa özgürlüğü de o kadar teminat altındadır gerçeğinden hareketle,  “Çocuk Kitaplarında Dinsel Gericilik ya da Buzdolabı Satmakla Çocuk Kitabı Yayınlamak Arasındaki Fark Üzerine” başlıklı yazımızda başka bir bağlamda yaptığımız ‘kendimize dönüp bakma’  çağrısını yinelemek istiyoruz. 
Umudumuz, giderek artan baskı ve engellemelere karşı ilkesel, tutarlı ve güçlü bir politik tutum sergileyebilmek için bu çağrı altında topladığımız 5 maddenin edebiyat cephesi tarafından ciddiye alınıp tartışılması, geliştirilmesi ve etrafında özgür yazın taraftarları olarak birleşmemiz. Umudumuz, bir yazarımızın sosyal medyada ifade ettiği gibi hep beraber elimizi taşın altına sokmamız, hatta taşın altına yatmamız.
Çünkü ya o taşın altına gireceğiz ya o taşın altında ezileceğiz. Evet, edebiyat en karanlık dönemlerin ardından Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğma gücüne sahip. Peki ya biz? Tarih sürece şahitlik edecek.

(*) Bu yazının yazarı Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin üyesi olmasına ve duyuruyu desteklemesine karşın birkaç gün boyunca internet dolayısıyla da mail grubundan uzak kaldığı için açıklamaya imza atma fırsatı bulamamıştır. Benzer nedenlerden dolayı açıklamada imzası bulunmayan başka üyeler de var. Zaten böylesi temel ve derneğin varlık gereği açıklamalar üyelerin imzalarıyla değil, tüm üyeleri bağlayacak şekilde dernek adına yapılması gerekir. 71 imzanın çok daha fazla üyesi bulunan bir dernek için amaçlandığının aksine bir güç ifadesinden ziyade bir zayıflık belirtisi olarak algılanabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. 


26 Aralık 2012 Çarşamba

Son yazımız tartışılıyor ya da farklı görüşlerin zenginliği


Son yazımız bir tartışma başlatmış bulunuyor. Bu tartışmayı önemsiyor ve yazının yorum kısmına sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz:




Adsız 23 Aralık 2012 09:54
Madalyonun her iki yüzü için de teşekkür ederiz. Açık-Gizli tüm kitedit takipçileri adına.


ercüment sabri 23 Aralık 2012 13:52
Ne yazık ki, 'Çocuk Yazını' ülkemizde girilmesi en kolay sanılan alanlardan biri... Sadece yukarıdaki alıntılara bakarak, ister istemez, 'Çocuk Edebiyatı olmaz!' diyenlere katılmamak mümkün değil.

Adsız 23 Aralık 2012 21:21
Acaba kitabın amacı genç okuruna, kitaptaki kahramanın yüzeyselliğini fark ettirip de kendisiyle yüzleşmesini sağlamak olabilir mi? Yani kimi kurguda kahramanın olumsuz özellikleri onaylanıyormuş gibi yapılabilir, öyle hissettirilir ki okurun kendi içindeki karanlıkla özdeşleşmesi sağlanabilsin. Bu noktadan sonra kurgu, okuru birden özeleştiriye savurabilir ve kendi gerçeğini kahramanın aynasında bütün çıplaklığıyla gören okur, kendi değişiminin kapılarını aralayabilir.

Sözü edilen kitabı okumadığım için, bilemiyorum. Demek istediğim, romanın son bölümlerinde kahramanın hangi noktada olduğu ve okuru hangi duruma, hangi yargıya hazırladığı önemli. Belki sözü edilen ve eleştirilen tüm bu cümleler (yukarıya alınan cümleler), bu yüzleşmeye/hesaplaşmalara doğru akan bir nehirdi, ya da değildi. Okumamış biri olarak kesin bir yargı üretemem tabii ki. Yalnızca yorum yaptım.

Sevgiler,
aytül akal

Kitedit 23 Aralık 2012 22:24
Yorumunuz ve kaygınız için çok teşekkürler. Çünkü kitabı okurken son sayfalara kadar biz de bunu umut ettik. Ama ne yazık ki böyle bir sonuca ulaşamadık. Üstelik beklentimiz illa okuru özeleştiriye götüren bir kurgu değildi. Kitabın, alışveriş merkezine takılan, moda ve erkekler dışında fazla bir şey düşünmeyen gençlerin dünyasına gerçekten kapı aralaması, bu dünyayı daha iyi anlamamızı sağlaması ya da edebi nitelikler taşıması da çok farklı düşünmemize yol açacaktı. Ama her şey öyle yüzeysel, öyle lay lay lom işleniyor ki... İlayda'nın sırf hava ve popülerlik uğruna kurulmuş sahte bir edebiyat kulübünden ayrılması ve gerçek bir şiir kulübü kurması kitapta olumlu hanesine yazabileceğimiz tek nokta. Ki o şiir kulübü bile ünlü yazarları okula davet etmek ve bunun üzerinden hava yapmak çerçevesinde gündeme getiriliyor esas olarak.

Tabii yazarın amacı, niyeti için bir şey söyleyemeyiz. Son derece iyi niyetlerle yazılmış bir kitap da olabilir. Ama iyi niyet bazen(özellikle de sorumluluktan uzaksa) hiçbir şeydir. Öte yandan bu eleştiri tüm diğer eleştirilerimiz gibi maddi verilere dayandığı kadar, bu maddi verilerden hareket eden kişisel yorumlarımızı içeriyor. Ele aldığımız kitap ve konularla ilgili farklı yorumlar, düşünceler olan okurlarımızı düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Bu çok daha canlı ve verimli bir tartışma ortamının doğmasını sağlayabilir. Bizce çocuk yazınımızın ve yayıncılığımızın buna ihtiyacı var kesinlikle...

Aslı Motchane 25 Aralık 2012 19:08
Gerçekten kız çocuklarının katı cinsiyet kalıplarının içine hapsedildiği bir çok kitap yayımlanıyor. Ancak yaptığınız alıntılar, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü"nün bunun bir örneği olduğu kanısını vermiyor. Aksine, bu kısa alıntılar bile, ergenlik çağındaki kızların kaygılarını, cinsiyet rollerine ve kendilerine bakışlarını gerçekçi bir biçimde ve yargılamadan yansıtıyorlar.

Onüç yaşındaki bir çocuğun akranları tarafından kabul görmek ve beğenilmek için yanıp tutuşması ve bunun için akran grubunun tanımladığı yüzeysel ölçütlere uymaya çalışması, genç kızların güvensizlikleri, kendilerine erkeklerin gözünden bakarak kendilerini aşağılamaları, bazı annelerin ev ile alışveriş merkezleri arasında yaşadıkları ama ifade edemedikleri cehennem, sahici ve yalın bir biçimde anlatılmış kanımca.

Onüç yaşındaki bir kızın ağzından yazıldığı için, anlatımın sizin deyiminizle yüzeysel ve "lay lay lom" olması doğal. Ergenlik çağındakilerin kabul görme ve beğenilme ölçütlerini özetleyen "popüler", "havalı" sözcüklerinin sık kullanılması da kaçınılmaz. Bu sözcüklerin kaçar kere kullanıldığını saydığınıza göre, sanırım bunları yadırgadınız. Ancak bu yaş grubu için "popüler" ve "havalı" kavramların önemini ve kapsamını başka sözcüklerle anlatmak olanaksız.

Yaptığınız alıntılarda çok dokunaklı bölümler de var. Örneğin İlayda'nın annesinin, kızıyla birlikte yaptıkları bir işe dalıp yemek yapmadığı için eşinden neredeyse azar işitmesi, annesini çok üzüp düşkırıklığına uğratan bir durumda İlayda'nın, babasının tarafını tutarak annesini "cadı" olarak tanımlaması ve yine İlayda'nın kendisinden çeşitli nedenlerle sık sık "aptal", "saçma" diye söz etmesi... Özellikle de "Biz kızlar bu kutuyu kullanabiliriz ama erkekler böyle aptal bir kutuyu ne yapsınlar," gibi erkek söylemi ile kendisini aşağılayan bir ifade kullanması ne kadar acıklı ve düşündürücü! Oniki yaşındaki bir okurun bu durumlara eleştirel bakabileceğini ben örneklerden biliyorum, yazarın da bildiğini düşünüyorum.

Çocukların ve gençlerin dünyası, büyüklerin dünyasının yansımaları ile dolu. Nasıl İlayda'nın kendisine bakışı erkeklerin yargılarından kaynaklanıyorsa, daha gencecikken okuldaki erkek arkadaşına bakışı da büyüklerin beklentilerini yansıtıyor: Oğuz, basketbolu yalnızca hobi olarak yapıyormuş, aslında makine mühendisi olacakmış. (Diğer bir deyişle hayta olmayacak, ciddi bir mesleği olacak.) Asıl gülünç olan, henüz ergenlik çağındaki bir kızın günlüğündeki saçmalıklar değil, bu yaştaki çocuklardan böyle "ciddi" bir ilişki bekleyen abuk subuk zihniyet.

Bunun dışında açık bir ironi içeren alıntılar da yapmışsınız, "Hey Kızlar" dergisindeki "En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?" başlıklı test ile ilgili bölüm gibi.

Anladığım kadarıyla, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü", çocuk ve gençlik edebiyatımızda az rastlanan bir biçimde, İlayda ile açık bir biçimde alay etmekten ve ona ders vermekten kaçınıyor. Eğer kitabın son bölümünde İlayda, kendisine değer yargılarının ne kadar saçma olduğunu "öğretecek" bir kişi ile karşılaşsaydı, sanırım yazar bu tür bir eleştiriye hedef olmazdı. Ancak bu durum gerçekçi olur muydu? Gerçekçilik bir yana, okur üzerinde etkili olur muydu? Kuşkuluyum.

İlayda gibi, okur da, kaçınılmaz bir biçimde, ergenlik dönemini bulunduğu çevrenin koşulları içinde yaşayarak büyüyecek ve gözlemlerinden kendi sonuçlarını çıkaracak. Oniki yaşlarındaki bir çocuğun, bu kitaptan İlayda'nın yaşamı ile ilgili bazı sonuçlar çıkarması için ise, kitabın "sahici" olması, bu çevredeki çocukların gerçek kaygılarını, gerçekten kullandıkları dil ile ve gerçekten yapacakları yorumlar ile anlatması zorunlu. Yaptığınız alıntılar da bunun iyi bir örneği gibi gözüküyor.

Bu siteyi kurduğunuz için çok, çok teşekkür ederim.
Sevgiler...

Kitedit 25 Aralık 2012 20:38
Biz de, farklı bir bakış açısından yazımıza yanıt verdiğiniz, yorum yaptığınız için çok çok teşekkür ederiz. Bu tutumu gerçekten çok önemsiyoruz. Çünkü amacımız karalama değil, eleştirel eleştiri yoluyla çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine katkıda bulunmak, sorunları etrafında farklı fikirlerin açıklık içinde ifade edilebileceği bir tartışma platformu yaratmak.

Bu çerçevede de yorumunuza ilişkin bir iki noktayı açmak istiyoruz. Yazar kitabının sonunda İlayda’nın karşısına doğru yolu gösterecek bir kişi çıkarsaydı ya da İlayda kendiliğinden, öylesine bir bilinç evrilmesi yaşasaydı kitabı büyük ihtimalle didaktik olarak değerlendirecek ve o yönden (de) eleştirecektik. Bizim sıkıntımız kitabın didaktik ya da öğretici olmaması değil.

Sayın Aytül Akal’ın yorumuna yanıt verirken de ifade ettiğimiz gibi kitabın 13-14 yaşlarındaki bir kızın hayatına, dünyasına kapı aralaması ya da onun gibi yaşayanlara ayna tutması gerekiyordu. Evet İlayda gibi tümüyle tüketim toplumun etkisinde olan kızlar var. Ama o kızların hayatı da toz pembe değil. İlayda’nın anne-babası birbirine aşık örnek bir çift, anne de, baba da, abi de, kız kardeş de toplumsal rollerinden en ufak bir rahatsızlık duymuyorlar. Aile içinde hiçbir ciddi sorunları yok. Halbuki tüketim toplumun örnek ailelerine ışık tuttuğumuzda bambaşka bir gerçeklik var orada. Evet o yaşlardaki kızlar popüler ve havalı olmak için, toplumun onlara dayattığı rollere uymak için yırtınıyorlar, ama bunu yaparken çok da acı çekiyor, örseleniyor, kişiliklerinden ödün veriyor, dar sınırlar içinde sıkışıyorlar. Bunların hiçbiri yansımamış kitaba. Lay lay lom ve yüzeysel derken bunu kastediyoruz. Genç okur bu kitapta İlayda gibi kızların gerçek hayatlarıyla (sahne arkasıyla) karşılaşmıyor, gerçek (derindeki) duygularıyla yüzleşmiyor kesinlikle. 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği teğet geçmek var, 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği can yakıcı bir şekilde hissettirmek var. Biz kitabı okurken tanıdığımız onca İlayda’yı göremedik doğrusu. Aynı şekilde tanıdığımız onca İlayda’nın da bu kitapta kendi gerçekliklerini göremeyeceğini düşünüyoruz. Tam aksine, bizce bu kitap onlara fazla sorgulamaya değmez, kafana takma, bak hayatın ne güzel diyor esasında…

Yıldıray 26 Aralık 2012 10:05
Ansızın bir Nasreddin Hoca havası estirmiş gibi olacağım ama... Yazıyı ilk okuduğumda Kitedit'in açısından bakabilmiştim. Yorumları okuyunca, meseleye hem Aytül Hanım'ın hem Aslı Hanım'ın penceresinden de bakabildiğimi fark ettim. Kendi adıma, bir kitapla ilgili yorum yaparken kendi bakış açımı dayatmamaya özen göstersem de "yönlendirme" yapmış olma riskinin daim olduğunu biliyorum. (Elbette bir kitap hakkında yorum yapınca yönlendirme de yapıyorsun Yıldıray, ne demek istiyorsun?) Demek istediğim şu: Benim yorumum hangi ruh haliyle, hangi algı açıklığıyla, hangi birikimle, deneyimle yapıldı? Ben hangi konularda ne kadar açık görüşlü, hangi konularda ne kadar atgözlüklüyüm? Peki ya benim yazdığım yorumu okuyacak okur? Kitedit zaten söylemiş, yazarın niyetini bilmiyoruz. Okurun niyetini de bilmiyoruz. Eğer kitapların mutlaka bir "yarar" sağlaması gerekiyorsa, bence her kitaptan çıkarabileceğimiz birçok "yarar" vardır. Ne bileyim, sadece okuma alışkanlığının sürdürülebilirliğine hizmet ediyordur, minicik bir deneyim aktarıyordur vs. Bu da tamamen bakış açılarıyla, algı açıklığıyla, okuma sırasındaki ruh durumuyla vs. ilgilidir. Dolayısıyla Aytül Hanım'ın dikkat çektiği noktalar da, Aslı Hanım'ın yorumları da benim için zihin açıcı. Öte yandan Kitedit'in vurguladığı nokta önemli ve düşündürücü. Kitedit "Kitabın derinliği yok, düşünsel atlyapısı yok," diyor diye anlıyorum. Aytül Hanım'ın ve Aslı Hanım'ın yorumlarını "okurun deneyimine ve okurun algılama, çözümleme, birleştirme becerilerine güvenmeliyiz," diye anlıyorum. Benim için enfes bir "Çocuk kitapları eleştirisine giriş 101" dersi oldu, Kitedit'e, Aytül Hanım'a ve Aslı Hanım'a teşekkür ederim.

Kitedit 26 Aralık 2012 12:47
Bu tartışmanın böyle boyutlanması ne güzel, ne umut verici. Kitedit’in söylediği başka bir şey daha var, diyerek biraz daha geliştirelim.

Çünkü sözü edilen yazı aslında Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının eleştirisinden ziyade (bu kitap bir prototip olarak örnek gösterildi), son dönemde çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan bir eğilimin eleştirisiydi. Madalyonun iki yüzünden bahsetmiştik. Dinsel paradigmalardan hareket eden kitapları rahatlıkla bir bütünün parçaları, belli politikaların uzantıları olarak görebiliyorken, madalyonun diğer yüzünde yer alan kitaplara bütünsel bakmakta zorlanıyoruz. Burada altını çizmek istediğimiz bir nokta daha var. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü edebi nitelikler taşıyor olsaydı, Kitedit onu bağımsız bir sanat eseri olarak değerlendirecek ve o yönden eleştirecekti. Ama kitabın edebi olarak, edebiyat eleştirisine konu edilemeyecek denli zayıf ve yüzeysel olduğunu düşünüyoruz. Kitabı çok dikkatli okuduk ve yazarın niyetinden bağımsız olarak, tüketim toplumun şekillendirdiği gençleri konu etmekten çok, o gençlere rahatlıkla, lay lay lom tüketebilecekleri okuma malzemesi sunduğu sonucuna vardık. Mikro düzeyde hiçbir kitabın hiçbir çocuğa tek başına ciddi bir zarar vermeyeceğini düşündüğümüzü zaten belirtmiştik. Biz de çocukken, gençken bir dizi kitabı böyle lay lay lom tükettik ve bunun bize zarar bir yana belli katkıları da oldu. Oysa tartışmak istediğimiz bu işin makro düzeyi. Yani çocuk edebiyatının bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, içeriğinin de tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi. Bu eğilimin esas sorumlusu kuşkusuz Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nün sayın yazarı Koray Avcı Çakman ya da son derece iyi niyetlerle hareket ederken benzer kitaplar üretenler değil. Tartışılması gereken bambaşka şeyler var. Özel okul satışı endeksli yayıncılık gibi… Kız kitaplarının hangi ihtiyaca denk düşmesi gibi… Çocuk edebiyatının gerçekten edebi özellikler taşımasının önemi gibi…