edebiyat eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2013 Çarşamba

Ödüller çocuk ve gençlik edebiyatının önünü açıyor mu, tıkıyor mu?


Yeni yazımıza hazırlanırken okuduğumuz, incelediğimiz kitapların birçoğunun ödüllü olması başta bir rastlantıdan fazlası değildi. Kapsamlı bir edebiyat eleştirisine konu edebileceğimiz (demek oluyor ki belli nitelikler taşıyan) bir eser arıyorduk, çünkü Kitedit’in son dönemde genel konular üzerinde yoğunlaşarak bu alanı biraz boş bıraktığını düşünüyorduk. Kim bilir, belki de elimizin öncelikle ödüllü kitaplara gitmesi bundandı.
Ne var ki kitapları okuduktan, neredeyse hepsinin ödüllü olduğunu bir kez daha hatırladıktan ve bunu anlamlandırmakta zorlandıktan sonra bilinçsiz tercihimiz bilinçli bir sorgulamaya dönüştü. Sahi, ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen ödüllerin anlamı, amacı ve çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimi üzerindeki etkisi nedir?
Bu soruya yanıt aramak için sonuçtan yani ödüllü kitaplardan hareket edebilirdik elbette. Ama önce ödüllerin iç mantığının sonucu nasıl belirlediğini/etkilediğini incelemek, yani meselenin özüne inmek istedik.
Bunun için dönüp ödüllerin kendisine baktık.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatına yeni bir soluk getiren, heyecan verici nitelikteki yapıtları onurlandırmak.
·         Kamuoyunun dikkatini genelin üzerine çıkan yeni eserlere ve çocuk ve gençlik edebiyatındaki önemli gelişmelere çekmek.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında olağanüstü edebi ve sanatsal nitelikler taşıyan eserleri ödüllendirmek.
·         Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında yaratıcı ve yenilikçi fikirlere dikkat çekerek (henüz) tanınmamış yazarlara ait, böylesi yapıtları desteklemek ve yayınevlerini bu eserleri yayın programına almak için özendirmek.
·         Eserleriyle çocuk ve gençlik edebiyatının niteliksel gelişimine katkı sunan genç yazarları desteklemek.
Hayır, bunlar Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen ödüllerin amaç ve işlevlerini tarif eden maddeler değil. Yukardaki ilkeleri, farklı ülkelerde verilen, saygınlığı, güvenilirliği ve çocuk edebiyatına sunduğu katkıyla kendini uluslararası düzeyde kanıtlamış çeşitli çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerinin ‘manifestolarından’ derledik.
Türkiye’deki ödüllere, daha doğrusu bu ödüllerin neden verildiğine ilişkin ödül sahibi kurum ve kuruluşların resmi açıklamalarında öne çıkan kriterlere baktığımızda ortaya çıkan tablo biraz farklı.  
·         Çocuk edebiyatına yeni, çağdaş ve özgün yapıtlar kazandırmak.
·         Çocuklara Türkçenin güzel ve sanatsal kullanımını örnekleyen metinler sunmak.
·         Türk dilinin olumsuz etkilerden arındırılmasını ve Türkçemizi doğru ve yalın kullanan yeni kuşak yazarların ve araştırmacıların yetişmesine katkıda bulunmak.
·         Genç ve yeni yazarlara seslerini duyurma olanağı sağlamak.
·         Okurun duygu ve düşünce ufkunu genişleten edebi yapıtların yazılmasını özendirmek.
·         Çocuk ve gençlik kitapları alanında ürün veren yayınevlerinin uzmanlaşmasını ve her yıl daha nitelikli kitaplar yayımlamasını sağlamak.
·         Genç sanatçı adayların dikkatini çocuk ve gençlik edebiyatına çekmek.

İşte, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen, az-çok adı sanı duyulmuş ödüllerin başlıca kriterleri bunlar. İlk dikkati çeken, aranan özelliklerin (özgünlük, çağdaşlık, okurun duygu ve düşünce ufkunu genişletmek, dilin güzel, doğru ve sanatsal kullanımı vb.) aslında yayımlanmaya değer görülen herhangi bir çocuk ve gençlik kitabında zaten bulunması gerektiği.  
Yabancı ülkelerde çocuk ve gençlik edebiyatının saygın ödülleri, vasatın ötesinde yaratıcı ve yenilikçi nitelikler taşıyan, heyecan uyandıran, olağanüstü eserlere verilirken, bizde bu tür özelliklerin es geçilmesi düşündürücü doğrusu.
Acaba ülkemizde, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verilen önemli ödüllerin çoğunun (ÇGYD’nin yılın kitabı/kitapları ödülleri aklımıza gelen tek istisna) çeşitli yayınevleri adları taşıması ya da Gülten Dayıoğlu Vakfı’nın verdiği ödül gibi belli yayınevleriyle (Altın Kitaplar Yayınevi) işbirliği içerisinde düzenlenmesiyle yukarıdaki kriterler arasında ne tür bir bağ var?
Söyleyelim, göbekten bir bağ var. Çünkü bu ödüllerin kuşkusuz tek değil ama öncelikli amacı yayınevlerine yeni yazarlar ve yapıtlar kazandırmak. Çeşitli ödüllerin şartnamelerinde ufak tefek değişikliklerle “Ödül kazanan yapıtların yayın hakkı x yıl süre ile x yayınevine devredilmiş olup …” koşulunun yer alması ve sadece dosya halindeki, henüz yayımlanmamış eserlere verilmesi boşuna değil.
Yayınevleri ödüller vasıtasıyla, daha önceki yazılarımızda gerçek nedenlerine eğildiğimiz “genç, umut vaat eden yazar sıkıntısına” çözüm arıyorlar her şeyden önce. Bu haliyle de bu ödüller bugüne kadar eserlerini yayımlatamamış, ya da ismini/yapıtlarını yeterince tanıtamamış genç yazarlara umut oluyor, öncelikle.
Meseleye yalnızca yayınevi ve yazarın dar çıkarları çerçevesinden yaklaştığımızda buraya kadar yanlış ya da kötü bir şey yok.
O halde şöyle soralım. Bu ödüller Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine kalıcı, ön açıcı katkılar sunabiliyor mu?
Bu soruya tok bir şekilde “Evet!” diye yanıt verebilmek için sözü edilen ödüllerin sıradanlığı aşan, yenilikçi, yaratıcı, heyecan verici, kısacası olağanüstü eserlere verilmesi, bu eserler yoluyla sanatçıyı ve yayınevini özendiren, eğiten, yazılı ve görsel çocuk ve gençlik edebiyatının değerlendirilmesi için çağdaş ölçüler ve öncelikler ortaya koymaları gerekirdi.
Ödülün tanımı katılan ve kazanan eserlerin niteliğini belirler
Ödülünüzün önceliğini çocuk ve gençlik edebiyatına yeni, genç, çağdaş yazarlar ya da özgün yapıtlar kazandırmak, ölçünüzü de güzel ve doğru Türkçe olarak belirlediğinizde ödülün iddiasını da belirlemiş, daha doğrusu baştan daraltmış olursunuz:  Yayınevlerine yayımlanmaya değer yeni eserler kazandırmak!
Kuşkusuz yalnızca yayınevlerinin değil, bir bütün olarak çocuk ve gençlik edebiyatının yeni, çağdaş seslere, bu yeni genç seslerin de önünün açılmasına ihtiyacı var.  Ama çocuk ve gençlik edebiyatımızın yaşadığı asıl sıkıntı bu değil. Asıl sıkıntı, yayınevlerinde yığılan onca dosyaya rağmen, yenilikçi, yaratıcı, alana soluk ve renk getiren, çocuk edebiyatına yön verebilecek seslerin çıkmaması/çıkamaması.
Ödüllerin, bu düğüm noktasının çözülmesinde etkin bir araç olabilecek dahası olmalıyken, onu derinleştiren kurumlara dönüşmesinin en önemli nedeni yayınevlerinin öznel ihtiyaçlarını temel almalarıdır.
Okuma kültürünü geliştirmek için güçlü bir politikası olan devletlerin güçlü ve saygın çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerine sahip olmaları şaşırtıcı değil. Çünkü bu ödüllerin büyük çoğunluğu yayınevleri tarafından değil devlet (ilgili bakanlıklar), belediyeler (şehirler) ve sivil toplum kuruluşları tarafından finanse edilmekte/düzenlenmekte, tarafsızlıkları ve nesnellikleri de bağımsız sanatçı ve uzmanlardan oluşan seçici kurullarla güvence altına alınmaktadır.
Eğer veriminizi çocuk ve gençlik edebiyatında sürdüren/sürdürmek isteyen gerçekten yaratıcı, yenilikçi ve yetenekli bir yazarsanız bu tür ödüller daha çok tanınmanıza, yayınevinizin yayımlanmış eserinizi okurla daha kolay buluşturmasına yardımcı olduğu gibi, ödül sayesinde size tanınan maddi burslar daha verimli, sıkıntısız çalışmanıza olanak tanımakta, size sunulan maddi ve manevi destek sayesinde deneysel, yenilikçi sanatsal üretimler ve yaratıcı fikirleriniz için cesaretiniz artmaktadır. Artık ödüllü bir yazar/çizer olarak ürettiğiniz eserler ise yeni yetişen sanatçılar ve onların potansiyel yayıncıları için, ölçü ve önceliklerine yön veren örnekler teşkil etmektedir. Saygın ve güvenilir uluslararası ödüllerin işlevleri kuşkusuz bu kadarla sınırlı değil, ancak bu kadarı bile genel olarak çocuk ve gençlik edebiyatının gelişmesine hizmet etmelerine yetmektedir.
Örnek teşkil edecek ölçüde vasatın üstüne çıkamayan eserlere verilen ödüller vasat eserlerin örnek teşkil etmesine yol açıyor
Oysa Türkiye’deki çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerine baktığımızda yazar-çizer ya da çevirmen üzerinde ne böyle bir etkileri olduğunu söyleyebiliriz, ne de gerçekten örnek teşkil edecek ölçüde genelin (vasatın) üstüne çıkan eserlere verildiklerini.  Belli bir yayınevinin güdümünde olmayan ve diğerlerinden farklı olarak yayımlanmış güncel eserlere verilen ÇGYD’nin yılın kitabı/kitapları ödülleri de ne yazık ki bu çerçevenin dışına yeterince taşamıyor. Resmi web sayfasında ÇGYD’nin yılın kitabı ödülünün amacı ve kriterleri konusunda açıklayıcı bir bilgi bulamamamız bile bu ödülün iddiası ve gücü konusunda aydınlatıcı ipuçları veriyor. Ki başka başka haber kaynakları üzerinden ulaştığımız ödül kriterlerini incelediğimizde esası itibarıyla Türkiye’de bu alanda verilen diğer ödüllerin iç mantığıyla örtüştüklerini, daha doğrusu bu iç mantığı  aşamadıklarını görmekte zorlanmadık. Farklı ve önemsenmesi gereken tek vurgu ödülün çocuk ve gençlik kitapları alanında ürün veren yayınevlerinin uzmanlaşmasını ve her yıl daha nitelikli kitaplar yayımlamasını amaçlaması.
Hal böyle olunca, son dönemde okuduğumuz ödüllü kitapların bizi hayal kırıklığına uğratması belki de o kadar şaşırtıcı değil. Hatta bir itirafta bulunalım: Bazılarını incelerken o kadar sıkıldık ki, sonuna kadar okuma disiplini bile gösteremedik.
Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde ya da ödüllü bir kitabın eleştirisi
Baştan söyleyelim, yazımızın ikinci bölümünde eleştiri konusu edeceğimiz 2011 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Üçüncülük Ödülü'nu kazanan, Dursun Ege Göçmen’in Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinden adlı eseri, sonuna kadar okuyamadığımız kitaplardan biri değil. Aksine akıcı dili, bazı ilginç ögeler içeren kurgusu ile bizi az-çok sardığını bile söyleyebiliriz. 
Ancak bu özellikler, sözü edilen kitabı çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan, dikkat çeken bir eser haline getirmeye yetmiyor. Az sonra daha ayrıntılı ele alacağımız bazı belirgin zayıflıkları bunun önüne geçiyor.
Ama önce romanın konusunu özetleyelim:
Sınıftaki öğrencilerin ödevlerini internetten indirmesine kızan Ozan’ın öğretmeni çocuklara kütüphaneden bir kitap ödünç alma ve özetini çıkarma cezası verir. Cezayı yerine getirmek için kütüphaneye gelen Ozan hangi kitaba el atsa, kendisine adıyla hitap eden esrarengiz notlar bulur. Başta, tam bir örnek öğrenci ve ailenin gözbebeği olan abisinin bir oyunuyla karşı karşıya olduğunu düşünen Ozan, “Bu oyunla abin Baran’ın hiçbir ilgisi yok!” mesajı aldıktan sonra iyice meraklanır ve notlarda bahsedilen diğer dört çocuğun kim olduğunu öğrenmek, bulmacanın sırrını çözmek için oyuna katılmaya karar verir. Ertesi gün notlarda bahsedilen buluşma yerine gittiğinde dört sınıf arkadaşıyla karşılaşır. Bu dört çocuğun her biri kendine has farklı farklı garip özellikleri olan sevimsiz tiplerdir. Kumru aşırı ürkek, Berkay aşırı başarılı ve kendini beğenmiş, Alaz tam bir yabani, Tosun ise müthiş obur ve her şeye olumsuz yanından bakan biri.
Ozan kitapların içinde bulduğu esrarengiz notlarda bahsedilen diğer oyun kahramanlarının onlar olduğunu anlamakta gecikmez. Sınıf arkadaşlarıyla durumu konuşmak için bir çay bahçesinde giderler. Tam kendilerine birilerinin oyun oynadığına kanaat getirdiklerinde Alaz oyuna biraz daha devam etmeyi ve yeni bir mesajı beklemeyi teklif eder.
Mesaj kendini bekletmez. Çocuklara hesap fişi getiren garsonun uzattığı kutunun dibindeki kağıtta şöyle yazmaktadır: “Göreviniz bir masalın parçalarını birleştirmek.” Beş parçaya bölünüp beş farklı insan tarafından bulunacak masalı birleştirmeyi başaran kişilerin büyük sırrı öğreneceğini ve bu sırrı gelecek kuşaklara aktarmak için masalı yine beş parçaya bölüp oyunu yeniden başlatması gerektiği bilgisini de içeren mesajda ayrıca şunlar yer alır:  “Her sabah içinizden biri kapısında bir zarf bulacak. Zarfın içinde her masal parçasının nerede olduğunu anlatan şifreli bir şiir olacak. Şiirlerin anlamını çözebilirseniz, masalın saklanmış parçasını da bulabilirsiniz.”
İşte, kitabın devamında yaşanan tam olarak bu. Her sabah çocuklardan biri kapının önünde şifreli bir şiir buluyor ve şifreyi çözmek için oyuna dahil olan diğer arkadaşlarıyla bir araya geliyor. Şiirlerde yer alan ipuçlarından hareketle, sırası gelen masal parçasının nerede saklandığını tahmin eden çocuklar bu parçaları ele geçirmek için çeşitli maceralara atılıyorlar. Sonunda beş masal parçasına da ulaşıp hepsini birleştirmeyi başarıyorlar. Şifreli şiirleri sıralarına göre yukarıdan aşağıya tekrar okuduklarındaysa, bunların akrostişle yazıldığını ve yeni bir mesaj içerdiğini fark ediyorlar. Bu mesaja göre peşinde oldukları büyük sır parkın içindeki heykelin üstünde yazıyor. Hemen parka, heykelin başına koşan beş kafadar büyük sırra da ulaşıyor: İnsanoğlu çeşit çeşit, beş parmağın beşi bir mi?
Kitap bu mesajla ve Ozan’ın tüm insanlar gibi kendisi ve arkadaşlarının da farklı farklı olduğunu fark etmesiyle sona ererken ona yönelttiğimiz temel eleştirilerimizin ilkine gelebiliriz:
Bulmacalı, esrarengiz bir macera olarak kurgulanan kitabın arka planında kendini ailesinin gözündeki çapak gibi hisseden, hep başarılı ve baskın abisinin gölgesinde kalan baş kahraman Ozan’ın, heykeldeki mesajı okuyup büyük sırra ulaşmayı başarmasıyla, kitabın sonuncu ve 120’inci sayfasında birden büyük bir dönüşüm/kişilik olgunlaşması geçirmesi var:  “Kendimi birden şimdiye kadar hiç olmadığım kadar iyi hissettim. Hatta sadece iyi değil. Güçlü, cesur, başarılı ve esprili… / Ancak, garip olan bir şey vardı. Önceleri, dünyanın en büyük sırrını, abime benzemek için istiyordum. Oysa şimdi Ozan olmaktan fazlasıyla memnundum. Hayır, ben bir çapak değildim. Bir gün annemle babamın göz bebeği olabilir miydim bilmiyorum, ama abim Baran gibi olmak istemediğime emindim.”
Türkiye çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında sık sık karşılaştığımız bir sorun var.  Kahramanların yaşadıkları içsel gelişimler/dönüşümler okura kahramanın iç sesi üzerinden açıklanıyor. Buna gerek duyulmasının iki nedeni var. Bir, hikâye aslında bu içsel gelişimi/dönüşümü destekleyen ve bunu okura hissettiren, yaşatan, deneyimleten bir içerik taşımıyor. İki, yazar hikâye bu içeriği (güçlü ya da zayıf) taşımasına rağmen, hikâyesine ya da okuruna tam olarak güvenmediği için olup biteni ayrıca açıklama gereği duyuyor.
Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde romanında karşımıza çıkan işte bunun bir karışımı. Ozan’ın kendini ailenin kara koyunu gibi gördüğüne, başarılı abisini kıskandığına ve kendi halinden pek de memnun olmadığına dair mesajlar hikâyeye iliştirilmiş gibi duruyor. Okur olarak Ozan’ın kendini ezik hissettiğini öğrensek de bunu aslında duyumsayamıyoruz. Masalın parçaları peşinde koşarken yaşadığı kimi olumlu deneyimlerin, maceranın başarıyla sonuçlanmasının ve büyük sırrın içerdiği mesajın Ozan’ın önemli bir olgunlaşma yaşamasını tetiklediğini mantığımızı kullanarak anlayabiliyoruz, ama bunu hikâyenin kendi akışı içinde deneyimleyemiyoruz.  
Ama romanın ‘insanlar farklı farklı, ama bu iyi ve kendimiz olmayı öğrendiğimizde mutlu oluruz’ şeklinde özetlenebilecek ana mesajını dayandırdığı arka plan hikâyesinin derinlikten ve o ölçüde de inandırıcılıktan uzak oluşunu bir yana bırakalım ve ön planda kurgulanan asıl öyküye, yani esrarengiz bulmacalarla dolu heyecanlı maceraya gelelim.
Kitabın özetinde de belirttiğimiz gibi çocukların yaşadığı maceralar esrarengiz şiirlerdeki ipuçları yakalamalarına dayanıyor. Hikaye tüm gerilimini buradan alıyor.  Ne var ki ve ne yazık ki okur olarak bu sürecin neredeyse tamamıyla dışında bırakılıyoruz. Çünkü şiirlerdeki ipuçlarını yakalayabilen yalnızca o sabah şiiri bulan çocuğun kendisi.
Alaz’a gelen ilk şifreli şiiri okuduğumuzda bunu henüz bilmediğimiz için okur olarak heyecanlanıyor ve kitabın öteki kahramanlarıyla birlikte “Papatyalar açtığında/Ak tomurcuk saçtığında/Resim gibi durur balkonunda/Kıyıp da koparamaz bir tekini/Islıkla sular çiçeğini/Neredeyse bekler seni” (s.39) kıtasının anlamını çözmeye çalışıyoruz. Ancak biz de “Bir bulmaca bu,” (s. 39) diyen Berkay’dan öte bir sonuca ulaşamıyoruz. Ne de olsa papatya, ıslık ve balkon arasındaki bağlantıyı bilen tek kişi Alaz. Onun Aksi Arif Amca lakaplı çiçek delisi bir komşusu olduğu bilgisi bizimle ancak Alaz sırrı çözdükten sonra paylaşılıyor. Bu sayede de okur olarak Alaz’ın sırrı nasıl çözdüğünü kavrayabiliyoruz ama onunla birlikte sırrı çözemiyoruz.
Daha sonraki şifreli şiirler de benzer bir mantığa dayandığı için kahramanlarla birlikte akıl yürütmekten giderek vazgeçiyor ve maceranın seyircisi konumuna geri çekiliyoruz. Doğal olarak da hikâyeyi artık baştaki heyecan ve merakla takip etmiyoruz.
İyi ki her şifrenin çözülmesi plan ve cesaret gerektiren yeni bir macera demek. Kitabın iyice sıkıcı hale gelmesini de büyük ölçüde kurgunun bu akılcı yapısı önlüyor. Ancak akılcılık her zaman inandırıcılık anlamına gelmiyor. Romanın üçüncü büyük zaafı, çocuk kahramanların masal parçalarına ulaşmak için atıldıkları tüm maceraların okurda oldukça yapay ve zorlama bir tat bırakan ve sahici olmayı başaramayan bir dizi gelişmelere dayanması.
Birinci masal parçasını bulmak için Aksi Arif Amca’nın çiçekli balkonuna sızmayı başaran çocuklardan Alaz’ın gül yetiştiren bir bitki sever olduğu birden bire ortaya çıkması gibi: “Onun çiçek  sevgisini bilmediğimiz için hepimiz şaşkınlıkla Alaz’a bakakalmıştık. Ama bu bilgi en çok da Arif Amca’yı şaşırtmıştı.” (s. 48)
Odasında ikinci masal parçası saklanan okul müdürünün önce heyecanı tırmandırmak için bir despot olarak resmedilmesi ve bu bilginin tam da yeri gelmişken araya sıkıştırılması gibi:  “6 yıldır aynı okulda okuyorum ama Müdür Bey karşısında titremeyen tek bir öğrenci bile tanımadım bugüne dek. (…) duyduğumuza göre Müdür Bey, ilkokula giderken asker olmayı çok istiyormuş. Ama boyu, askerlik ölçülerinin üç santim altında diye Askeri Lise’ye alınmamış. Keşke alınsaymış. O zaman biz yarı askeri bir okulda okumak zorunda kalmazdık (s. 58-59).
Sonra da müdürün odasına sızma zorlu görevinin büyük bir rastlantı sonucu neredeyse kendiliğinden çözülüvermesi gibi: “’Odaya bugünkü son derste gireceğiz. Nasıl olsa fen öğretmeni raporlu. Yani bizim sınıfın dersi boş geçecek. Yani ortalıkta kimse bulunmayacak.’ / ‘Ya Müdür Bey?’ diye sordum. / Yüzüme bakıp sırıttı: ‘Okulda bile olmayacak.’” S. 61)
Dördüncü masal parçasını eski tekvandocu bir koru bekçisinin üzüm sepetinde saklandığını öğrenen Ozan’ın önce korkunç bir sahne yaşaması: “’Şimdi bir yapıştıracağım, beş parmağımın izi kalacak suratında’”/ Korkuyla bir adım geri çekildim. Bekçinin gözleri ateş gibiydi. ‘(…) ‘DEFOOOOOLLLL!!!!!” / O ses vücudumun kilitlerini bir anda çözüverdi. Bir saniye içinde arkamı dönmüş ve koşarak on metre kadar uzaklaşmıştım. Bekçinin sesiyle başlayan koşum yine onun sesiyle durdu. ‘Hey!” / Titreyerek arkamı döndüm. Bekçi işaret parmağını sallıyordu. ‘Ozan Şenyüz! Adını bir köşeye yazdım. Bir daha seni buralarda görürsem bacaklarını kırarım!’, (s. 98-99). Gerilimin iyice tırmandığı noktada bir yanılgıyla karşı karşıya olduğunu anlaması: “Korkuyla başımı sallayarak anladığımı belirttim. Bu işaret onun için yeterli bir yanıttı. Oradan uzaklaşırken bekçinin bakışlarını ensemde hissediyordum. Sanki arkamdan geliyordu. ‘Şşştt, baksana!’ / Elini omzuma değer değmez bağırmaya başladım. ‘Aaaa!’ / ‘Deli misin oğlum?’ / Kolumdan tutup sarsan Berkay’a şaşkınlıkla baktım. Evet karşımdaki Bekçi değil Berkay’dı. (s.99) Hatta belki de büsbütün (dürüstlük adına Ozan’ın yanılgısının boyutunu tam olarak anlayamadığımızı itiraf edelim)  hayal görmüş olması: “Tosun güldü. ‘Bekçinin eski tekvandocu olduğunu duyunca betin benzin attı hemen. Bakıyorum uyumadan kâbus görmeye başladın!” (s.99) Ancak tüm bunlara rağmen ve okurda yaratılan beklentinin tam aksine tekvandocu bekçinin çocuklara masal parçasının saklandığı üzümlü sepeti neredeyse durup dururken ve büyük bir sevecenlikle vermesi gibi: “Daha iki adım atmıştık ki Bekçi ‘Çocuklar,’ diye seslendi, ‘şu sepeti de alın. Üzümleri aranızda paylaşırsınız. Yarın sepeti geri getirmeyi unutmayın ama…’ / Hepimizin yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Sadece masalın sonuna yaklaşanların yüzünde görülecek bir gülümseme. Bekçi unuttuğumuz masalı kendi elleriyle veriyordu bize.’” (s.101-102)
Ama daha fazla uzatmayalım. Bilmecenin İzinde Maceranın Peşinde kitabının Tudem Yayınları gibi çocuk ve gençlik edebiyatında iddialı bir yayınevinin programında yer bulması, bizce, yukarıda ele aldığımız zayıflıklarına (ki asık yüzlü kütüphaneci, kütüphaneden kitap ödünç alma ve kitap özeti çıkarma cezası gibi kitap ve okuma sevgisiyle pek de bağdaşmayan mesajlar içermesi türü ayrıntılara hiç girmedik)  karşın akıcı dili ve kusurlarına rağmen çocuk okuru sürükleyebilme potansiyeli taşıyan kurgusu nedeniyle yine de anlaşılır. Anlayamadığımız bu ve benzer zaaflar taşıyan kitapların neden ödüllendirildiği. Nitelikleri, belki bir edebiyat eleştirisinde yeri olmayan, ama okurken hissettiklerimizi iyi karşılayan “eh işte,” ya da “hım, aslında o kadar da fena değil,” türü ifadelerle tanımlanabilen ve vasat olmanın ötesine geçemeyen eserler ödüllendirildiği sürece, bu ödüllerin ülkemiz çocuk ve gençlik edebiyatının gelişmesine katkı sunmasını ve yenilikçi, yaratıcı, heyecan verici özgün fikirleri olan genç yeteneklerin önünü açmasını beklemek ne yazık ki hayal.
Tamam,  bazen büyük şeyleri başarmak için hayal görmek gerekir. Peki, madem büyük şeyler başarmak istiyoruz, o halde kendimizi neden küçük hayallerle sınırlandıralım? Neden bizim de çocuk ve gençlik edebiyatı alanında güçlü bir ödülümüz olmasın? Neden çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki ödülleri tek tek yayınevlerinin ya da bu yayınevlerinin güdümündeki/baskın etkisindeki kurumların inisiyatifine bırakmak yerine, gerçekten okuma kültürünü geliştirme amacına hizmet eden, çocuk ve gençlik edebiyatının önünü açabilecek, geliştirebilecek, hatta yönünü belirleyebilecek bir ödülün (ve onun sahip olması gereken kriterlerinin) tanımını yapmıyoruz? Neden bu tanımla birlikte, bütünlüklü bir okuma kültürü politikası geliştirme görevi ve sorumluluğu taşıyan adreslere gitmiyor, daha doğrusu onların kapısına dayanmıyoruz?
Belki böylesi bir ödülün koşulları henüz olgunlaşmamış olabilir, ancak bu bunun hayalini görmemizin, hayalimizin peşinde koşmamızın ve çocuk ve gençlik edebiyatına gönül ve emek vermiş/veren kişi ve kuruluşlar olarak hayalimizi gerçekleştirmek için yaptırımcı bir güç ortaya koymamızın önünde engel değil! 

21 Şubat 2013 Perşembe

Didaktik çocuk kitaplarına herkes karşı, iyi satmadıkları sürece…


Son yazımızla bir ilgisi var mı bilmiyoruz, ama onu izleyen günlerde çağdaş çocuk edebiyatındaki sorunların kolayından öğretmen kökenli yazarlara fatura edildiğine ve bunun haksızlığına dair görüşlere çeşitli yerlerde rastlar olduk.

Kuşkusuz ki Türkiye çocuk edebiyatının bugünkü durumunu öğretmen kökenli yazarlar üzerinden açıklamak doğru değil. Hangi meslekten olursa olsun herkes çocuk kitabı yazabilir, bu alanda başarı sağlayabilir. “Çocuk”la içiçe çalışan kimselerin, yazınsal verimlerini de bu alanda sürdürmeye eğilim göstermelerinde de tuhaf ya da yanlış bir şey yok.

Tuhaf ve yanlış olan, tüm büyük çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncıları ‘didaktik çocuk kitaplarına karşıyız!’ diye ağız birliği ederken,  pedagojik yaklaşımın kendini Türkiye çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında hâlâ bu kadar kolay üretebilmesi.  Ki bunun nedeni bizce böyle kitapların özellikle yazılmasından ziyade böyle kitapların özellikle seçilmesinde düğümleniyor.

Kütüphaneciler kitap ve edebiyatla iç içedir. Tıpkı öğretmenlerin kitap ve çocukla iç içe olduğu gibi. Kütüphaneciyseniz ve edebiyatı seviyorsanız, yazınsal denemelerde bulunmanız hiç de uzak bir ihtimal değil. Ama denemelerinizin bir edebiyat eserine dönüşmesi, kitap halini alması oldukça uzak bir ihtimal. Bu uzak ihtimalin gerçekleşmesininse kütüphaneci kimliğinizle bir ilgisi bulunmaz, genellikle. En azından yetişkin edebiyatı alanında hal böyle.

Peki, aynı şeyi çocuk edebiyatı ve öğretmen kökenli yazarlar için de söyleyebilir miyiz?

Kararsız mı kaldınız? Öyleyse başka bir soruya geçelim. Sizce bir yazar kitabının önsözünde kimlere seslenir? Okurlarına, mı dediniz? Yoksa, söz konusu çocuk kitabı yazarıysa genel olarak çocuklara da seslenebilir, diye mi düşünüyorsunuz? Evet, bizce de her ikisi akla yatkın.

Ama ya o yazar öğretmen kökenliyse? Bu durumda o yazarın çocuk kitabına, “Sevgili Öğrencilerim,” diye başlamasını doğal mı karşılarsınız?

Açıkçası biz doğal karşılamıyoruz. Geçmişte böyle yapmış edebiyatçılar olmuş mudur, aralarında usta isimler var mıdır, bilmiyoruz. Zaten geçmişte böyle yapanları tartışmıyoruz. Bugün, yani 2000’li yıllarda, hâlâ çocuklara okurdan önce öğrenci gözüyle bakan yazar ve yayıncıların yaklaşımını tartışıyoruz.

“Sevgili Öğrencilerim,” diye başlayan ve “Sizleri çok seviyorum… Önce Sevgili Atatürk’e, sonra, size ve bana emek veren tüm öğretmenlerimize borçluluk duyuyorum,”  gibi cümlelerle boyutlanan, örneklediğimiz Önsöz, Nisan 2012’de Can Çocuk’tan çıkmış Şahsene Camız’ın Bücürük ve Büyücü Ablası adlı kitaba ait.

Aslını isterseniz sözümüz yazara, ya da en azından yalnızca yazara değil. Sayın Camız’ın 20 yıldan uzun öğretmenlik geçmişinin kendini yazınsal veriminde bu kadar (didaktik) hissettirmesi yanlış elbette. Ama bir parça da anlaşılır. Üstelik Şahsene Camız yukardaki satırları yazarken büyük ihtimalle son derece samimi de. Tıpkı benzer önsözlere ya da benzer içeriklere sahip başka başka didaktik çocuk kitabı yazarlarının samimiyetinden ve içtenliğinden şüphe etmediğimiz gibi.

Ama onlar samimi ve içten diye, onların kitaplarını yayınlayanların tutumunu da öyle kabul edeceğiz diye bir şey yok. Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğine etki edebilen, onu yönlendirebilecek güce sahip bir yayıneviyseniz (ki Can Çocuk bu yayınevlerinden sadece biri) bu bilinç ve sorumlulukla hareket etmeniz beklenir.

Beklentimizi somutlayalım. Çağdaş Türkiye çocuk edebiyatının belli edebi nitelikler taşıması ve didaktik yaklaşımların da aşılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Yayınevi olarak kendinizi edebiyat alanında mı konumlandırıyorsunuz/tanımlıyorsunuz? Çocuk edebiyatını geliştirmek, ileri taşımak iddiasıyla mı hareket ediyorsunuz? O halde yayınladığınız kitaplar da bu çerçevenin içine oturmalı, bu iddiaya uymalı.

Kuşkusuz, yayınlanan kitaplar içinde zayıflıklar ya da zaaflar taşıyanlar da çıkacaktır. Ama açık bir şekilde ret ettiğiniz bir yaklaşımı açık ve net bir şekilde yansıtan kitaplar (da) basmak, zayıf ya da zaaflı kitaplar (da) basmaktan farklı bir şeydir.

Buradan geldik yine örnek kitabımız Bücürük’le Büyücü Ablası’na.  Altıncı  yaş gününü yeni kutlamış küçük bir kızın gündelik yaşamını konu eden eserden birkaç (tamam, dürüst olalım, birçok) alıntı yapalım:

“Okulum kocamaaan! Bahçesi de çok ama çok geniş. Çeşitli oyuncaklar hatta kaydırak bile var. Sevgili Atatürk’ün alçıdan yapılmış başını (buna büst dediğini daha sonra öğrendim) ve iki yanındaki yazıları gördüm. Bana bakıyordu o güzel gözleriyle. ‘Oku kızım! Okumalı, bilgili ve çok başarılı olmalısın!’ diyordu sanki bana. ‘Okuyacağım. Çok bilgili ve başarılı olacağım, söz Ata’m!’ dedim içimden.” (s. 43)

“Okulda olmak gerçekten çok güzel! Bugün harika bir çocuk şarkısı öğrendik. ‘Ata’mıza sevgimizi anlatıyormuş. Sözleri şöyle: Atatürk ölmediii/Kalbimizde yaşıyor!/Bu uygarlık savaşındaaa/Bayrağıı o taşıyoor!/Bayrağıı o taşıyoor! (…)Sevgili Atatürk’ümüzü anlattı yine öğretmenimiz. Bugünleri O’na ve silah arkadaşlarına borçlu olduğumuzu…” (s. 55)

“Sabah kalkınca annem: -Efsun’cuğum bugün, çok sevdiğimiz Ata’mızın ölüm günü, dedi. –Ama O şimdi ölmedi ki! – Elbette şimdi değil! Çünkü o, bizimle yaşıyor. O’nu çok seviyoruz ya. İnsanlar unutulursa ölürler bir tanem! Suratını asma. Geleceğin Atatürk’ü sizlersiniz. O’nu gerçekten seven, çok çalışır, unutmamalısın bunu. – Nasıl unuturum anneciğim, böyle güzel anlatırsanız?” (s. 56)

Ağaçların tümü çok güzel. Bize onlar oksijen veriyormuş. Yaşamımızın sürmesi için çok gerekli bir şeymiş oksijen. Sonra, beşikten mezara ondan yararlanıyormuşuz. Benim anlamadığımı fark edince, ‘Doğumdan, ölüme dek yani yaşamımız boyunca onlar bize çok gerekli, tatlı Büyücüm benim!’ dedi anneciğim.” (s. 62)

“Karnemi alıp öteki dedemlere gittik. Kocaman ailemiz kutladı tek tek. Küçük armağanlar almışlar, bazıları da para verdi. Ne güzel! Her zaman karnem güzel olmalı, diye düşünüyordum. ‘Böyle olsun da yine bana böyle güzel armağanlar alsınlar!’ deyivermişim. Anneciğim düzeltti hemen, “Armağan için değil, bilgili ve başarılı bir insan olmak için çalışmalısın. Bu, senin sorumluluğun bir tanem!’ dedi.” (s. 67)

“Bilmecede ne diyordu? Soğuk güldürürmüş ama sıcak öldürürmüş. Annem de söylemişti, güneşin ısısı yükseldikçe erirmiş kardan adamla kardan kadın. Öğretmenimiz de, ‘Unutmayın çocuklar, yaşayabilmek için güneşe çok gereksinimiz var. Tüm canlıların da öyle!’ demişti bize. /Bizi yaşatan güneşimiz, onları öldürüyormuş, yazık! Neden böyle acaba? Bunu da anlatır babam ya da annem, bana. Çocuk olmak çok güzel ama bir şeyleri hep sorup öğrenmek zorundayız. Ama gelecek yıl kitaplarımdan öğrenirim her bir şeyi. Yaşasııın okul! Yaşasıın kitaplar!” (s. 77)

“Biliyor musunuz, iki kişinin ikisi de aynı ebemkuşağını göremezmiş, Yani Bücürük’ün gördüğüyle benimki aynı değilmiş. Beni şaşırtan öyle şeyler öğreniyorum ki. Öğrenmek ne güzel şey!(…) Tüm dünya insanları çok severmiş onu. Umut ve şans sembolü olarak kabul ederlermiş. Sibirya’da ‘Güneş’in dili’ olarak düşünülürmüş.” (s.82)

“Ülkemizin güneyinde olduğumuz için böyle ılıkmış kışlarımız. Annem, kollarımı açtırdı. Sağ kolumu güneşin doğduğu yöne uzattım. Sağ kolumun gösterdiği yön, doğuymuş.  Çok sevdiğim güneş, oradan doğuyormuş. Sol kolumun gösterdiği yön, batıymış. Sevgili güneş oradan batıyormuş. Yüzümü döndüğüm yön kuzey, sırtımı döndüğüm yön de güneymiş. Yönleri öğrendim bugün, ne güzel. Her gün, yeni bir şey öğreniyorum ben. Neydi? Doğu, bazı, kuzey ve neydi anneciğim? Güneey! Güneey! Yaşasıın!” (s. 86)

Ölüdeniz, dünyanın en güzel yerlerinden, en temiz denizlerinden birisiymiş. Bakınca renkli kalın çizgiler görülüyor; yeşil, mavi ve koyu mavi. Pardon, söylediğim o son rengin adı, lacivertmiş. Hatta denizde ‘mor’ bir çizgi bile görülüyordu.” (s. 90)

“Yıllarca, Rumlarla Müslümanlar burada dostlukla yaşamışlar. Cumhuriyet döneminde, komşumuz Yunanistan’la bir anlaşma yapmışız. Buradaki Rumlar Yunanistan’a gitmiş, oradaki Türkler buraya gelmiş. Yamaçtaki o iki bine yakın evde pek oturulmamış.” (s. 96)

“Öyle çok sevindim ki! Hemen açtım paketi. Elbette, annemin öğrettiği gibi önce teşekkür ettim, yanaklarını öptüm onun. Paketten ne çıktı dersiniz? Bir kumbara! Anlattılar annemle birlikte. Bana verilen paraları biriktirmem gerekiyormuş. ‘Damlaya damlaya göl olur!’ dedi dedem. Allah, Allah! Bu büyükler de ne çok şey biliyorlar! Bu da ‘atasözü’ymüş. Aynı deyimlerimiz gibi, bilmecelerimizin bazıları gibi bize miras kalmış.” (s. 105)

Doğrusu bu kadar alıntıdan sonra ofladığınızı duyar gibi olduk. Sahi, sıkıldınız mı?  Yoksa kendinizi birden ilkokul sıralarına geri dönmüş gibi mi hissettiniz? Belki nostalji yapmak hoşunuza bile gitti. Fena mı, Atatürk sevginizi tazelediniz, bilmece-bulmacalar, atasözleri dinlediniz, yönleri hatırladınız ve Ölüdeniz’den mübadeleye okul zamanınızdan kalma birçok genel kültür bilginizi sınadınız.

İyi de, bu bir edebiyat eleştirisi! Eleştirilen de bir çocuk kitabı. Ama didaktik cümlelerle o kadar doldurulmuş ki, edebiyata pek az yer kalmış. Tabii akıcı bir dil ve küçük bir kızın yeni doğan kardeşini önce kıskanmasına,  sonra da bu kıskançlığın saçmalığına öylece ayırdına varmasına dayanan bir kurgu (pek az da olsa) edebiyat demek için yeterse. Derinlikli bir edebiyat eleştirisine yetmediği kesin ne yazık ki…

Hadi, kurgunun nasıl çözüldüğünü göstermek için size bir alıntı daha: “Kardeşim, sabahları beni karşısında görünce şaşırıyor. Yatağından inip yanıma geliyor, yorganımı açıp içine giriveriyor. Ben onu gıdıklıyorum, o da kıkırdıyor. Annemle babam gelince bizi böyle buluyorlar. Onlar da ikimizi kıkırdatıyorlar. Ben, ailemi dünyalar kadar se-vi-yo-rum! Ben, kardeşimi kocaman kocaman dağlar denli seviyorum!” (s. 72)

Doğrusu Atatürk’ü, ailesini, ağaçları, kitapları, o yaşta bir çocuk için öğretmenlerce iyi ve faydalı görülen her şeyi bu kadar seven,  bu kadar bilgiye susamış, Türkçenin inceliklerini öğrenmeye bu kadar can atan o küçük kızı kafamızda değil gerçek bir çocuk, bir edebiyat metninin kahramanı olarak dahi canlandıramıyoruz. Gözümüzün önüne gelen öğretmeninin göz bebeği örnek bir ilkokul öğrencisi bile sayılmaz. Olsa olsa onun karikatürü.

Peki, çocuk edebiyatında didaktik yaklaşımı sözde daima eleştiren yayıncılar böylesi bir çocuk kitabı kahramanında ne bulmuş, ne keşfetmiş olabilirler? Okulların okuma listelerine giriş biletini cebinde taşıdığını mı?

İşte biz bu tutumu samimi bulmuyoruz. Evet, çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlayan yayınevleri de ticari kurumlar. Onlar da acımasız piyasa kurallarında iş yapmak zorundalar. Kimi zaman satış politikalarının edebiyatı nasıl gölgelediğini hepimiz görüyor, izliyoruz. Ama madem tek başına ticaretle doldurulamayan bir duruşları, misyonları var ve bunu kendileri söylüyorlar, her zaman edebiyatın satışın önüne geçmesini sağlayamazlarsa da (ki bizce bunu sağlamak bir edebiyat yayıncısının en temel görevi), hiç değilse satış politikalarının çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine zarar vermesine göz yummamalılar. 

Sözümüz elbette yalnızca Can Çocuk’a değil. Bu alanda kendini en nitelikli, en öncü, en uzman gören yayınevleri son dönemde yayınladıkları kimi kitaplara bu gözle samimiyetle dönüp baksalar, bir çoğu en az Can Çocuk kadar bu yazının muhatabı olduklarını görebilirler. Onların görmediğini / göstermemeyi yeğlediğini ise biz gözler önüne sermeye devam edeceğiz. Çünkü çağdaş Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının yalnızca sözde değil, gerçekten de didaktik yaklaşımdan arınmaya ihtiyacı var. Ve bunun tek yolu, (kendimizi yeniden ve bıkmadan tekrarlamaktan yorulmayacağız) çocuk ve gençlik kitabı yayıncılarının okul eksenli satış politikalarından vazgeçip, okura ulaşmanın alternatif yollarını (kitapçı satışı, edebiyat festivalleri, kamusal alanda yaratıcı okuma faaliyetleri vb.) kullanmaları, bu yolları aramaları, gerekirse de yaratmaları.*

* Belki bu yazımızın konusuna girmiyor, ama son sansür ve özellikle de otosansür uygulamaları da doğrudan bu çarpık satış politikasından besleniyor...

Not: Vurgular bize ait.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Son yazımız tartışılıyor ya da farklı görüşlerin zenginliği


Son yazımız bir tartışma başlatmış bulunuyor. Bu tartışmayı önemsiyor ve yazının yorum kısmına sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz:




Adsız 23 Aralık 2012 09:54
Madalyonun her iki yüzü için de teşekkür ederiz. Açık-Gizli tüm kitedit takipçileri adına.


ercüment sabri 23 Aralık 2012 13:52
Ne yazık ki, 'Çocuk Yazını' ülkemizde girilmesi en kolay sanılan alanlardan biri... Sadece yukarıdaki alıntılara bakarak, ister istemez, 'Çocuk Edebiyatı olmaz!' diyenlere katılmamak mümkün değil.

Adsız 23 Aralık 2012 21:21
Acaba kitabın amacı genç okuruna, kitaptaki kahramanın yüzeyselliğini fark ettirip de kendisiyle yüzleşmesini sağlamak olabilir mi? Yani kimi kurguda kahramanın olumsuz özellikleri onaylanıyormuş gibi yapılabilir, öyle hissettirilir ki okurun kendi içindeki karanlıkla özdeşleşmesi sağlanabilsin. Bu noktadan sonra kurgu, okuru birden özeleştiriye savurabilir ve kendi gerçeğini kahramanın aynasında bütün çıplaklığıyla gören okur, kendi değişiminin kapılarını aralayabilir.

Sözü edilen kitabı okumadığım için, bilemiyorum. Demek istediğim, romanın son bölümlerinde kahramanın hangi noktada olduğu ve okuru hangi duruma, hangi yargıya hazırladığı önemli. Belki sözü edilen ve eleştirilen tüm bu cümleler (yukarıya alınan cümleler), bu yüzleşmeye/hesaplaşmalara doğru akan bir nehirdi, ya da değildi. Okumamış biri olarak kesin bir yargı üretemem tabii ki. Yalnızca yorum yaptım.

Sevgiler,
aytül akal

Kitedit 23 Aralık 2012 22:24
Yorumunuz ve kaygınız için çok teşekkürler. Çünkü kitabı okurken son sayfalara kadar biz de bunu umut ettik. Ama ne yazık ki böyle bir sonuca ulaşamadık. Üstelik beklentimiz illa okuru özeleştiriye götüren bir kurgu değildi. Kitabın, alışveriş merkezine takılan, moda ve erkekler dışında fazla bir şey düşünmeyen gençlerin dünyasına gerçekten kapı aralaması, bu dünyayı daha iyi anlamamızı sağlaması ya da edebi nitelikler taşıması da çok farklı düşünmemize yol açacaktı. Ama her şey öyle yüzeysel, öyle lay lay lom işleniyor ki... İlayda'nın sırf hava ve popülerlik uğruna kurulmuş sahte bir edebiyat kulübünden ayrılması ve gerçek bir şiir kulübü kurması kitapta olumlu hanesine yazabileceğimiz tek nokta. Ki o şiir kulübü bile ünlü yazarları okula davet etmek ve bunun üzerinden hava yapmak çerçevesinde gündeme getiriliyor esas olarak.

Tabii yazarın amacı, niyeti için bir şey söyleyemeyiz. Son derece iyi niyetlerle yazılmış bir kitap da olabilir. Ama iyi niyet bazen(özellikle de sorumluluktan uzaksa) hiçbir şeydir. Öte yandan bu eleştiri tüm diğer eleştirilerimiz gibi maddi verilere dayandığı kadar, bu maddi verilerden hareket eden kişisel yorumlarımızı içeriyor. Ele aldığımız kitap ve konularla ilgili farklı yorumlar, düşünceler olan okurlarımızı düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Bu çok daha canlı ve verimli bir tartışma ortamının doğmasını sağlayabilir. Bizce çocuk yazınımızın ve yayıncılığımızın buna ihtiyacı var kesinlikle...

Aslı Motchane 25 Aralık 2012 19:08
Gerçekten kız çocuklarının katı cinsiyet kalıplarının içine hapsedildiği bir çok kitap yayımlanıyor. Ancak yaptığınız alıntılar, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü"nün bunun bir örneği olduğu kanısını vermiyor. Aksine, bu kısa alıntılar bile, ergenlik çağındaki kızların kaygılarını, cinsiyet rollerine ve kendilerine bakışlarını gerçekçi bir biçimde ve yargılamadan yansıtıyorlar.

Onüç yaşındaki bir çocuğun akranları tarafından kabul görmek ve beğenilmek için yanıp tutuşması ve bunun için akran grubunun tanımladığı yüzeysel ölçütlere uymaya çalışması, genç kızların güvensizlikleri, kendilerine erkeklerin gözünden bakarak kendilerini aşağılamaları, bazı annelerin ev ile alışveriş merkezleri arasında yaşadıkları ama ifade edemedikleri cehennem, sahici ve yalın bir biçimde anlatılmış kanımca.

Onüç yaşındaki bir kızın ağzından yazıldığı için, anlatımın sizin deyiminizle yüzeysel ve "lay lay lom" olması doğal. Ergenlik çağındakilerin kabul görme ve beğenilme ölçütlerini özetleyen "popüler", "havalı" sözcüklerinin sık kullanılması da kaçınılmaz. Bu sözcüklerin kaçar kere kullanıldığını saydığınıza göre, sanırım bunları yadırgadınız. Ancak bu yaş grubu için "popüler" ve "havalı" kavramların önemini ve kapsamını başka sözcüklerle anlatmak olanaksız.

Yaptığınız alıntılarda çok dokunaklı bölümler de var. Örneğin İlayda'nın annesinin, kızıyla birlikte yaptıkları bir işe dalıp yemek yapmadığı için eşinden neredeyse azar işitmesi, annesini çok üzüp düşkırıklığına uğratan bir durumda İlayda'nın, babasının tarafını tutarak annesini "cadı" olarak tanımlaması ve yine İlayda'nın kendisinden çeşitli nedenlerle sık sık "aptal", "saçma" diye söz etmesi... Özellikle de "Biz kızlar bu kutuyu kullanabiliriz ama erkekler böyle aptal bir kutuyu ne yapsınlar," gibi erkek söylemi ile kendisini aşağılayan bir ifade kullanması ne kadar acıklı ve düşündürücü! Oniki yaşındaki bir okurun bu durumlara eleştirel bakabileceğini ben örneklerden biliyorum, yazarın da bildiğini düşünüyorum.

Çocukların ve gençlerin dünyası, büyüklerin dünyasının yansımaları ile dolu. Nasıl İlayda'nın kendisine bakışı erkeklerin yargılarından kaynaklanıyorsa, daha gencecikken okuldaki erkek arkadaşına bakışı da büyüklerin beklentilerini yansıtıyor: Oğuz, basketbolu yalnızca hobi olarak yapıyormuş, aslında makine mühendisi olacakmış. (Diğer bir deyişle hayta olmayacak, ciddi bir mesleği olacak.) Asıl gülünç olan, henüz ergenlik çağındaki bir kızın günlüğündeki saçmalıklar değil, bu yaştaki çocuklardan böyle "ciddi" bir ilişki bekleyen abuk subuk zihniyet.

Bunun dışında açık bir ironi içeren alıntılar da yapmışsınız, "Hey Kızlar" dergisindeki "En yakın arkadaşınız gerçek bir dost mu?" başlıklı test ile ilgili bölüm gibi.

Anladığım kadarıyla, "Geveze Prenses'in Yeni Günlüğü", çocuk ve gençlik edebiyatımızda az rastlanan bir biçimde, İlayda ile açık bir biçimde alay etmekten ve ona ders vermekten kaçınıyor. Eğer kitabın son bölümünde İlayda, kendisine değer yargılarının ne kadar saçma olduğunu "öğretecek" bir kişi ile karşılaşsaydı, sanırım yazar bu tür bir eleştiriye hedef olmazdı. Ancak bu durum gerçekçi olur muydu? Gerçekçilik bir yana, okur üzerinde etkili olur muydu? Kuşkuluyum.

İlayda gibi, okur da, kaçınılmaz bir biçimde, ergenlik dönemini bulunduğu çevrenin koşulları içinde yaşayarak büyüyecek ve gözlemlerinden kendi sonuçlarını çıkaracak. Oniki yaşlarındaki bir çocuğun, bu kitaptan İlayda'nın yaşamı ile ilgili bazı sonuçlar çıkarması için ise, kitabın "sahici" olması, bu çevredeki çocukların gerçek kaygılarını, gerçekten kullandıkları dil ile ve gerçekten yapacakları yorumlar ile anlatması zorunlu. Yaptığınız alıntılar da bunun iyi bir örneği gibi gözüküyor.

Bu siteyi kurduğunuz için çok, çok teşekkür ederim.
Sevgiler...

Kitedit 25 Aralık 2012 20:38
Biz de, farklı bir bakış açısından yazımıza yanıt verdiğiniz, yorum yaptığınız için çok çok teşekkür ederiz. Bu tutumu gerçekten çok önemsiyoruz. Çünkü amacımız karalama değil, eleştirel eleştiri yoluyla çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimine katkıda bulunmak, sorunları etrafında farklı fikirlerin açıklık içinde ifade edilebileceği bir tartışma platformu yaratmak.

Bu çerçevede de yorumunuza ilişkin bir iki noktayı açmak istiyoruz. Yazar kitabının sonunda İlayda’nın karşısına doğru yolu gösterecek bir kişi çıkarsaydı ya da İlayda kendiliğinden, öylesine bir bilinç evrilmesi yaşasaydı kitabı büyük ihtimalle didaktik olarak değerlendirecek ve o yönden (de) eleştirecektik. Bizim sıkıntımız kitabın didaktik ya da öğretici olmaması değil.

Sayın Aytül Akal’ın yorumuna yanıt verirken de ifade ettiğimiz gibi kitabın 13-14 yaşlarındaki bir kızın hayatına, dünyasına kapı aralaması ya da onun gibi yaşayanlara ayna tutması gerekiyordu. Evet İlayda gibi tümüyle tüketim toplumun etkisinde olan kızlar var. Ama o kızların hayatı da toz pembe değil. İlayda’nın anne-babası birbirine aşık örnek bir çift, anne de, baba da, abi de, kız kardeş de toplumsal rollerinden en ufak bir rahatsızlık duymuyorlar. Aile içinde hiçbir ciddi sorunları yok. Halbuki tüketim toplumun örnek ailelerine ışık tuttuğumuzda bambaşka bir gerçeklik var orada. Evet o yaşlardaki kızlar popüler ve havalı olmak için, toplumun onlara dayattığı rollere uymak için yırtınıyorlar, ama bunu yaparken çok da acı çekiyor, örseleniyor, kişiliklerinden ödün veriyor, dar sınırlar içinde sıkışıyorlar. Bunların hiçbiri yansımamış kitaba. Lay lay lom ve yüzeysel derken bunu kastediyoruz. Genç okur bu kitapta İlayda gibi kızların gerçek hayatlarıyla (sahne arkasıyla) karşılaşmıyor, gerçek (derindeki) duygularıyla yüzleşmiyor kesinlikle. 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği teğet geçmek var, 25 kere popüler ve havalı demek ama bunu derken arkasında gizlenen gerçekliği can yakıcı bir şekilde hissettirmek var. Biz kitabı okurken tanıdığımız onca İlayda’yı göremedik doğrusu. Aynı şekilde tanıdığımız onca İlayda’nın da bu kitapta kendi gerçekliklerini göremeyeceğini düşünüyoruz. Tam aksine, bizce bu kitap onlara fazla sorgulamaya değmez, kafana takma, bak hayatın ne güzel diyor esasında…

Yıldıray 26 Aralık 2012 10:05
Ansızın bir Nasreddin Hoca havası estirmiş gibi olacağım ama... Yazıyı ilk okuduğumda Kitedit'in açısından bakabilmiştim. Yorumları okuyunca, meseleye hem Aytül Hanım'ın hem Aslı Hanım'ın penceresinden de bakabildiğimi fark ettim. Kendi adıma, bir kitapla ilgili yorum yaparken kendi bakış açımı dayatmamaya özen göstersem de "yönlendirme" yapmış olma riskinin daim olduğunu biliyorum. (Elbette bir kitap hakkında yorum yapınca yönlendirme de yapıyorsun Yıldıray, ne demek istiyorsun?) Demek istediğim şu: Benim yorumum hangi ruh haliyle, hangi algı açıklığıyla, hangi birikimle, deneyimle yapıldı? Ben hangi konularda ne kadar açık görüşlü, hangi konularda ne kadar atgözlüklüyüm? Peki ya benim yazdığım yorumu okuyacak okur? Kitedit zaten söylemiş, yazarın niyetini bilmiyoruz. Okurun niyetini de bilmiyoruz. Eğer kitapların mutlaka bir "yarar" sağlaması gerekiyorsa, bence her kitaptan çıkarabileceğimiz birçok "yarar" vardır. Ne bileyim, sadece okuma alışkanlığının sürdürülebilirliğine hizmet ediyordur, minicik bir deneyim aktarıyordur vs. Bu da tamamen bakış açılarıyla, algı açıklığıyla, okuma sırasındaki ruh durumuyla vs. ilgilidir. Dolayısıyla Aytül Hanım'ın dikkat çektiği noktalar da, Aslı Hanım'ın yorumları da benim için zihin açıcı. Öte yandan Kitedit'in vurguladığı nokta önemli ve düşündürücü. Kitedit "Kitabın derinliği yok, düşünsel atlyapısı yok," diyor diye anlıyorum. Aytül Hanım'ın ve Aslı Hanım'ın yorumlarını "okurun deneyimine ve okurun algılama, çözümleme, birleştirme becerilerine güvenmeliyiz," diye anlıyorum. Benim için enfes bir "Çocuk kitapları eleştirisine giriş 101" dersi oldu, Kitedit'e, Aytül Hanım'a ve Aslı Hanım'a teşekkür ederim.

Kitedit 26 Aralık 2012 12:47
Bu tartışmanın böyle boyutlanması ne güzel, ne umut verici. Kitedit’in söylediği başka bir şey daha var, diyerek biraz daha geliştirelim.

Çünkü sözü edilen yazı aslında Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü kitabının eleştirisinden ziyade (bu kitap bir prototip olarak örnek gösterildi), son dönemde çocuk ve gençlik edebiyatında öne çıkan bir eğilimin eleştirisiydi. Madalyonun iki yüzünden bahsetmiştik. Dinsel paradigmalardan hareket eden kitapları rahatlıkla bir bütünün parçaları, belli politikaların uzantıları olarak görebiliyorken, madalyonun diğer yüzünde yer alan kitaplara bütünsel bakmakta zorlanıyoruz. Burada altını çizmek istediğimiz bir nokta daha var. Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü edebi nitelikler taşıyor olsaydı, Kitedit onu bağımsız bir sanat eseri olarak değerlendirecek ve o yönden eleştirecekti. Ama kitabın edebi olarak, edebiyat eleştirisine konu edilemeyecek denli zayıf ve yüzeysel olduğunu düşünüyoruz. Kitabı çok dikkatli okuduk ve yazarın niyetinden bağımsız olarak, tüketim toplumun şekillendirdiği gençleri konu etmekten çok, o gençlere rahatlıkla, lay lay lom tüketebilecekleri okuma malzemesi sunduğu sonucuna vardık. Mikro düzeyde hiçbir kitabın hiçbir çocuğa tek başına ciddi bir zarar vermeyeceğini düşündüğümüzü zaten belirtmiştik. Biz de çocukken, gençken bir dizi kitabı böyle lay lay lom tükettik ve bunun bize zarar bir yana belli katkıları da oldu. Oysa tartışmak istediğimiz bu işin makro düzeyi. Yani çocuk edebiyatının bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, içeriğinin de tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi. Bu eğilimin esas sorumlusu kuşkusuz Geveze Prenses’in Yeni Günlüğü’nün sayın yazarı Koray Avcı Çakman ya da son derece iyi niyetlerle hareket ederken benzer kitaplar üretenler değil. Tartışılması gereken bambaşka şeyler var. Özel okul satışı endeksli yayıncılık gibi… Kız kitaplarının hangi ihtiyaca denk düşmesi gibi… Çocuk edebiyatının gerçekten edebi özellikler taşımasının önemi gibi…

10 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuk kitaplarında dinsel gericilik ya da buzdolabı satmakla çocuk kitabı yayınlamak arasındaki fark üzerine...


Dini içerikli çocuk kitapları çığ gibi artıyor. Daha birkaç yıl önce bunu, özellikle ülkenin belli başlı kitap fuarlarını gezdiğinizde çıplak gözle izleyebiliyordunuz. 1 ya da 2 liraya satılan, çamur baskılı, kitaptan çok broşüre benzeyen, inanılmaz kötü desenli eserler.  Kitap isimleri adeta bağırıyordu: Bizim Evde Ramazan, Canım Peygamberim, Namaz Çiçekleri
Bugün dini içerikli çocuk kitapları hâlâ çığ gibi artıyor. Ama artık çıplak gözle, dinsel propaganda yapan bir çocuk kitabını diğerlerinden ayırt etmek o kadar kolay değil. Kitapların biçimi, yayınevlerinin çehresi değişti.  Kağıt-baskı kalitesinden grafik tasarıma, konu yelpazesinden kapak illüstrasyonuna bambaşka kitaplar söz konusu artık. Ve bu bambaşka kitaplar aslında ilk bakışta basbayağı Can Çocuk, Tudem, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi Çocuk, İş Bankası Kültür Yayınları, Doğan Egmont vb. gibi bilinen yayınevlerinin kitaplarına benziyorlar. Onların da albenili kapakları, editöründen yayına hazırlayanına kadar her türlü bilginin yer aldığı künyeleri, cicili bicili resimleri ve “Rahat Bırakın Beni”, “Liseli Kızlar” ya da “Uzay Çocuğu” gibi modern tınıyan isimleri var. Ana-baba için ayrı, öğretmen için ayrı hazırlanan kataloglar, profesyonel web sayfaları da cabası. Can Çocuk, kitaplarının güvenilirliğini “bu kitap Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün Çocuk ve Genç Danışmanlık Merkezi tarafından çocuk ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygun bulunmuştur” ibaresiyle tescil etmeye çalışıyorsa, onların da “Çocuklar kitap okuyacağım diye ruh sağlıklarını bozmasın, ruhen kirlenmesin diye gösterilen hassasiyet takdire şayan… Sadece çocuk kitaplarında değil, gençlere hitap eden kitaplarda da aynı dikkatle çalışan ekip ruhunu görmüş olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen uzman pedagogları ya da “Her sınıfa özel, etkinlikli, kişisel gelişimi destekleyici, doğru ve başarılı birey olmayı hedefleyen, duygu ve düşünce zenginliği kazandıran, çocukları ve gençleri doğru yöntemlerle, doğru hedeflere ulaştırmayı amaçlayan ve bütün bunları yaparken de eğlenceli üslubundan vazgeçmeyen bu kitapları herkese tavsiye ediyorum,” diyen koskoca profesörleri var.  Açın Günışığı Kitaplığı’nın ya da Tudem’in ya da Can Çocuk’un kataloğunu ve onu Nesil, Çilek, ya da Timaş Yayınları kataloğu ile yan yana koyun. Biçimsel mantığın birbiriyle örtüştüğünü göreceksiniz:
Sayfaları; yaş grupları, sınıflar, dersler ve işlenen temalar ışığında planladık. Her bir kitabın kaç yaş ve hangi sınıf için olduğunu, hangi derslerde kullanılabileceğini ve hangi temaları içerdiğini tek tek yazdık. Böylece siz değerli öğretmenler ve anne-babalar aradığınızı rahatlıkla bulabileceksiniz.”( Nesil Çocuk, Katalog tanıtım yazısı)
“(…) tanıtılan her yeni kitabın; künyesi, konu özeti, yayımlanacağı ay, baskı bilgileri, yazar, editör, çevirmen ve illüstratör bilgilerinin yanı sıra önerildiği sınıflar, resmi ders programıyla ilişkilendirilmiş ana ve yan temaları bulunuyor. Anasınıflarından lise sınıflarına kadar her seviye için öneri kitaplardan oluşan “Sınıf Listeleri”ne geniş yer veriliyor,”  (Günışığı Kitaplığı, Katalog tanıtım yazısı)
Kataloglarda yer alan kitapların tanıtım yazılarını okuduğunuzda da hemen farkı anlayamıyorsunuz:
Kıpır kıpır, capcanlı, heyecanlı, tam da gençlere yaraşır bir roman… Okul dershane, aile, ev, dersler, ödevler, sınavlar… Her gün ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen yetişkinler. Başbelası sivilceler, modası geçen kıyafetler. Yine de ‘genç olmak’ hem zor hem de çok zevkli…”
Yukarıdaki sözlerle tanıtılan Çılgın Kızlar Kantini adlı genç roman (katalogta 11+ diye öneriliyor) sizce hangi yayınevine ait olabilir? Doğan Egmont mu? Tudem mi? Can Çocuk mu?
Hayır, Timaş’ın. Yazarı da Fatma Pekşen. Onu biraz daha yakından tanımak için sözü Önce Vatan Gazetesi köşe yazarı Oğuz Çetinoğlu’na bırakalım: “Anadolu’muzun güzide edîbelerinden FATMA PEKŞEN, zengin iç dünyasından derlediği, millî-mânevî değerlerimizle tatlandırıp râyihâlandırdığı duygu ve düşüncelerini okuyucuları ile paylaşıyor: Türk-İslam kültürüne bağı henüz yeterli sağlamlığa ulaşmamış veya, kültürsüzleştirme gayretleri ile kopma noktasına getirilmiş gençlerin okuması gereken zümrüt değerinde notlar…
Şaşırdınız mı? Biz şaşırdık doğrusu. Ama aslında ortada öyle aman aman şaşılacak bir durum yok. Her şey gayet mantıklı, gayet basit. Yayıncılık koskoca bir sektör, çocuk ve gençlik kitapları da o sektörün kaymağı haline geldiğinden beri dinsel gericiliğinin bayraktarlığını yapan yayınevleri hızlı bir değişim içinde. Her şeyden önce profesyonelleşiyorlar ve bunu diğer yayınevlerinin çoğunun sahip olmadığı ekonomik ve siyasal imkânlarla, desteklerle, imtiyazlarla yapıyorlar.
Profesyonelleşme demek işi kurallarına göre oynamak, biçimsel gerekleri yerine getirmek demektir. Yalnızca baskı-kağıt kalitesi değil, çağdaş çocuk kitaplarında aranan tüm özelliklere (cümle uzunluğu, satır aralığı, punto büyüklüğü, resim-metin dengesi) mümkün olduğunca uymak, en modern pazarlama stratejileriyle rekabet etmek demektir.
N’apalım, serbest piyasa böyle bir şey diyebiliriz. Avrupa öyle diyor, mesela. Orada da dini içerikli çocuk kitapları basan yayınevleri var ve onlar da piyasa kurallarına uyum sağlamış durumdalar. Ama arada önemli bir, hayır iki, hatta üç fark var.
Birincisi, Avrupa’da dinsel içerikli çocuk ve gençlik kitapları basan yayınevleri siyasal ve ekonomik imtiyazlara sahip değiller ve toplumu “dindarlaştırma” politikasının bir parçası olarak iktidar tarafından desteklenmiyorlar. Kısacası bu tür kitapları yayınlayan yayıncıların oldukça tanımlı olduğu kadar, oldukça da dar bir hedef kitlesi var: Toplumun aşırı muhafazakâr, dindar kesimi.
İkincisi, Avrupa’da okuma kişisel özgürlükler alanına giriyor ve çocuk ile gençler söz konusu olduğunda okulların ya da milli eğitimin bu alan üzerinde bir hâkimiyeti yok. Sınıf ya da okul bazında zorunlu olarak okutulan eserler, yalnızca bu işi (yani edebiyat eğitim kiti)  yapan ve titiz bir şekilde denetlenen, düşük kâr marjlarıyla çalışan yayınevleri tarafından temin edilebiliyor. Yani bir okulda belli bir yazarın belli bir eseri okutuluyorsa bu kitap sınıfça ticari bir yayınevinden satın alınmıyor. Öğretmen aynı eseri eğitim kiti olarak yayınlayan özel bir yayınevinden temin ediyor ve kiti fotokopiyle öğrencileri için çoğaltma hakkına sahip oluyor. Ticari yayınevlerinin okullara toplu kitap satışı yapması ya yasak ya da çok sıkı kurallara tabi.
Üçüncüsü, Avrupa’da istenen düzeyde olmasa da hem yetişkinlere (yani çocuk kitaplarının asıl alıcılarına) hem de doğrudan çocuğa seslenen güvenilir çocuk ve gençlik kitapları eleştirileri yapan dergiler, yayınlar, platformlar var. Bununla bağlantılı olarak da çocuk kitaplarını yalnızca biçimsel nitelikleriyle değil, ondan çok daha önemlisi edebi, bilimsel ve estetik nitelikleriyle değerlendiren bir toplumsal bilinçten bahsedilebilir.
Ne yazık ki Türkiye’deki tablo çok farklı.  Özgür seçme hakkına, demek oluyor ki seçeneklere sahip bir çocuğun eline gerici, cinsiyetçi, anti-demokratik, ayrımcı, çağdışı mesajlarla dolu bir kitabın geçmesi koşulunda bundan bireysel olarak nasıl etkileneceğini tartışmak bir şeydir. Seçeneklerden yoksun bırakıldığı için özgür seçme hakkından da yoksun bırakılan koca bir kuşağın sistematik olarak gerici, anti-demokratik, ayrımcı, cinsiyetçi, çağdışı mesajlarla dolu kitaplarla kuşatılması durumunda bundan toplumun nasıl etkileneceğini tartışmak başka bir şeydir.
Ve ikinci durumu tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü gelinen noktada bağıra çağıra ya da gizli kapaklı din propagandası yapan çocuk kitaplarını eser bazında ele almak, ne kadar edebiyat dışı, ne kadar akla ziyan ve yerine göre senin ya da benim çocuğum için zararlı olduğuna işaret etmenin fazlaca bir anlamı yok. Alanın içinde ve demokratik kanatta yer alan yayıncılar, yazarlar, editörler vb. bunu biliyor zaten. Keza alanı takip eden bilinçli anne babalar, eğitimciler, kütüphaneciler, kitapçılar da öyle. Ama bu “bilenler” grubu gerçekte yalnızca bir avuç.
Bilmeyen ya da bilgisi “nitelikli bir çocuk kitabını belli biçimsel kriterlerden değerlendirerek tanımak”la sınırlı olan asıl kalabalığı ne yapacağız? Yani çocuğuna, severek okuyacağı eğlenceli bir kitap ararken, Fatma Pekşen’in Çılgın Kızlar Kantini’ne rastlayan anne-babaları; öğrencileri için en uygun kitapları belirlemeye çalışırken, Nesil Çocuk’un kataloğuna ve orada yer alan “uzman” görüşlerine (çocuk ergen terapisti, uzman pedagog, hatta profesör bile var) rastlayan öğretmenleri; fuarda sınırlı harçlığıyla dolaşırken, rengarenk kapaklı, sevimli çizimli, Oruç Tuttum Sevinçten Uçtum ya da Süper Güçlerim Olsa Allah’ı Görebilir Miyim? gibi eğlenceli (!!!) kitapların (ve nispeten ucuz fiyatlarının) cazibesine kapılan çocukları? Bilinçli olarak bu kitapları seçen, yayan, dayatan öğretmen ve anne babalardan hiç bahsetmiyoruz bile.
Biz işimizi yapacağız, yani yukarda tarif edilen kalabalıkları gerçekten çağdaş, gerçekten edebi, gerçekten bilimsel çocuk ve gençlik kitaplarıyla buluşturacağız denebilir. Bu demektir ki bildiğimiz ilkeler doğrultusunda yayıncılık yapmaya devam edeceğiz ve yayınladığımız kitapları en etkili pazarlama ve tanıtım stratejileriyle hedef kitlemize ulaştıracağız.
Peki, çocuk ve gençlik kitapları alanında faaliyet gösteren yayınevlerinin en etkili, en gözde pazarlama ve tanıtım stratejileri ne bugün?
1)      Basılı ve dijital medyada ilan vermek. Yani açık reklam.
2)      Basılı ve dijital medyada tanıtım ya da sözde eleştiri yazılarının yer almasını sağlamak. Yani gizli reklam. (Bu yazıların maddi-manevi çıkar ilişkileri üzerinden, hatta kimi zaman resmen “ücret” karşılığında yazdırıldığını söylemeye gerek var mı?)
3)      Okul, özellikle de özel okul satışları. Yani belli kitapların belli okullar tarafından sınıf düzeyinde okutulmasını sağlamak. Çocuk ve gençlik yayıncılığı piyasasında bu “okuma listesine kitap sokmak” diye adlandırılıyor ve yine öğretmenlerle kurulan özel ilişkiler üzerinden (bu ilişkilerin menfaatten uzak olduğunu kim garanti edebilir?) sağlanıyor.
 An itibarıyla bu stratejilerle başarı da sağlanıyor. Çünkü dinsel gericiliğin bayraktarlığını yapan yayınevleri bir adım geriden geliyor. Henüz. Dün çamur gibi kağıtlara, ucuz satılmaları ya da bedava dağıtılmaları dışında alıcı kitle için hiçbir cazibesi olmayan eserler yayınlayan bu yayınevlerinin bugün en kaliteli kağıda, karton kapaklı, uzman görüşlü, rengarenk, biçimsel olarak bakıldığında tam da “çocuğa göre” kitaplar basacağını kim öngörebilirdi ki?
Dürüst olmak gerekirse, bu ülkenin gidişatını izleyen, politikayla az-çok ilgilenen herkes öngörebilirdi. Tıpkı piyasanın kurallarını hepimizden çabuk öğrenen bu yayınevlerinin medyayla ve milli eğitimle zaten var olan bağlarını ilerde daha da güçlendireceklerini ve çok daha pervasız kullanacaklarını öngörebileceğimiz gibi.
Bir gün medyada onların kitaplarının ilanlarını göreceğiz, onların kitaplarına övgüler dizen tanıtım yazılarını okuyacağız. Bir gün okulların zorunlu okuma listelerinde onların kitapları yer alacak. Öğretmenler onların etkinliklerine gidecek, onların “uzmanlarını” dinleyecek.
Hatta o “bir gün” belki de bugün. Üstelik bunun yarını da var. Yarın artık medyada bizim kitaplarımızın ilanları yer almayacak, kimse kitaplarımıza övgüler dizmeye cesaret edemeyecek ve okullarda kitaplarımız artık tek bir listeye girebilecek: “Sakıncalı kitaplar listesi”.
Çok mu abarttık. Belki. Belki de değil. İşin asıl kötüsü, o gün söyleyebilecek bir sözümüz olmayacak. Dün bizim kitaplarımızı övenler yarın onlarınkini överse menfaat ilişkilerinden mi bahsedeceğiz? Dün bizim kitaplarımızı içeren zorunlu okuma listeleri çok aydın, çok demokrat öğretmenlerin marifetiyken,  onların kitaplarının yer aldığı zorunlu okuma listelerin ne kadar ideolojik, ne kadar yanlı ve anti-demokratik olduğunu mu anlatacağız?
Diyelim ve umalım ki o gün hiç gelmeyecek. Diyelim ki çocuk ve gençlik yayıncılığı alanında dini gericilik diye bir tehdit yok ya da asla yukarıda abartıldığı güce kavuşamayacak. Öyle olsa bile kendimize dönüp bakmanın zamanı gelmedi mi? Kabul, çocuk ve gençlik yayıncılığı da ticari bir faaliyet. Ama buzdolabı satmıyoruz. Yani piyasa koşullarına rağmen, hatta piyasa koşullarına karşı kararlılıkla savunmamız gereken, herkesin birleşebileceği bazı demokratik değerler, ilkeler var.
1)      Okuma kültürü toplumsal bir ihtiyaç, okumanın kendisiyse kişisel bir özgürlük alanı. Hem çocuk ve gençlik kitaplarında özgür seçimleri savunmak, hem de okullarda, sınıflarda belli kitapların ödev vb. adı altında zorunlu olarak, toplu halde okutulmasını meşru görmek olmaz. Bunlar birbiriyle bağdaşmaz. Özgür, demokratik bir ülkede çocuk ve gençlerin hangi kitapları okuyacağını, daima ideolojik bir içerik taşıyan milli eğitim ya da ona bağlı öğretmenler belirlemez, belirleyemez. Ticari yayınevleri okullarda sınıf ya da tüm okul bazında satışlar yapmaz, yapamaz. Bu, okullara (evrensel insan haklarıyla çelişmeyen) her türlü kitabın girmesine engel değil. Aksine en zengin seçeneklere sahip olması gereken ve çocuklara kitaplar arasında özgür seçim yapmayı olanaklı kılan okul kütüphaneleri bunun için var.
2)      Öğretmenlerin, okulun görevi (ki bu da bir devlet politikasıdır, ama tümüyle meşru, hatta gerekli ve özlenendir)  kitap okumayı sevdirmek, yani çocuğu her fırsatta okumaya, yeni kitaplar, yeni yazarlar keşfetmeye teşvik etmekle ve öğrencilere sorgulayıcı okuma ve metin çözümleme yöntemlerini kazandırmakla sınırlıdır. Yani öğretmen şu ya da bu yazarı, şu ya da bu eseri okutan kişi değildir, okunan tüm yazar ve eserlerin eleştirel bir gözle, sorgulayıcı ve çözümleyici bir tavırla ve edebi kriterler çerçevesinde ele alınmasını sağlayan kişidir. Belli yazar ve eserler okulda/derste dünya ya da ülke edebiyatı tarihi içerisinde oynadıkları rolle değerlendirilirler. Bunun ötesinde pazarlanmazlar.
3)      Çocuk belli bir yaşa kadar kendi kitabını alma dolayısıyla da seçme olanağına sahip değil. Ticari bir kurum olan, dolayısıyla kitaplarını satmak zorunda olan yayınevlerinin bu gerçeği özgür seçim ilkesiyle bağdaştırabilmelerinin tek yolu kitapçı satışıdır. Çocuklar için özgür seçim hakkını savunmak esas olarak anne-baba için özgür seçim hakkını savunmak demektir. Her anne baba (teyze, komşu, arkadaş) kendi çocuğu için istediği, uygun gördüğü kitabı alma ve seçme hakkına sahip olmalıdır. Bununla birlikte anne-babaya kendi çocuğunuza seçim hakkı tanıyın, ilgi alanlarını, beğenilerini gözetin bilinci veren bir tanıtım, reklam, bilinçlendirme stratejisi üzerinde düşünülmelidir. Yayıncılar kendilerine okullara nasıl gireceğiz değil, evlere nasıl gireceğiz sorusunu sormalıdır. Öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak değil, kitapçılarla ilişkileri düzenlemek, kitapçılarda çocuk kitaplarının vitrine, rafa, ulaşılabilir yerlere çıkmasını sağlamak gerek.
4)      Medya ve yayınevleri arasında ilişkiler yeniden düzenlenmeli, daha doğrusu kopartılmalıdır. Ticari bir yayınevinin medyayla olan tek meşru ilişkisi ücreti karşılığında ilan vermek (yani açık reklam) ve basın bülteni vb. duyurular yoluyla basını/medyayı yeniliklerden haberdar etmek olabilir. Bunun dışında kalan tüm ilişkiler bağımsız basın ilkesiyle bağdaşmaz ve her iki tarafı da şaibe altında bırakır. Gelinen noktada kirliliğin boyutu düşünüldüğünde, çıkar karşılığında kalem sallayanların ya da o kalemleri satın alanların her fırsatta teşhir edilmesi ne yazıktır ki bir ihtiyaç haline gelmiştir.
5)      Çocuk ve gençlik kitaplarını edebi, bilimsel kriterlerle değerlendiren eleştirel edebiyat eleştirileri yayıncıların, yazarların, editörlerin, çevirmenlerin, illüstratörlerin onuru, yüzeysel tanıtım ve övgü yazıları da utancı olmalı. Bu bilinç yalnızca sektör içinde yerleşmekle kalmamalı, anne-babalara, kütüphanecilere, başta eğitim kurumları olmak üzere çocuklarla ve çocuk kitaplarıyla bağ kuran tüm toplum kesimlerine, hatta çocuk ve gençlerin kendilerine de yayılmalı, bunun araçları yaratılmalıdır. Zira seçenekler arasında özgür seçimler yapabilmek için yalnızca seçeneklerin varlığı değil o seçenekleri sorgulayabilecek, değerlendirebilecek bir bilinç de gerekir.
Toplum yararına çağdaş, demokratik faaliyet gösterdiğini savunan tüm çocuk ve gençlik kitapları yayıncıları, çocuk ve gençlik edebiyatı ya da kitapları alanında üreten tüm bireyleri bu ilkeler etrafında samimi bir şekilde birleştiğinde ne mi olacak? Edebiyata, bilime alan açılacak. Ve başta dinsel gericiliğin gizli-açık bayraktarlığını yapanlar olmak üzere, aslında edebiyatla, bilimle ilgisi olmayan birçok yayınevi bu alana çıkamayacak. Başkaları bu alanda varlık göstermek için kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak. Birçokları da bu alanda hep daha nitelikli, hep daha yaratıcı, hep daha bilimsel, hep daha sanatsal ürünler vermek için yarışacak.
Yoksa bu saf bir rüyadan, kapitalizmin acımasız yasalarından bihaber bir avuç idealistin pembe hayallerinden başka bir şey değil mi?  En azından, buzdolabı satmakla  çocuk kitabı yayıncılığı yapmak arasındaki farkı bilmeyenler ve bu farkı bilip de savunma gereği görmeyenler öyle diyecek.