Günışığı Kitaplığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günışığı Kitaplığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2013 Cumartesi

GEVREKÇİİİ ya da “Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı”


 “…Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı…/Bir de camların buğusuna yazı yazma imkânı…”(Yılmaz Erdoğan) 
Hacer Kılcıoğlu’nun son kitabı Gevrekçiii’yi (Günışığı Kitaplığı, Ocak 2013) okurken aklımız bu dizilere gitti. Bunda Gevrekçiii’nin işlediği temaların payı büyük, kuşkusuz. Yoksul, tokyo terlik ve simit tablasıyla dolaşan bir çocuk. Bir yandan okuyor, bir yandan çalışıyor. Babası eski kot taşlama fabrikası işçisi ve silikoziz adlı ağır meslek hastalığı yüzünden yatağa düşmüş durumda. İki katlı sıvasız, bahçeli bir binada (yani gecekonduda) oturuyorlar.
Aslında benzerlik bununla, yani konunun başlı başına “acıklı” olmasıyla sınırlı. Belki de Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla bundan öte bir benzerlik kurmak da gereksiz. Çünkü aklımıza gelen doğrudan onlar değil. Aklımıza gelen Yılmaz Erdoğan’ın “… Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı…” dizeleri. Demek arada bir bağ var ama bu bağ daha dolaylı.
Şöyle ki, Kemalettin Tuğcu’nun eserlerinde bir kuşak kendini bulabiliyor. O kitaplar köyden kente göçün yoğun olarak yaşandığı, toplumda köklü değişikliklerin meydana geldiği bir döneme ayna tutuyor. Realist ya da toplumcu bir ayna değil bu. Yer yer kaderci, yer yer ahlakçı, yer yer milliyetçi öğeler barındıran, ama bir o kadar da samimi duyguları yansıtan bir ayna. 70’lerde genç olanların o zamanki duygusal dünyalarından mutlaka yansımalar bulacakları bir ayna.
Evet, belki çok bilinçli değil ama içimizden bunları düşündük Hacer Kılcıoğlu’nun Gevrekçiii’sini okurken. Ve kendimizi şanslı saydık. Yılmaz Erdoğan’la aynı kuşaktan çocuklar olarak “Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı…” diyebildiğimiz için.
Oysa tersi olması gerekirdi. Keşke, Gevrekçiii ‘yi okuduğumuzda, bizim kuşağımız Kemalettin Tuğcu’yla büyürken, şimdiki çocuklar ne şanslı diyebilseydik.
Ama uzatmayalım ve kitabımızın konusuna geri dönelim:
5'inci sınıfa giden Mahmut yağmurlu bir günde simit satmaktan dönerken Frank adında, belli bir süredir iş nedeniyle Türkiye’de bulunan Fransız bir belgeselciyle karşılaşıyor. Yağmurun dinmesini bekleyen çocukla adam önce bakışıyor sonra da sohbet etmeye başlıyor. Öylece başlayan “yağmur arkadaşlığı” Mahmut’un acıkan Frank’ı mahallenin pidecisine götürmesi, oradan kaçarcasına uzaklaşması, peşinden koşan Frank tarafından geri getirilmesi, ortak yenen pideler ve içilen gazozlarla pekişir. Sonucunda, Türkiye’de Çocuk Olmak adlı bir belgesel çeken Frank Mahmut’a filmde yer almayı teklif eder. Mahmut buna çok sevinir. Frank aileden izin almak için Mahmut’un evine misafir olur. Burada hasta yatağındaki baba ve gecekondu gerçekliğiyle karşılaşır. Yardımcı olmak, daha doğrusu doktor bir arkadaşına danışmak için babanın hastalık dosyasını alır.
Ailenin Mahmut’un belgeselde yer almasına izin vermesiyle çocuk için heyecanlı günler başlar. Mahallenin diğer çocuklarını da belgesel çekimleri için organize eden Mahmut, fiilen Frank’ın asistanlığını üstlenir. Simit satması gereken saatlerini bu işe ayırdığı için Frank Mahmut’tan düzenli olarak tablasında kalan simitleri satın alır. Ecnebi bir adam tarafından önemsenmek Mahmut’a kendini önemli hissettirir. Mahmut Frank ne zaman başka çocuklara biraz fazla ilgi gösterse için için kıskanır. Neyse ki Frank bunu genelde gecikmeden anlar ve Mahmut ile parkta özel zamanlar geçirmeye özen gösterir. Bu ikili sohbetler Mahmut ve Frank’ın iyice yakınlaşmasını sağlar. Mahmut Frank’a sevdiği kız Hilal’den ve kızın başkasıyla (öğretmenin oğlu) çıktığından bahseder. Karşılığında Frank Mahmut’a bir Türk kızına vurulduğunu, ama Fransa’da bir nişanlısı olduğunu, çok değer verdiği nişanlısına durumu kırmadan açıklamak için bir çözüm bulması gerektiğini anlatır.
Mahmut Frank’a, yakınlarda başından geçen ilginç bir olaydan da bahseder. Eline, üstünde “Bu parayı sakın kimseye verme, uğurludur” yazan kağıt on lira geçmiş, hep saklama niyetinde olduğu uğur parasını başka bir gün istemeye istemeye birine para üstü olarak vermek zorunda kalmış, bundan çok pişman olmuş, derken aynı para Mahmut’ta simit sattığı bir teyze tarafından geri verilmiş. Bu ilginç rastlantının nasıl gerçekleşmiş olabileceği üzerine Frank ve Mahmut birlikte senaryo üretmeye başlarlar. Frank Mahmut’un ürettiği fikirlere bayılır ve onun yazar olacağını söyler. Mahmut’a hikâyeyi yazması için kırmızı bir defter hediye eder. Frank’ın sözleri ve yazar olma ihtimali Mahmut’u çok gururlandırıp heyecanlandırır. Bir yandan da belgesel çekimleri tam gaz sürmektedir. Günün birinde Frank Mahmut’a İzmir’deki çekimlerin sonuna geldiklerini ve yakından buradan ayrılacağını açıklar. Mahmut gözyaşlarına boğulur. Ama gerek Frank’ın ona verdiği veda hediyesi (yazar adayı için diz üstü bilgisayar) gerek babası için bulduğu yeni iş (aileye ve Mahmut’ta doğalgazlı bir daire, daha iyi bir okul gibi avantajlar sağlayan bir kapıcılık görevi) onu avutur. Yeni çevrede sevdiği ama ona değil öğretmenin oğluna yüz veren Hilal’e çok benzeyen bir kızla da karşılaştıktan sonra Mahmut yine yağmurlu bir günde şundan emin olur: “Yeni okulunu, yeni arkadaşlarını sevecek, bunu ona şu neşeli yağmur söyledi.” Kitap bu cümleyle sona eriyor.
Yer günümüz Türkiye’si, ana kahraman simit satan bir çocuk işçisi, konu… Konuyu ve kurgunun köşe taşlarını (ve fazlasını) yukarıda özetledik. Ama açmakta yarar var. Çünkü romandan bize yansıyan küçük bir çocuk işçisinin zorlu, mücadeleci, belki umutlu belki umutsuz hayatı ya da bu hayattan bağımsız olarak başkahramanının atıldığı bir macera, bu macerayla bağlı olaylar zinciri değil. Mahmut’un zorlu hayatı okura çok sınırlı olarak kahramanın iç sesinden, daha da sınırlı olarak diyaloglar, esas olarak da Frank’ın “duyarlılığı” üzerinden yansıyor. Kitapta yoksulluk, meslek hastalığı, çocuk yaşta çalışmak zorunda olmak gibi kötülükler var, ama kötülüğün sorumlusu ya da kaynağı, yani “kötü” yok. Halbuki iyi çok net. İyi olan Frank. İyiliklerin kaynağı da Frank. Frank Fransız, eğitimli, yufka yürekli, gri vosvosla dolaşan bir idealist. O “kont gibi giyinen” bir Avrupalı. Onunla arkadaş olmak, belgeselinde yer almak bile ağır şartlarda yaşayan/çalışan küçük bir simitçi çocuğu mutlu daha doğrusu gururlu kılmaya yetiyor. Yetişkin, eğitimli, üstelik de ecnebi bir adam tarafından önemseniyor olmanın gururu bu. Bir ölçüde gerçekçi, ama bir o kadar da ‘kompleksli’ bir gurur. İşin üzücü tarafı, kitap bu kompleksi görünür hale getireceğine üstünü örtüyor, derinleştiriyor, olumluyor.
Oysa kitabın arka kapağına ve Günışığı Kitaplığı’nın web sayfasındaki/yayın kataloğundaki tanıtım yazısına göre roman “kültürel farkların ortak dil bulmayı engellemeyeceğini” yansıtıyor. Frank ve Mahmut arasında “güçlü”, “evrensel” bir arkadaşlık kuruluyor.
Ne ki, biz kitabı okuduk ve güçlü bir dostluk hikâyesi, evrensel bir arkadaşlık öyküsüyle, ya da dostluğun ortak diliyle karşılaşmadık.  Hikâyede Frank ve Mahmut’un arkadaşlığı kuşkusuz rol hatta temel rol oynuyor. Ama koca kitapta “hah işte, arkadaşlık bu!” dedirtecek herhangi bir sahne, diyalog, olay yer almadığı gibi, böyle bir sahne, diyalog ya da olaya gerek duyulmadan inceden inceye güçlü bir dostluk bağının oluşmasına da tanık olmuyoruz. (Ya da biz olaya “Fransız kalıyoruz” ve kırık bir Türkçe ile konuşması bir yana, Fransız Frank'ın simitçi Mahmut’la kurduğu, kültürel farkların engelleyemediği ortak dostluk diline yeterince vakıf olamıyoruz.)
Mahmut’un Frank’la arkadaşlığın kaynağında şu sahneler var:
“’Aslında… burdaki çocuklar çeçekti ben ama… / ‘Ama ne?’ / ‘Seni görünce… İşte, dedim… Esas çocuk bu!’ / Mahmut utangaç bir tavırla başını önüne eğdi, elindeki şişeyi evirip çevirip durdu, aa son bir yudum kalmış şişenin dibinde, son bir yudum, hüüüp… Ne, ben mi, benimle mi film çekecek, ah kalbim!..” (s. 28)
“Mahmut, kocaman kara gözleriyle genç adamı izlemekte. Tüm kalbiyle, bu iyi kalpli yabancının, iyi kalpli babasının derdine çare bulmasını dilemekte. Eve geldiğinde hasta bir babayla karşılaşmak istemiyor artık. Babasının bir işte çalışmasını ve her gün eve ekmek parasını getirmesini istiyor. Artık sokaklarda gevrek satmak yerine arkadaşlarıyla oynamak istiyor o da.” (s. 37)
“’Onu ben buldum, kimseyle benden çok arkadaş olamaz, olmasına izin vermem.’ Çocuğun içindeki sessiz cümleler. / Frank akıllı bir adam; yüzü asım asım asılmış Mahmut’u görünce, durumu hemen kavradı. Çocuğun gönlünü alacak, kalbini kazanacak, onu yerinden zıp diye zıplatacak cümleler kurdu. / Belgeselde en çok sözü edilecek kahraman Mahmut olacakmış, çünkü Frank’ın kafasındaki çocuğa çok uygunmuş o.” (s. 42)
Herkesin dostluktan, arkadaşlıktan anladığı farklı tabii. Biz kendi arkadaşlık, dostluk anlayışımızdan hareket edeceğiz. Bize göre, burada tarif edilen çok eşitsiz, çok özentili, Frank cephesinden belki “dostça” ama bir o kadar da “yabancı”, “yabancılaştırıcı”, Mahmut cephesindense epey zavallıca (özellikle kitabın ilerleyen bölümlerinde), gerçek bir duygusal-düşünsel-ruhsal paylaşımdan çok “yardıma” dayanan bir bağımlılık “ilişkisi”.
'İyi' Frank 'zavallı' Mahmut’u önce fark ediyor, sonra ona değer veriyor (bakış açınıza göre ecnebi belgeselcinin acıma-merhamet-yardımseverlik duygularının kabardığı yorumunu da yapabilirsiniz), ardından da ona yardım ediyor. Hatta kitabın sonunda basbayağı Mahmut’u yaşadığı acıklı hayattan kurtarıyor. Nasıl mı? Daha iyi bir okulda okumasını, daha iyi bir evde yaşamasını sağlayarak. Bu yeni hayat koşulları sayesinde (diz üstü bilgisayar da ekstrası) Mahmut’un yazar olma umudunu gerçekleşebilir bir ihtimale dönüştürerek.
Zengin fabrikatör bir mahalleye gelir. Şeker dağıtırken futbol oynayan fakir bir çocuğun iyi şut attığını fark eder, çocuğa büyük bir futbolcu olacağını söyler, çocuğun içinde umut tohumları yeşerir, fabrikatör bundan etkilenir, çocuğu kendi holdinginin adını taşıyan kulüpte gençlik takımına alır ve ünlü bir futbolcu olmasının yolunu açar…
Ne alakası mı var? Hiç, öyleyse aklımıza esti. Şeker dağıtan zengin fabrikatör 40 yıl öncesinin Türk filmine ait. Rol dağıtan idealist, belgeselci Avrupalı günümüz Türkiye çocuk edebiyatına.
İyi de, Türk filmlerindeki yufka yürekli fabrikatörler kurtardıkları çocuklara aşktan bahsetmiyorlardı. Belki de Frank ile Mahmut’un güçlü ve evrensel arkadaşlık bağlarının sırrı burada yatıyor. Yalnızca aşk mı? Hayır, haksızlık yapmayalım. Mahmut Frank’a o güne kadar kimseye söyleyemediği bir sırdan da bahsediyor. İçinde saklanan çocuktan. Ona bir gün yalan söyleten, hakkı olmadığı parayı kabul ettiren rezilden. Meğer Frank’ın da gençliğinde içinde gizli bir ikizi varmış. Patronu yasaklamasına rağmen fırındaki yiyeceklerden yiyen pis bir Frank. (Evet, tanımlamalar aynen böyle: rezil ve pis!)
Sır paylaşmak, kimseye anlatamadığını anlatmak kuşkusuz dostluk, arkadaşlık göstergesidir. Ama tek başına ikna edici değildir. Mahmut neden içindeki pis çocuktan bahsediyor Frank’a, Frank Mahmut’a neden nişanlı olmasına rağmen bir Türk kızına aşık olduğunu anlatıyor? Öylesine, içinden mi gelmiştir? Bunları okurken bizim aklımıza öylesine Türk filmi sahneleri geldiği gibi mi yani?
Frank’ın Mahmut’u yazar olmaya heveslendirmesi aralarında gelişen dostluğu açıklayabilen bir diğer ve belki de elle tutulur tek olgu. Ne var ki bu nokta kitapta çok zayıf işlenmiş.  Mahmut’un yazar olma umudu ve bu doğrultudaki çabası, Frank’ın desteği önemsiz bir ayrıntı gibi kaynayıp gidiyor, birkaç cümleyle geçiştiriliyor.
Bizim aklımızda kalan sahneler daha çok şu minvalde:
“Koş Mahmut, koş… At gibi koş… at gibi koşarken at gibi terle. (…) Terkini tişörtünün koluna siliyor, yetmiyor, kağıt peçetelerden bir tomar yapıyor kendine. Tomar anında ıslanıyor veee… baskeeet! Her çekimde setin orta yerinde yerleştirilen o kocaman siyah naylon poşete fırlatılan atış, tam isabet. / Frank, Mahmut'u izliyor. Bu sokağa ilk kez geldiğinde, o yağmurlu günde... şu bizim gevrekçi çocuğu, Mahmut'u çok sevmişti. Şimdi ise... şu çalışkanlar kralı gevrekçi Mahmut'u daha çok, daha çok seviyor. Çocuğun eline tutuşturduğu gevrekleri en az onun kadar seviyor. Yiyor da yiyor." (s.71) 
Frank’ın simit satan bir çocuğa ilk bakışta bağlanmasının, aradığı esas çocuğun aslında o olduğunu anlamasının dayanağı nedir? Frank’ın kapıldığı duygunun, üçüncü dünya ülkelerinde toz toprak içinde oynayan, yalınayak çocukları gören turistin içini kaplayan sıcaklıkla bir akrabalığı var mı? Yazarın niyeti farklı olabilir kuşkusuz. Ama bizde uyandırdığı his ne yazık ki tam da bu.
Zaten kitabın iç etiği ayrıca sorgulanması gerekiyor. Yazımızın başında kitapta kötülüklerin olduğu ama kötünün olmadığından bahsetmiştik. Bir noktayı atladık. Kitapta kötülüklerin kaynağı bir kötü yok, ama daha ilk sayfada çocuğun olumsuz duygularının hedefi olan birileri var:
“’Hey! Gevrekçi!’ / Hey mi? Çocuk bu seslenişe gücendi, sanki bir suçluya sesleniyor gibi, neydi öyle! ‘Hey!’ diye bağırmak yerine, ‘Gevrekçi oğlum, bakar mısın?’ diyebilirdi, hatta onca şefkatli olmasına bile gerek yoktu; ‘Gevrekçiii!’ diye seslenseydi, o bile yeterliydi./Çocuk kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne baktı, apartmanın birinci kat balkonunu taradı gözleri, kimse yok; daha yukarı baktı, yine kimse yok; en tepeye çevirdiğinde bakışlarını…/ İşte orada! Şişko biri. Kocaman bir şey!/Sesi de kendi gibi kocaman.” (s.9-10)
Çocuğun öfkesi kendisine ‘Hey!’ diye seslenen adamın kabalığına, saygısızlığına. Okur olarak adamın kabalığını gözümüzde canlandırabilmemiz için olacak, kitapta ayrıca şişko tanımlaması yapılıyor. Kendi kocaman, sesi de kocaman denilerek bedensel özellik ile kişilik özelliği arasında doğrudan bir bağ kuruluyor. Bedensel özellikleri/farklılıkları olumsuz karakter özellikleri ile bağdaştırmak aslında kaçınılması, hiç değilse abartılmaması gereken bir şey. Çünkü abartıldığında iş ayrımcılığa kadar varabiliyor.  
Zaten kitabın ilerleyen bölümünde hikâyenin tek olumsuz kişisi yine karşımıza çıkıyor. Hem de “o kaba sesli adam” ya da “o kaba herif” falan diye değil, basbayağı “o şişko” diye anılarak.
Bir, Mahmut Frank’a başından geçen uğurlu para olayını anlatınca:
“’Söyledim ya, o benim uğurlu paramdı, yaşlı bir teyze verdi ona bana,” dedi heyecanla./ ‘Ee, ne oldu para?’ / ‘Uğurlu paramı şişko birine vermek zorunda kaldım. Benden gevrek aldı.’” (s. 51)
“’Para yeniden bana geçti gerçekten,” dedi, aynı neşeyle. / ‘Nasıl? Sen şaka yapıyor!’ / ‘Şaka değil valla. Şöyle oldu…’ / Şöyle olmuş: Çocuk ertesi ve daha ertesi günler, gevreyyk, gevreyyk diye bar bar bağırarak, o şişkonun evinde olduğu sokağa gitmiş. Uğurlu paranı bulacaksın, onu şişkodan geri alacaksın, parana yeniden kavuşacaksın, sakın vazgeçme, diyormuş içinden bir ses.” (s. 52)
“’Uğurlu param bana geri dönmüş. Öyle sevindim ki, koşmaya başladım… Para üstünü felan vermeyi unutmuşum.’ / ‘Ohooo! Film senaryosu gibi!’ / ‘Öyle.’ / ‘Peki, o para şişkodan teyzeye nasıl geçti?’” (s. 53)
İki, Mahmut ve Frank paranın ‘şişkodan’ teyzeye, teyzeden de yine Mahmut’a nasıl geçmiş olabileceği üzerine uydurma bir senaryo ürettiklerinde:
“’Başla o zaman. Hımm… Senin şişko kötü biri. Evli ve sevgili de var. Karısını aldatmak.’ (…)/’Şişko gevrek aldı, içeri girdi, para üstü sevgilinin çanta koydu, masada sarı saçlı tombul sevgili bekliyor, kahvaltı başladılar. Mımmh reçel, peynir, kızarık ekmek, yumurta, mımmh, her şey tatli… mımmh…’ / Mahmut yutkundu. Her şey tatli ha!.. /’Ama böyle olmaz! Kahvalti tatli, senin şişko tatli değil. Kötü biri.  Ona kötülük yazmak biz, Maaamut. Hı?’’(…) ‘Ee?’ / ‘Şişko karısı, şişkoyu ve sevgiliyi dövüyor. Hatta sevgilinin kol kıvırıyor, na şöyle…’” (s.56-57)
Burada bize irite eden, tek suçu simitçi çocuğa “Hey!” diye seslenme kabalığında bulunmak olan bir adamın, bu saygısızlığa maruz kalan 11-12 yaşlarındaki bir çocuğun hayalinde kötü birine dönüşmesi ve şişko diye adlandırılması değil. Kitapta tam bir iyilik misali ve örnek insan olarak yansıtılan Frank’ın, şişman adamın Mahmut’a ‘Hey!’ diye bağırdığından bile habersiz yetişkin, iyi kalpli Fransız Frank’ın bu tanımlamalarda rahatça bulunması. Kedilere, köpeklere, sakız yüzünden ağızları kenetlenen kuşlara (sakız nedeniyle ölen kuşlar kitapta dikkat çekecek denli yer kaplıyor) karşı inanılmaz ‘duyarlı’ olan Frank sıra insanlara gelince neden böyle rahat?  Şişman birine eşini tombul, sarışın sevgili ile aldattığını yakıştırmak, adamı karısına bastırmak … Frank’ın ya kötülükten anladığı bu, ya da ‘yazarlık potansiyeli’ keşfettiği çocuğun hayal gücünü böyle kanatlandıracağını sanıyor. Eh, belki de bizim hayal gücümüz kıt, çünkü aklımıza nedense yine eski Türk filmleri, yuva dağıtan sarışın vamp kadınlar, şişman kötü adamlar geldi…
Yeri gelmişken başka yazılarımızda ifade ettiklerimizi tekrar söyleyelim. Çocuk kitaplarında aşktan (yalnızca ilk aşktan değil, yetişkin insanlar arasındaki aşktan), boşanma, aldatma dahil toplum ve bireyi ilgilendiren olgulardan tüm açıklığıyla elbette bahsedeceğiz, bunlar elbette çocuk edebiyatında yer alacak. Ama kurgu, konu, hikâye gerektirdiğinde, bir yere oturduğunda, oraya ‘renk olsun diye’ sıkıştırılmış gibi durmaması koşuluyla…
Frank’ın sakız-kuş duyarlılığı, kötü ‘şişkoya’ yakıştırılan tombul sarışın sevgili,  Frank’ın kötü ‘şişkodan’ farklı olarak nişanlısına yeni Türk sevgilisini/aşkını kırmadan açıklamak niyetini Mahmut’la paylaşması, Frank’ın kediler, filler gibi hayvanlar hakkında verdiği bilgiler vb. hikâyenin bir parçası değilmiş de, o hikâyeye biraz katkı yapsın, biraz renk versin diye eklenmiş gibi duruyor.
Ne yazık ki yazarın kullandığı ‘edebi’ dil de aynı ‘zorlama’ hissini uyandırıyor. Üzüm üzüm üzülmek, düşün düşün düşünmek, yüzü asım asım asılmak gibi ‘yaratıcı’ tanımlamalar,  “İçindeki kavga, çocuğun sıkıntısını daha beter artırmış, bebekler gibi zırıl zırıl ağlatmış onu. İçli mi içli, dokunaklı mı dokunaklı hıçkırıklar doldurmuş tüm sokağı” gibi cümleler, hep güçlendirilme ihtiyacı hissedilen (hem bebek gibi hem zırıl zırıl, hem içli içli hem dokunaklı) ifadeler bir noktadan sonra okuru (en azından bizi) sıkım sıkım sıkmaya başlıyor. Kitapta çeşmeler gürül gürül akıyor, güneş cayır cayır yakıyor, Mahmut’un gözleri kapkara, Frank’ınki masmavi, onun çocuğa hediye ettiği defter kıpkırmızı, babanın yüzünde gülücükler açıyor, anne, kelebeğin kanadı kadar hafif adımlarla yürüyor, Frank kollarını uykudan uyanmış bebek neşesiyle gökyüzüne açıp mutlu mutlu geriniyor…
Edebiyat yapmak böyle bir şey olsa/olmasa gerek. Halbuki, Perşembe’yi çok severim (Günışığı Kitaplığı, 2009) ve özellikle de İletişim Yayınları’ndan çıkan Bir Zamanlar Çocuktum’dan tanıdığımız Hacer Kılcıoğlu’nun adı geçen kitaplarda kendine has, hoş bir ifade tarzı vardı. Sık sık şap şap, pat pat, vızır vızır, kıkır kıkır, lıkır lıkır gibi ‘sesli’ tanımlamalar yapan, ‘gürültülü, sesle zenginleşen’ metinler yazan bir yazar olarak dikkatimizi çekmişti. İşin ilginci  bu  değişik ses tanımlamaları epey yaygın kullanılmalarına rağmen okuru rahatsız etmiyordu. Samimi, içten gelen bir tarzı yansıtıyordu.
Kılcıoğlu’nun Müren Beykan’ın editörlüğünde Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan son kitaplarında (özellikle de Aydede Her Yerde, İzmir’de Üç Çocuktuk ve Gevrekçiii) ne yazık ki dilde aynı sıcaklığı yakalayamadık. Belki de bunda şu gerçeğin payı var: İçerik biçimi belirler. Üç ünlünün çocukluğunu konu eden İzmir’de Üç Çocuktuk ve Aydede için de bu açıdan çok şey söylenebilir, ama değinip geçmek istemediğimiz için kendimizi Gevrekçiii’yle sınırlı tutalım. Gevrekçiii’nin içeriği, yani konusu, kurgusu, mesajları, anlattığı öykünün ana gövdesi Kemal Tuğcuları aratacak denli sığ, hatta biraz kaba bir ifadeyle (isteyen kaba ve kötü Kitedit yazarlarını şişko diye hayal edebilir) çiğ.
Çiğ, çünkü Gevrekçiii çocuk okurlarını simit satan küçük bir çocuk işçisinin dünyasına dahil etmiyor. Onlara simit satan çocuğun hayatına dair herhangi bir şey sorgulatmıyor. Kemalettin Tuğcu eserlerinden farklı olarak ‘acıklı’ olmamaya çalışıyor. Ama bunu başaramıyor. Sonuçta simit satmak zorunda olan, babası ağır hasta bir çocuk tablosu çiziyor. Üstelik sözü edilen çocuğa iyi kalpli bir kurtarıcı gönderiyor. İşte şu yabancı, hayvan sever, duyarlı, ‘zavallı’ bir çocuk işçisi gördüğünde ‘işte, aradığım esas çocuk o’ diyen, çocuklara spor ayakkabı, renkli çantalar, diz üstü bilgisayar falan gibi hediyeler dağıtan Frank’ı bir türlü sevemiyoruz. Onun, mahallenin çocuklarıyla sakız yüzünden ölen bir serçe gömdükten sonra: “Yıllar, yıllar sonra, Zeytintepe semtinin çocukları büyüdüklerinde, bir gün ansızın bu çocukluk anısı düşüverse yüreklerine… şöyle düşünürler miydi acaba: Mahalleye bir film ekibi gelmişti, gri damlı evlerde yaşayan, tozlu topraklı sokaklarda oynayan biz çocuklar, daha önce hiç tanımadığımız, bambaşka bir dünyanın içine süzülüvermiştik.” (s.100-101) diye düşünmesine bir türlü ısınamıyoruz. ‘Kendini ne sanıyor bu?’, ‘Hediye dağıtmayı, sokakta simitçilik yapan bir çocuğu film setinde su taşıyıcısı olarak kullanmayı duyarlılıktan mı sayıyor?’ ‘Çocuklara rol verdi diye, serçeye mezar yapmayı öğretti diye o çalışan çocuklara unutulmayacak bir insanlık dersi verdiğini mi  var sayıyor?’ diye öfkeleniyoruz hatta. Mahmut’tan da buna benzer tepkiler, iç sesler bekliyoruz. Ama yo. Mahmut hayatından ve Frank’ın yaklaşımından çok memnun. Frank ona yazar olabileceğini söyledi ya, ona spor ayakkabısı aldı ya, onu adam yerine koyup özel asistanı yaptı ya, Mahmut kendini birden önemli hissediyor. Hatta Frank’ın babaya kapıcılık işi bulması karşısında sevinçten havalara uçuyor. Tabii Frank’ın babaya bulduğu işin niteliği Kitedit olarak bizi ayrıca rahatsız ediyor. Kapıcılık ya da yazarın deyimiyle apartman görevlisi mesleğini saygın bulmadığımızdan değil. Ama zengine hizmet etmeyi, hatta hizmetkârlığı simgeleyen mesleklerin başını kapıcılık, temizlikçilik gibi birkaç iş çekiyor.  Maddi gücün yoksa kapıcısı olan bir apartmanda oturamaz, kendi pisliğini temizleyecek temizlikçi tutamazsın.  Apartman görevlisinin görevleri tanımlıdır tanımlı olmasına, ama aynı zamanda zenginin ‘keyfine/keyfiyetine’, ‘iyi ‘ ya da ‘kötü’ niyetine kalmıştır. Eh, bu durumda içimizin belki de rahatlaması gerekiyor. Çünkü Frank’ın bulduğu “Apartman on altı daireliymiş, apartman sakinleri iyi insanlarmış, iş de ağır değilmiş,” (s.135)
Tabii eski kot taşlama işçisi baba apartman görevlisi olmakla aynı zamanda ailesine sınıf atlatacak. Öyle ya, “ücret, asgari ücretmiş ama kira, elektrik, yakacak parası vermeyecekleri için ekonomik olarak rahat ederlermiş, üstüne üstlük Mahmut da iyi bir semtteki okula gidermiş, daha iyi bir eğitim alırmış, Mahmut çok zeki bir çocukmuş, ona yazık olmasınmış, (…)” (s. 135)
Mahmut’a yazık olmuyor. Kitap mutlu mesut, umutlu bitiyor. Bize de “… bizim Kemal Tuğcularımız vardı” diye iç çekmek kalıyor.

Not: Tüm vurgular bizim. Gevrekçiii kitabını kapsamlı bir eleştiriye konu etmemizin bir nedeni önceki bir yazımızda eserin adının geçmesi, kitabı Zoran Drvenkar'ın Gökte Ağır Yerde Hafif kitabı ile karşılaştırıp onun kadar heyecan verici bulmadığımızı vurgularken eleştirimizi açmadan bırakmamız. Bu bizi rahatsız etti ve bu yazıyı kaleme almaya itti.

21 Kasım 2012 Çarşamba

“Zekâ ve zevk”


“Röportajda bir ilk ya da Kitedit’in ilk röportajı” başlıklı yazımızda eleştirdiğimiz kitapların sahibi yazar ve yayınevlerinden bugüne dek herhangi bir yanıt ya da yorum almadığımızı, muhataplarımızın cevap hakkını kullanmak yerine susma hakkını kullanmayı yeğlediklerini ifade etmiştik. Şimdi bu iddiamızı düzeltme gereği duyuyoruz. Hem de bugüne dek, ne Kitedit’e ulaşan ne de başka bir mecrada yayınlanan açık bir yanıta rastlamamış olmamıza rağmen.
İddiamızı düzeltme ihtiyacı hissetmemizin nedeni son günlerde medyada okuduğumuz çeşitli yazı ve röportajlarda karşımıza çıkan örtülü yanıtlar.  Bu örtülü yanıtların doğrudan Kitedit’i adres göstermemeleri onları yok saymamamızın önünde engel değil. Aksine, biz bu örtülü yanıtları ciddiye alıyor ve muhataplarımızdan farklı olarak açık yanıt verme hakkımızı kullanmak istiyoruz.
İşe, örtüleri biraz aralamakla başlayacağız.
Okurlarımızın hatırlayabileceği gibi 24 Eylül ve 1 Ekim 2012 tarihli, arka arkaya yayınlanan ve aslında birbirinin devamı olan “Ey edebiyat sen bari kolla gençleri!” ile “Ey edebiyat böyle kollayamazsın gençleri!” başlıklı yazılarımızda gençlik edebiyatını konu etmiş ve Türkiye’de “bu alanda söz sahibi olmaya çalışan ikinci ve (ilkinin ömrünün epey kısa sürmesi nedeniyle de) halen varlığını sürdüren tek yayıncılık girişimi” ON8 markasının gençlik edebiyatını sorun edebiyatına indirgeyen bakışını ele almıştık. Devamında da bu bakışın uzantısı eklektik programını gerek genel çizgileriyle, gerekse de ON8’den çıkan iki kitap özelinde ayrıntılı bir şekilde eleştirmiştik.  
Geçtiğimiz günlerde ise (15 Kasım 2012) sözü edilen eleştirilerin baş muhatabı olan ON8 markasının yayın yönetmeni Müren Beykan’ın Vatan Kitap’ta “En Tutkulu Okur Çocuklar” başlıklı makalesi yayınlandı. Sayın Beykan yazısında gençlik edebiyatına da değiniyor:
“Çocuk ve gençlik edebiyatı bu yıl gerek Bolonya’da gerekse Frankfurt’ta dizilerle uzayıp giden bir pazarlama geleneğinin esiri olmayı sürdürüyor. Tek kitapların sayısı ciddi oranda az. Ve her yayınevinin yakınması: Oğlanlar ve delikanlılar az okuyor!
Bizde de öyle. Sık sık dile getirilen bu gerçeği aşmak için ON8 markasının çabasına edebiyatta yeni yeni gençlik açılımları eklenecek umudundayım. Bizde daha ziyade, nedense olumsuzlanarak tartışılma eğilimi olduğunu şaşırarak izlediğim “gençlik” kitapları, geçen yıllardan farklı bir çıkış yansıtmıyorlar: Bu yıl da distopyalar gençlerin vazgeçilmezleri; vampir, melek ve zombisiz kurguların sayısı gerçekten az.”
Buraya uzun uzun aktardığımız paragrafta bizi asıl olarak ilgilendiren:  “Bizde daha ziyade, nedense olumsuzlanarak tartışılma eğilimi olduğunu şaşırarak izlediğim ‘gençlik’ kitapları” ifadesi. Çünkü tam da bu ifade Beykan’ın Kitedit’in ON8’e dönük eleştirilerinden rahatsız olduğunu, ya da onun örtülü ifadesiyle bu tür eleştirileri “şaşarak izlediği”ni ortaya koyuyor.
Yoksa havadan nem mi kapıyoruz? Cümleyi bağlantılarından kopartarak cımbızladığımızda öyle gibi görünüyor.  Öyleyse paragraf(lar)a daha bütünlüklü bakalım. Müren Beykan önce uluslararası pazarda dizilerin hâkimiyetinden ve oğlanların okumamasından hayıflanıyor. Ardından “bizde de öyle” deyip “sık sık dile getirilen bu gerçeği aşmak için ON8 markasının çabasına edebiyatta yeni yeni gençlik açılımları”nın eklenmesini umduğunu ifade ediyor. Hemen sonraki cümlede de “bizde” gençlik kitapların “genelde olumsuzlanarak tartışılma”sına şaştığını söylüyor. Ama bununla kastettiği vampirli, melekli, zombili gençlik kitapların olumsuzlanması değil. Ne de olsa “vampir, melek ve zombisiz kurguların sayısı gerçekten az” diyen de kendisi.
Sözü oğlanların okumamasından ve dizilerle uzayıp giden pazarlama geleneğinden alıp, hiç yeri yokken ON8 markasına getirdiğine ve henüz bu markadan başka yeni yeni gençlik açılımları göremediğine (ama özlediğine)  göre, Müren Beykan’ın kastettiği ve şaştığı şey ON8 markasının eleştirilmesi. (Yoksa yanılıyor muyuz? Yoksa ON8’in erkek okurlarına dönük özel bir politikası var da biz mi bilmiyoruz? Yoksa daha yeni Mavi Kirazlar Dizisi’ni yayınlayan ve bu diziyi tam da sözü edilen pazarlama geleneğinin en renkli biçimleriyle pazara süren bu aynı marka değil mi?) Peki, basında ve sosyal medya platformlarında  ON8 girişimine onca övgüler dizilirken, coşkulu tanıtımlar yapılırken, onların arasından sıyrılan ve sap gibi göze batan eleştirel yaklaşım kime ait? Tabii ki Kitedit’e. 
Bir editörün eleştirel eleştiriye nasıl yaklaşması gerektiği konusundaki görüşlerimizi yazımızın bir sonraki aşamasına saklarken, gençlik kitaplarını “olumsuzlayarak tartışan” değil ama reel örneklerine eleştirel yaklaşan yazılarımızın arkasında olduğumuzu vurgulamakla yetinelim ve “örtülü yanıt” olarak yorumladığımız başka bir örneğe geçelim.
Kitedit’te 29 Ekim’de yayınlanan “Çat Kapı Dayım” Büyük Hayal Kırıklığım! adlı yazı henüz hafızalardaki tazeliğini koruyor. Uğur Y. imzalı bu yazının eleştiri okları yalnızca Çat Kapı Dayım kitabının yazarı Fadime Uslu’ya değil, aynı zamanda onun editörü Müren Beykan’a da yöneliyor ve eser nezdinde irdelediği tabloyu bir “editörlük faciası” olarak nitelendiriyor.
Rastlantıya bakın ki Müren Beykan’ın Akşam Kitap’ta 15 Kasım 2012’de yayınlanan son röportajının önemli bir bölümü de editörlük kurumuyla ilgili. Kendisine editörlük ölçütleri sorulduğunda bakın nasıl yanıt veriyor:
“…Özellikle çocuk kitabında, kitabı yaratacak tarafların ahenkle sonuca ulaşabilmesi, editörün becerisiyle özdeş, belki de. Günışığı Kitaplığı’nda editörle çalışmak bir ayrıcalık değil, olmazsa olmazdır. Her kitap bir zekâ, bir zevk eseri olmalıdır. Yazar yaratıcı kişidir, ama ekibin de parçasıdır. Edebiyat kitabı ticari bir üründür –tersini iddia edemeyiz; demek ki, hiçbir ayrıntı şansa bırakılamaz.”
Beykan’ın asıl soruya yanıt vermek, yani kendi editörlük ölçütlerini açıklamak yerine editörlük kurumunun genel önemine vurgu yapması dikkate değer kuşkusuz. Ama bize Kitedit olarak asıl şaşırtıcı ve bir o kadar da irite edici gelen, Günışığı ekolünün her fırsatta tekrarladığı bu vurgunun Müren Beykan’ın ifadeleriyle taşındığı uç nokta. Sayın Beykan önce Günışığı Kitaplığı’nda editörle çalışmanın bir olmazsa olmaz olduğunun altını çiziyor, ardından da bize bunun nedeni açıklıyor: “Her kitap bir zekâ, bir zevk eseri olmalıdır!” Yani basbayağı kitaba zekâyı da zevki de katan editördür, demeye getiriyor. Ardından gelen “Yazar yaratıcı kişidir, ama ekibin de parçasıdır,” cümlesi de bu fazlasıyla büyük, bu fazlasıyla havalı, bu -yazar, çizer ve çevirmen adına- fazlasıyla küçümseyici iddiayı dengeleyemiyor.
90’ların sonu 2000’li yılların başında, editörlük henüz oturmamış, genel kabul görmeyen bir kurumken,  Günışığı Kitaplığı’nda editörle çalışmanın olmazsa olmaz olduğunu vurgulamak anlamlıydı, kuşkusuz. Ama artık, merdiven altı yayıncılığı yapan ciddiyetsiz istisnaları bir yana bırakırsak (ki böyleleri hep çıkacak), bu vurgunun sürekli tekrarlanmasını gerekli kılan bir tablo yok . Aksine bugün ülkemizde editörlük, çocuk ve gençlik kitapları dahil yayıncılığın her kolunda kurumsallaşmış, saygın ve son derece revaçta bir meslek.  Böyle olduğunu aslında Müren Beykan da biliyor. Ama bundan pek de mutluymuş gibi bir izlenim bırakmıyor.  Öyle ya,  aynı röportajda kendisinden “gönlünde editörlük yatan gençlere tek bir öneri”  vermesi istenince “Bugünlerde herkes doğuştan editör diyebiliriz, okuldan mezun olan hele ki yabancı dil de biliyorsa, soluğu çevirmenlikte ya da editörlükte almak istiyor,” diye hayıflanmakta bir sakınca görmüyor.
Kim bilir, belki de sayın Beykan’ın, editörlükle ilgili ölçütlerini açıklayacağı yere, editörlük kurumunu onca uç ve yanlış (ya da doğru?) anlaşılmaya müsait ifadelerle yüceltmeye çalışmasının Kitedit’in Çat Kapı Dayım kitabı özelinde onun editörlüğüne dönük eleştirisiyle herhangi bir ilgisi yok. Belki de Müren Beykan,  geçmişte editör olarak kitaplara kattığı değer ve yayıncılık adına verdiği hizmet üzerine yine dikkat çekecek denli sık ama az-çok dengeli açıklamalar yaparken, bugün “her kitap bir zekâ, bir zevk eseri olmalıdır!” noktasına gelmesinin arkasında bambaşka nedenler yatıyor.
Ama ortaya çıkan tablo bu haliyle de yeterince düşündürücü.
Ne demek istediğimizi daha iyi anlatmak için önsezileriyle, konuya çok yönlü, derinlikli ve mütevazı yaklaşımlarıyla dikkat çeken ve editörlük mesleğinin duayeni sayılan Tanıl Bora’ya, daha doğrusu onun Virgül Dergisi’nde 2004 yılında yayınlanan “Editör Kimdir, Eserleri Nelerdir?” üst başlıklı yazı dizisine başvurmak istiyoruz. Yazımızın devamında onun söyledikleriyle Müren Beykan’ın bazı ifadelerini karşı karşıya değil ama yan yana koyacağız.
Bakalım Tanıl Bora, Müren Beykan’ın Akşam Kitap’taki röportajında “Edebiyat kitabı ticari bir üründür –tersini iddia edemeyiz; demek ki, hiçbir ayrıntı şansa bırakılamaz” tek cümlesiyle geçip gittiği ve demek ki diyerek tümüyle ticaret kurallarına/mantığına tabi kıldığı editörlük-piyasa ilişkileri konusuna nasıl yaklaşıyor:
“(…) İşletmeci-olarak-yayıncılık işiyle editörlük işinin –ve bu işi yapanların- büsbütün ayrışmadığı, görece az endüstrileşmiş ortamlarda ise, editörün yayına hazırlık sürecinin tamamına bir ucundan karıştığı gibi, kitabın tanıtımıyla da ilgilenmesi acayip sayılmaz; bu, kitabı ‘sahiplenmenin’ bir parçasıdır.
Tabii bu noktada editörün arz ve takdimi “alemumum” reklamcı/pazarlamacı tavrıyla değil, bir kitabı gerçekten benimsemenin, sahiplenmenin fonksiyonu olarak yerine getirmesi önemli bir ölçüt. Kitabın kıymeti harbiyesinin sanki medyada birkaç anılma/görülme fırsatı sağlama “kapasitesine” göre değerlendirilebildiği bir vasatta, sattırmayı istediği kitabı “satmamalıdır” editör. Elinin uzanabildiğince, kitabın klişelerle, ezbere imgelerle, bedava övgülerle takdimine mahal vermemeli –hiç değilse bunu yapan o olmamalıdır! Eleştirmenliği ikame edecek değildir şüphesiz, ama iyi (yani eleştirel!) eleştirmenliği teşvik edecek bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmasını bekleyebiliriz ondan.
Piyasa meselesinde “iyi” editörden beklenen ikinci iş, piyasa koşullarını, mümkün mertebe piyasa-ötesi veya piyasaya rağmen bazı kaygıları gözeterek değerlendirmeye çalışması olabilir. Yayın portföyünün toplamı içinde bir telafi-denge mekanizmasını gözeterek, satma şansı düşük ama “iyi” kitapları araya sokmak için fırsatını kollamak… Bir “gizli yayın programı” ile pusuya yatmak…"
Burada çarpıcı olan yalnızca Tanıl Bora’nın, “edebiyat kitabı ticari bir üründür, demek ki hiç bir ayrıntı şansa bırakılamaz” diyen Müren Beykan’dan farklı olarak, “iyi” editörden piyasa-ötesi ya da piyasaya rağmen kararlar almasını beklemesi değil. (Ki çocuk ve gençlik yayıncılığının neredeyse tümüyle piyasa kurallarına teslim edildiği bir aşamada bunun üzerinde herkesin derin derin düşünmesi gerekir.) Tanıl Bora ayrıca son derece önemli başka bir noktaya vurgu yaparak,  editörün eleştirel eleştirmenliği teşvik edecek bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmasını da istiyor.

Kitedit olarak bu isteğe genel olarak katılmakla kalmıyor, özel olarak Müren Beykan ve muhatabımız diğer editörlerden bize ve eleştirel eleştiri yazılarımıza bu bakış açısıyla yaklaşmalarını da diliyoruz.
Ama Tanıl Bora’nın görüşleriyle devam edelim ve Virgül’deki yazı dizisinde editörlükle iktidar, pathos (bu iki kavramı aynı zamanda alt başlık olarak kullanıyor) arasında nasıl bir bağ kurduğuna bakalım:
“Hizmet” mefhumu, onu çok seven Türk sağ siyasal söyleminin onyıllardır işlediği üzere, fedakârlığı, adanmışlığı, diğerkâmlığı, benliği/’enaniyeti’ aşmışlığı çağrıştırır. Yine aynı söylemsel çağrışım evreninin içinde, biliriz ki, müthiş bir güç istemi vardır. ‘Hizmet etmek’ istediğini söyleyen, aslında, güç istiyordur. (…)
Öyle ki, kimi editörlere kulak verdiğinizde, kitap yazarın değil de sanki editörün-mü izlenimine kapılabilirsiniz – aslında, ‘zaman zaman’ kaydıyla ve derece farkıyla, kulak verdiğiniz hemen her editör bu izlenime kapılmanıza yol açacaktır! Bir metni zor zahmet adam ettiğinden bahsetmek, editörün küçük dünyasına özgü avcı hikayesidir, çapkınlık böbürlenmesidir.
(…) Yayına hazırladığı kitabı kendi yazmış gibi benimsemek, editörlüğün pathos’udur. Mesele, bunu kıskançlıkla yapmakla empatiyle yapmak arasındaki farktadır. Editör-yazar ilişkisi hakkında geçen yazıyı hatırlatayım bu vesileyle… Editörün iktidarını kendi mevkii ve şanı adına değil, okuru/okunurluğu gözetme adına “kamu adına” kullandığını ara ara kendi kendisine hatırlatmasında fayda olabilir.”
Evet, “Günışığı Kitaplığı’nda editörle çalışmak bir ayrıcalık değil, olmazsa olmazdır. Her kitap bir zekâ ve zevk ürünü olmalıdır,” diyen sayın Beykan, bunları ara ara siz de kendi kendinize hatırlatsanız, ne iyi olur! Belki o zaman ayaklarınız daha çok yere değer ve ulu editörlük mevkisini/mevzisini kıskançlıkla savunurken, “Bugünlerde herkes doğuştan editör diyebiliriz, okuldan mezun olan hele ki yabancı dil de biliyorsa, soluğu çevirmenlikte ya da editörlükte almak istiyor” demek yerine, gönlünde editörlük yatan gençlere daha hoşgörülü ve size yakıştırılan “usta”lığın getirdiği ağırbaşlığıyla, öğrenmeye de öğretmeye de açık sevecenliğiyle yaklaşırsınız. Bu o kadar da zor değil. Yine işin duayeni Tanıl Bora’yı örnek gösterelim:
“Ama ben Türkiye’de editörlüğün fiili iş tanımındaki muğlaklıkta, dağınıklıkta, aşırı-profesyonelleşmiş bir editörlük faaliyetinin eksiltebileceğini zannettiğim bir heyecan ve tutkunun pınarını da görüyorum.  ‘Kitap hazırlama’ uğraşının her bir aşamasına ara ara bulaşıyor olmak, yayıncılıkta eksik kalmaması gereken hazza katkıda bulunur. Ulu editörlük mevkii ile mütekâmil düzeltmenlikten ibaret angaryalar arasında mutlak bir kopukluk olmaması, nefsi terbiye edicidir: Kitaba “değen” her beşeri varlığın kapılabileceği, uhrevi bir işle uğraşıyor olma duygusunun, sersemce bir burnu büyüklüğe dönüşmesini önleyebilir. Hatta bu bakımlardan, editörlük faaliyetinin meraklı öğrencilerin, meczup bibliyofillerin mevsimlik işçiler gibi gelip geçmesine açık olması da, insanların özlük hakları korunduğu ve yapıyı bu gelgitlere dayanıklı kılacak sabiteler var kaldığı müddetçe, hayırlıdır ve neşe verir!
Tanıl Bora’ya saygı ve teşekkürlerimizi sunup, onu alıntılamaya son verirken, Müren Beykan’a sormak istediğimiz bir soru ve bir önerimiz daha olacak.
Soru şu: Editörlük Günışığı Kitaplığı’nın olmazsa olmazıysa (ki bizce de öyle olması gerekiyor), neden onun alt markası ON8 kitaplarının hali hazırda bir editörü yok? Var da, Günışığı Kitaplığı her fırsatta okurlarına künyede editör bilgisine yer veren eserleri tercih etmesini öğütlerken ON8 markasının kitaplarında, program broşüründe ve resmi web sayfasında mı yazmıyor? Var da, bizden mi saklanıyor?
Naçizane önerimize geleceksek. Sayın Beykan’ın edebiyat, editörlük, çocuk ve gençlik kitapları, yayıncılığın çeşitli sorunları gibi konular üzerine kaleme aldığı gazete makalelerini kamu ya da okurla paylaşmadan önce işinin ehli bir editöre okutmasında fayda olacağını düşünüyoruz.
Bu makalelerin çoğu kere oldukça muğlak, birbiriyle çelişen ya da her tarafa çekilebilen ifadeler içerdiklerinden değil. Anlatım tarzını zayıf bulduğumuzdan da değil.  Yalnızca ve yalnızca maddi bilgi hatalarına mahal vermemek için. Zira, sayın Müren Beykan da çok iyi bilir ki, koca bir düşünce silsilesinin maddi bilgi eksiklikleri/hataları yüzünden çöküvermesi bir metnin başına gelebilecek en büyük talihsizliklerden biridir. Editörün en temel görevi de (özellikle de maddi verilere, bilgilere dayanan non-fiction metinlerde)  böyle hataları zamanında (yani yazı kamu karşısına çıkmadan) saptayıp, bu tür talihsizliklerin önüne geçmektir.
Aksi takdirde ne mi olur? Aksi takdirde,  Beykan’ın Günışığı Kitaplığı editörü ya da ON8 yayın yönetmeni kimliğiyle değil, çocuk ve gençlik edebiyatında uzman kimliğiyle kaleme aldığı ve Vatan Kitap’ta (bu uygulamayı gizli reklam riski ve medyanın bağımsızlığı bağlamında Vatan Kitap adına doğru bulmadığımızı ayrıca vurgulayalım) az çok periyodik olarak yayınlanan yazıların sonuncusundaki gibi bir tablo çıkar karşımıza.
“En Tutkulu Okur Çocuklar” başlıklı yazının alt başlığı “Mesajsız kitaba ödül.” Onun altındaysa aşağıdaki koca paragraf ve sahiden de ilginç yorum yer alıyor:
“Edebiyat alanının saygın ödüllerinden, Almanca’ya çevrilmiş herhangi bir dildeki çocuk ya da gençlik edebiyatı kitabına verilen Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’nün fuar sırasında açıklanan sonucu şaşırttı: Ödül, 1982 doğumlu Alman yazar ve sinemacı Finn-Ole Heinrich’in, İzlanda kökenli Norveçli illüstratör R•n Flygenring’in desenleriyle canlanan, Frerk, du Zwerg! (Frerk, Seni Cüce!) adlı kitabına değer görüldü. Şaşırtıcı olan, seçici kurulun karar gerekçesiydi. Kurul, bu resimli kitabı eğlenceli olduğu ve özellikle hiç ‘mesaj’ içermediği için seçtiğini vurgulamıştı. Değil açık, gizli didaktik söylemli kitapların da itici bulunmaya başlandığına güçlü bir örnek oluşturdu bu ödül kuşkusuz. Nihayet!”
Oysa ki, Frankfurt fuarında söz konusu ödül törenine katılma şansı yakalayanların da, seçici kurulun resmi karar gerekçesini okuyanların da rahatlıkla bilebileceği gibi (merak edenler karar gerekçesine Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’nün resmi web sitesinden ulaşabilir:  http://www.djlp.jugendliteratur.org/kinderbuch-2/artikel-frerk_du_zwerg-3777.html) “mesajsız kitaba ödül” iddiası kaba bir maddi bilgi hatasına ve derin bir yanılgıya dayanıyor. Jürinin karar gerekçesinde ne kitabın mesaj taşımadığına ilişkin herhangi bir vurgu var, ne de ödül bununla gerekçelendiriliyor.  Bu maddi bilgi hatasından güç alarak, didaktik söylemli olmayan kitapları “mesajsız” olarak nitelendirmek ayrı bir ilginçlik. Ama bizi öncelikli olarak ilgilendiren sayın Beykan’ın bu hayli “özgün” yorumu değil. Bizi öncelikli olarak ilgilendiren devamında söyledikleri. Çünkü Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’nü takip edenlerin mutlaka şaşkınlıkla okudukları gibi, sonrasında gelen iddia ve vurgu da (ikinci bir) maddi bilgi hatasına dayanıyor. Devamını şöyle getiriyor Beykan: “Değil açık, gizli didaktik söylemli kitapların da itici bulunmaya başlandığına güçlü bir örnek oluşturdu bu ödül kuşkusuz. Nihayet!”
Yalnızca bu yıl değil önceki yıllarda da Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne değer görülen eserlere (ister bir bütün olarak ister tek tek) bakıldığında bu kitapların mesaj taşımadığını söylemek hayli zorken, açık ya da gizli didaktik söylemli kitaplar olmadığını söylemek de o ölçüde kolay. 2008’de çocuk kitabı dalında Paula Fox’un Ein Bild für Ivan / Ivan için bir resim, 2005’de aynı dalda Zoran Drvenkar’ın (Victor Caspak, Yves Lanois takma adıyla) Die Kurzhosengang / Kısa Pantolonlular Çetesi ve daha da geri gidersek 2000’de de yine çocuk kitabı dalında Bjerne Reuter’in Hodder, der Nachtschwärmer/Hodder, Gece Kelebeği adlı eserlerin ödüle layık görüldüğünü hatırlamak, hatırlatmak tek başına yeter.
Yani ortada ne Müren Beykan’ın çoktandır, sabırsızlıkla beklediği bir gelişmenin sonunda vuku bulması gibi bir gerçek var, ne de ona “Nihayet!” dedirtecek bir durum. Aksine tablo ona “Günaydın!” dememizi haklı kılıyor. Hem de iki bağlamda.
Günaydın, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü yıllardan bu yana didaktik söylemli olmayan kitaplara veriliyor! Günaydın, işinin ehli bir editörle çalışmak gerçekten olmazsa olmaz,  çünkü diğer katkıları bir yana bir makalenin, temel yorumlarını/görüşlerini maddi bilgi hatalarına dayandırması yüzünden ciddiyetinden ve güvenilirliğinden çok şey yitirmesini önleyebilir!
Not:  Yazıdaki tüm vurgular bize aittir.  

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Çat Kapı Dayım" Büyük Hayal Kırıklığım!


Günışığı Kitaplığı, 1. Baskı 2012
Kitedit'in son incelediği kitap "Paprika", tam da eleştirinin yayınlandığı gün okumayı bitirdiğim bir başka çocuk kitabı hakkında yazmaya itti beni. "Paprika" da teşhis edilen bazı benzer sorunlarla mustarip olmasının yanı sıra; üzerine ahkam keseceğim bu kitap ciddi kurgu sorunlarıyla da malul.

Bahsettiğim kitap yakın zamanda Günışığı Kitaplığı'ndan yayınlanmış olan, Fadime Uslu'nun "Çat Kapı Dayım" isimli eseri. Can Çocuk'tan çıkmış olan "Paprika"dan sonra, Günışığı Kitaplığı'ndan "Çat Kapı Dayım"...

Çocuk/genç yetişkin edebiyatı yayıncılığının önde gelen iki yayınevinin kitaplarını bu sayfalarda arka arkaya görmeniz rastlantının ötesinde elbette. Özellikle Günışığı Kitaplığı gibi, her fırsatta bu sektörde "yol açıcı" rol üstlendiğini iddia eden bir yayınevinin; kendi iddiasıyla ters düşecek şekilde bu tür sorunlu işlere imza atması benim için ciddi tartışma konusudur.

"Ismarlama edebiyata" karşı duruşu herkesçe bilinen, "editörlük" çalışmasını oldukça önemseyen bir yayıncılık anlayışının; pek çok açıdan "ısmarlama" duran ve deyim yerinde ise bir "editörlük faciası" olan bu kitabı yayınlamış olması; herhalde yayınevinin benim aklımın ermeyeceği öncelikleri ile ilintilidir.

Yayınevinin (herhalde prestij, tanıtım ve pazarlama ile ilgili olacak) bu önceliklerini bir yana bırakıp kitaba dönelim. İlk olarak; kitabın yazarı sayın Fadime Uslu'nun önceki edebi üretimlerinden farklı; bir anlamda onun öykücü kimliğine bağdaştırmaya kıyamadığımız bir "iş" ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Bu noktada eleştirimizin sertliğini öykücü kimliğine değil ama, bu kitap nezdinde çocuk yayıncılığı kavrayışındaki "kaymaya" ve "kolaycılığa" yönelik algılamasını isteriz.

Genç öykücümüzün genel anlamda cümle kuruluşlarındaki dikkati ve özeni kitap boyunca en azından "okunurluğu" ve "anlaşılırlığı" sağlıyor. Ancak olay örgüsündeki zaman kopmaları, kurgu boşlukları ve "pedagojik" kaygılarla aralara serpiştirdiği "uyarı-öykücükler" kitabın "editörlük faciasına" dönüşmesine neden oluyor.

"Editörlük faciası" diyerek elbetteki ortadaki sorunu sayın Uslu'nun omuzlarından tamamen alıp, kitabın editörü sayın Müren Beykan'ın üzerine bırakmıyorum.

Ama bir kitapta:

a) Olay örgüsünde zaman akışı sorunları (kopmalar, karmaşa ve sıçramalar) varsa,

b) Kurguda büyük boşluklar ve anlatı sürekliliğini bozan konu atlamaları öne çıkıyorsa;

1- Bu durum ya yazarın aslında çok da içselleştiremediği bir dosyayı, hızlıca-tamamlamadan editörlüğe teslim ettiğine işaret eder,

2- Ya da yazarın aslında daha bütünlüklü, daha uzun bir dosyayı editörlüğe teslim ettiği, ancak editörlük makasının bu bütünlüğü dikkatsizce bozduğu anlamına gelir.

Her iki durumda da, yazar ve editör eşit derece hatalıdır. Ancak kitabı yayınlama kararını alan ve bu sorumluluğu üstlenerek kitaba imzasını ekleyen editör "sorumluluk" alanında yazara göre daha fazla payı hak eder. Çünkü kitabı düzeltmek, düzeltmesi için yazara iade etmek ya da yayın planından çıkarmak editörün ukdesindedir. Bu nedenle az sonra, kitaptan bazı alıntılarla açıklamaya çalışacağımız durum, benim için bir editörlük faciasıdır.

Bu konu üzerinde uzun uzadıya durmam elbette maksatlı. Yayınevinin editörü Müren Beykan ve onun yönettiği Günışığı Kitaplığı ekolü; yayıncılıkta editörlüğün belirleyici önemini savunan bir mevzideler.

Ama bu hassas duruşun "Çat Kapı Dayım" kitabı ile boşa çıkması benim için şaşırtıcı. (Yayınevinin bu duruşunu zayıflatan başka başka kitaplar da ilerde sayfalarımızda yer alabilirler.)

Elbette bu durumun nedenlerine dair bazı tahminlerim var.

Örneğin bir ulusal gazetemizin kitap ekinde kitap tanıtım yazıları sürekli yayınlanan, ismi edebiyat çevrelerinde eni konu duyulmuş, gelecek vaat eden ödüllü bir öykücü; sayın Fadime Uslu herhalde bir yayınevi için ciddi prestij kaynağı olabilir. Dahası bu yazarımız, gazetedeki köşesinde o yayınevinin kitaplarını da, son dönem belli bir sıklıkla tanıtmış ise (tüm bu tanıtım yazıları direk Günışığı Kitaplığı web sitesinde bulunabilir) ortadaki faydanın "prestij" ile sınırlı kalmayabileceği ileri sürülebilir.

Üstelik bu örnek olaydaki kurgunun belli nüanslarla, yakın zamanda başka başka "tanınmış" edebiyatçılarla da yaşanmış olması durumu iyice manidar hale getirebilir. Kısacası, Günışığı Kitaplığı için; bu "tanınmış" edebiyatçılarla oturttuğu çalışma şekli ortaya bir "ısmarlama edebiyat" örgüsü çıkarmıyor mu? Dahası bu edebiyatçıların gerek kendilerine ait gazete köşelerinde, gerek sosyal medyada, gerek sektörü ilgilendiren her türlü etkinlik vb. olayda sürekli "sözde tarafsızca" Günışığı övgüsü çabası içinde olmaları ne derece inandırıcı?

Ortadaki bu tablo o derece vahim ki; anlatmaktan kitap hakkında konuşmaya bile fırsat bulamadım. Ancak bunlar konuşulmak zorunda. Sektöre gerçekten büyük katkıları olan, belli anlamlarda gerçekten "yol açıcı" işlev üstlenen Günışığı Kitaplığı; benim için hatalı sektörel eğilimlerin de en uç noktalarında gezindiği için önemlidir. Bu nedenle eleştiri oklarım ona yöneliyor.

Yayıncılık, özellikle de çocuk/genç yetişkin edebiyatı yayıncılığı benim için piyasa kurallarından korunması gereken, saf-temiz bir alan. Bu saflığı bozan, kapitalist pazarlama çarklarının sektörde yer etmesini sağlayan her girişim beni üzüyor, kahrediyor. "Profesyonelleşmek", "sektörü genişletmek", "daha çok çocuğu, daha çok kitapla buluşturmak" ve benzeri bahaneler ile yayıncılığın ruhuna aykırı atılan her adım çocuk edebiyatını üzücü bir sona hazırlıyor. Ki bu "son"un görüngüleri şimdiden ortada; devlet destekli "dini çocuk-genç yayıncılığı" ve yanı sıra sermaye grupları destekli "sabun köpüğü çocuk-genç edebiyatı". Para ve gücü olanın renk ve yön verdiği yayıncılık sektörü...

Can, TUDEM, Günışığı ve diğerleri; sektörü plaza yayıncılığına, özel okul satışı odaklı tema yayıncılığına götüren eğilimleri kendilerinden başlayarak kırmak zorundalar. Gerçek edebiyatın zorlu yöntemlerine, belki az satan ve zarar eden "saf usullerine" dönmek zorundalar. Gerçek yol açıcılık bu olacaktır. Bırakın dağıtımı, pazarlamayı, satışı; mesleği bu olanlar düşünsün. Dağıtımcılar, kitapçılar, ajanslar bu işler için var. Siz satış-pazarlama işine soyunmayı bırakın, yayıncılık yapın!

"Dayım" gerçekten "Çat Kapı" mı?

Şimdi kitabımıza dönelim biraz.

Kitabın ismi "Çat Kapı Dayım". Daha kitabın giriş bölümünde, kurgu kaynaklı bir zaman karmaşası yaşıyor okur. Kahramanımız Şeyma'nın (13 yaşında bir kız çocuğu), dayısının hikayeye girişi (hikayeye girişi ama "çat kapı" gelemeyişi)  bu zaman karmaşasını yaratıyor.

Öykünün başladığı yağmurlu pazar günü, güzelce betimlenen ev ortamı, ayrıntılı anlatılan ev halleri ve Şeyma'nın düşünsel akışı size dayının o gün geleceği, az sonra içeri gireceği hissini veriyor. Şeyma yazdığı bir öykü üzerine yoğunlaştığı sırada, bize dayısının geçmişteki gelişlerinden birini anlatmaya başlıyor. Başlangıçta yaratılan hava ve bu anlatı karıştığında, bir an beklenen misafir geldi sanıyorsunuz. Ama geçiş öyle düzensiz ki; anlatım bozukluğu var diye düşünüyorsunuz. Ama tekrar, dikkatlice okuduğunuzda anlatım bozukluğu olmadığını görüyorsunuz. Şeyma'nın anlatısında zamanda geriye dönük büyük bir sıçrama var (5 yıl) ve anlatıda geçiş o kadar keskin ki; okuyucu bunun bir "flash-back" olduğunu ancak bir kaç sayfa okuduktan sonra fark edebiliyor. Dayının kesin geliş zamanı ise, çok sonra Şeyma ve kardeşi arasındaki bir diyalog ile kesinleşiyor:

"Abla dayım ne zaman gelecek?"
"Az kaldı deyip karşı duvardaki saate bakıyorum. Biri yirmi geçiyor. Haftaya bugün bu saatlerde kesin gelmiş olur" (sayfa 29)

Kitabın girişinde betimlenen ev-aile ortamı, hatırlama yoluyla kurgulanan "dayı" portresi ve en nihayetinde alıntıladığımız bu konuşma ile "dayı"nın geliş tarihi okura ilan edilmiş oluyor. Ne var ki; kitaba da ismini veren bu "çat kapı" geliş ancak kitabın 77. sayfasında gerçekleşebiliyor. Ki; kitabımız 119 sayfa olduğuna göre ve aslında "dayı"nın geleceğini herkes bildiğine göre ortada pek de "Çat Kapı" bir durum yok!

Şeyma'nın dayısının geliş zamanlaması ile başlayan kurgu kaynaklı zaman sorunları, ilerleyen sayfalarda da kendini gösteriyor. Olay örgüsünün kuruluşu sırasında birkaç kez, sahne tamamen değişiyor ve zaman sıçramalarına maruz kalıyoruz. Başlangıcına tanık olduğumuz olayların merak ettiğimiz sonlarını, bu zaman sıçramalarının ardından "özet" olarak öğreniyoruz. Bunlardan en önemlisi yine kitaba ismini veren "Dayı"nın gidişi ile ilgili. Gelişi zar zor gerçekleşen Şeyma'nın dayısı, siz onunla ilgili gelişmeler, yeni olaylar beklerken,"Denizaltında kayalıklara gizlenen öyküler" başlıklı bölümden sonra birden gidiveriyor.
Okuduğumuz kadarıyla sadece bir akşam yemeği ve gece sohbeti kadar sürdüğünü düşündüğümüz bu kısa ziyaretin, aslında düşündüğümüz kadar kısa olmadığını ancak Şeyma ve yakın arkadaşı Esra'nın konuşmalarından öğreniyoruz.

Bu bilgiyi edindiğimiz noktaya kadar; okulda geçen bir tam ara bölüm ve bir başka ara bölümün başlangıç kısmı "Dayı" sız geçiyor. Kitabın o ana kadar anlattığı hiçbir şey ile direk bağlantı kuramıyorsunuz bu bölümlerde. Geçiş o derece kopuk ki, sadece bahsettiğimiz 15 sayfayı okuyan biri; kitabın ana temasının çok farklı olduğunu söyleyecektir size. Tamamen bağımsız ve salt okula (eğitim yönetimi ve öğretmen faktörü vb.) dair "pedagojik" kaygılar taşıyan bir bölüm okuyorsunuz arada. Karşımıza çıkarılan müdire hanım tiplemesi "mesaj kaygısı"nın uçlaşmış örneği. Rukiye isimli müdiremizin bir kural ihlali sonrası iki öğrenciye, okuldaki diğer öğrencilerin huzurunda verdiği ceza ne demek istediğimizi anlatacak size:

"Bu gördüğünüz arkadaşlar bir ay boyunca sizlerin kölesi olacak. Onlara ne isterseniz yaptırabilirsiniz." (sayfa 102)

Yazarımız; "pedagoji" özürlü, "kötü" eğitimci tiplemesi yaratabilmek adına abartabildiği kadar abartıyor. Çünkü o akış içinde başka çaresi yok. O tiplemeyi yaratmak, tipleme üzerinden "kendisi söz söylemeden" eleştiri yapmak zorunda. Ama abartı o derece fazla ki... Bir ilköğretim okulunda bulunan tüm öğrencilere, 1 ay boyunca kölelik yapma cezası! Üstelik bu kötü eğitimci "prototipi" efendi-köle diyalektiğine de sahip:
"...Efendiliği suistimal etmek yok! Köleler köleliğini bilecek...." (sayfa 102)

Bu prototipin inandırıcılığı, üretilen cezanın çocuklarda yaratacağı korkunç çağrışımlar-etkileşimler vb. bir yana; bu çok önemli "pedagojik" mesaj kitapta ne kadar yer kaplıyor dersiniz? "Hepimizin öyküsü: OKUL" başlığı ile aktarılan 6-7 sayfa kadar bir bölümde. Kitapta başka hiçbir konuya, bölüme vb. bağlanmayan bir ara anlatı bu. Ama neden orada, öyküye katkısı ne, bilen yok!

Aynı şekilde ve aynı bölümde Esra'nın erkek arkadaşı ile "öpüşmesi" olup bitmiş bir olay örgüsü içinde çıtlatılıp geçiliyor bize. Hatta öyle hızlı ve üstü kapalı oluyor ki bu; Esra'nın kızgın ve endişeli halinin sebebini anlayamıyoruz bile. O noktada Şeyma'nın açıklaması imdadımıza yetişiyor:

"Uzun ders molasında, arka bahçedeki, dalları yere kadar eğilen söğüt ağacının altında Esra'yı öpmüştü Cem ve şimdi arkadaşlarının yanında bir kahraman gibi kasılıyordu" (sayfa 98)

Şeyma'dan öğrenerek netleştirdiğimiz "öpüşme" olayı sırasında, Esra ve Cem ikilisinin müdür Rukiye'ye yakalandıklarını anlıyoruz. Bu yakalanma sonrası Esra'nın aile korkusu yaşarken, Cem'in gururla "kasıldığını" öğreniyoruz. İşte kötü eğitimci prototipinin çizildiği 6-7 sayfalık bölümde verilen ikinci "mesaj" bu. Yine kitabın başka hiçbir konusu ile direk bağdaşmayan (sadece Şeyma'nın başka bir ara bölümde, çocukluktan genç kızlığa geçiş üzerine düşünceleri sırasında bahsedip geçeceği bir örnek olması dışında) bir öykücük. Ne kurguya, ne zaman akışına, hiç bir şeye bağlayamıyorsunuz bunları...

Olay bütünlüğü ve zaman akışı kayboluyor. Ta ki; Şeyma ve Esra sohbetleriyle sizi tekrar ana konuya döndürünceye kadar. Ki; nasıl dönüş! Öpüşme olayı, prototip müdür, efendi-köle cezası vb. birden unutuluyor.

"Dostların zamansız kırgınlığı" ara başlığı ile verilen bölümde öncelikle Şeyma'nın dayısının gidişini haber alıyoruz. Oysa biz "Dayı"yı, daha geldiği gün, Şeyma ile sohbet vaziyetinde bırakmıştık!

Dayının gidişi ilan edildikten sonra, o ana dek Şeyma'nın dayısı ile herhangi bir karşılaşması, konuşması vb. olmayan Esra'nın şöyle mırıldandığını duyuyoruz:

"Senin dayın palavracının teki" (sayfa 105)

Okur Esra'nın, Şeyma'nın dayısına olan bu hasmane tutumunu anlayamıyor elbette. Bunun nedeni yok çünkü. Ya da varsa bile 105 sayfa boyunca bu bizden saklanıyor. Anlatılmıyor. Yani dayının gittiğini öğrendiğimiz gibi, birden bire Esra'nın dayı hakkındaki olumsuz görüşünü de öğreniyoruz. Niye diye düşünürken, yazar Şeyma ile Esra'yı "küstürerek" yanıt vermiş oluyor bize. Yani ara bölüm başlığı anlam kazanmış oluyor birden.
Kitap boyunca, nerdeyse Şeyma'nın dayısından çok bahsedilen bir erkek arkadaşı olan Esra ile Şeyma arasındaki dostluk ilişkisinin; "erkek arkadaş" temelinde bir sınavdan geçişini izliyoruz hızlıca. 7-8 sayfada özetlenen ve nihai "barış" ile çözümlenen bu sınav, bir başka "öğretici" mesajı yazarın bizlere. 

Bu "kör, parmağım gözüne" mesajdan sonra sayfa 112'de dayımız (belki de kitap isminin hakkını ilk defa verecek şekilde) tekrar arzı endam ediyor. Hem de kalıcı olarak. Yanında bir köpekle gelen Şeyma'nın dayısının (bir öncekinde papağan, ondan öncekinde de maymun vardı yanında) denizciliği bırakmış olduğunu öğreniyoruz. Her şeyden çok önemsediği, babasıyla (Şeyma'nın dedesi) arasının bozulmasına neden olan denizcilik aşkını birden bire bu köpek için terk etmiştir dayı.

Yazara göre bu o kadar olası ve doğaldır ki; üzerinde yeterince durup açıklamak-olay kurgusu örmek ihtiyacı bile hissetmez. Kısa bir bildirim ve açıklama yeterlidir bir insanın bir anda tüm yaşamını değiştirmesi için. Üstelik Şeyma ve ailesi de, bu bildirim ve kısa açıklamayla yetinirler benden farklı olarak. Oysa ki; aynı Şeyma kitap başlangıcında başka başka detaylar üzerine uzun uzun düşünmekten, yaşının hayli üzerinde yorumlar yapmaktan çekinmez hiç!

Bölüm başlığı ne işe yarar?

"Bölüm başlığı ne işe yarar?" başlığını gördüğünüzde, yazımızın bu bölümünün "bölüm başlıkları ve ne işe yaradıkları üzerine" olduğunu hemen anladınız tabi. Evet genellikle böyledir bu durum. İstisnaları elbette olmakla birlikte (soyut ara başlıklar, deneme yazıları, metafor başlıklar vb. vb. gibi) genelde bir ara bölüm başlığı, o bölüme referans verir. Ama elimizdeki kitap bu konuda da bizi yanıltıyor.

"Editörlük faciası" dememizi anlamlı kılacak temel bir kaç hatadan biri bu. Sayfa 42 ve ara bölüm başlığı şöyle: "İki kardeşe bir oda dar"

Bu başlığı okuyan ve kahramanımız Şeyma'nın bir kardeşi olduğunu bilen okur; bu bölümde haklı olarak "paylaşılamayan bir oda" bekleyecek. İki kardeşin küçük bir odada didişmesi, alan ve hakimiyet kavgasına girişmesini belki... Ama ne yazık ki bu beklenti boşuna. 10-11 sayfalık ara bölümde neler neler oluyor ama başlıkta sözü edilen "oda" sıkıntısından eser yok. Hatta iki kardeşin ortak odasının bahsi bile geçmiyor. 

Hikayeye hızlıca giren ve aynı hızla (yine bir zaman kopması sonrası gittiğini öğrendiğimiz) giden yavru köpeğin çiş eğitimi, Şeyma'nın babası hakkında yaratılmaya çalışılan olumsuz izlenim, anne için çizilen olumlu tipleme, anlayışlı ve yardımsever komşu teyze, komşu teyzenin aynı zamanda bizimkilerin en yakın arkadaşı konumundaki 3 çocuğu vb. vb. bu 10 sayfada anlatılıyor ama oda konusu hakkında bir kelime edilmiyor.
Ne var yani diyebilirsiniz. Hatalı konulmuş bir başlık! Öyle mi acaba?

Sayfa 112 de birden bire şu açıklamayı yapıyor Şeyma bize:

"Dayımın gidişinin hemen ardından, sessiz sedasız sandık odasına taşınmıştım. Bilgisayarı da almıştım yanıma. Kardeşimin onu kullanmak için benden izin almak zorunda olması, tuhaf bir keyif veriyordu bana. "

Okur için bu paragraf şaşırtıcı. Çünkü bu açıklamayı gerektirecek bir olay yok kitapta o ana dek. Olay örgüsü gereği zamanda yeni bir sıçrama (4 ay kadar) olmuş ve Şeyma birden bire "oda" değişimini anlatıyor. Bilgisayar kullanımında kardeşiyle yaşanan bir "hakimiyet" meselesine referans veriyor. Ama neden? Acaba az önce bahsettiğimiz "İki kardeşe bir oda dar" ara başlığı taşıyan bölümde anlatılması gereken bir ara bağlantı atlandı mı? Daha da kötüsü; başlık böyle olduğuna göre bu bağlantı aslında vardı ama "editörlük" çalışması sırasında atıldı ve fakat başlık böyle mi bırakıldı? Hiç öğrenemeyeceğiz büyük olasılıkla!

Benzeri bir bölüm başlığı-içerik farklılığı sorunu "Kahramanımız kendi öyküsüne dönüyor" başlığında da karşımıza çıkıyor. Bu başlıktan ve öykücüğün gelişinden (sevimli bir yavru köpek kitabımıza "Canlanan öykünün sevimli kahramanı" ara başlığı ile girmişti), yavru köpeğin bir "kurgu" içinde kitaptan çıkmasını bekliyorsunuz. Ama bu gerçekleşmiyor. Başlık, bölümü açıklamıyor. Başlığın bahsettiği, yavru köpeğin "kendi öyküsüne dönüş"ü ancak bir bölüm sonra bize sadece bildiriliyor. Olmuş bitmiş bir olay olarak öğreniyoruz bunu. Oysa bize pat diye, kısacık bildirilen bu olayın başlığı var! Hem de bir bölüm öncesinde... Acaba yazar mı unuttu, editör mü "düzeltti"?

Steril Prototip Kahraman

Yukarıda bahsettiğimiz olası "oda" sorunları bir yana, kitapta çizilen kardeşlik ilişkisi tipi (Şeyma ve kardeşi arasında) aslında gerçek olamayacak derecede düzenli-doğru-steril... Sercan (Şeyma'nın kardeşi) çok soru sormak dışında Şeyma'yı üzen bir kardeş değil. Şeyma'nın da kitapta Sercan'a dair en büyük serzenişi şu:

"Kardeşin varsa, bazı işlerini yarıda bırakmaya da hazır olmalısın anlamına gelir bu." (sayfa 26)

Bu anlayışlı ablanın kardeşine dönük endişeleri de derinlikli:

"Sercan okumayı sevmiyor. Okuma zahmetine gireceği yazılardan da hoşlanmıyor. Varsa yoksa bilgisayar oyunları ve televizyon." (sayfa 25)

Bu okuma sevgisi o derece derin ve pedagojik bir bilince denk düşüyor ki Şeyma'da; okuyucu hayran kalıyor.

"Kardeşimin kitaplardan korktuğunu düşünüyorum. (...) onun da kitapları sevmesini istiyorum. Paylaşacak daha çok konu bulabilirdik o zaman.
(...) O zamanlar okumamayı bir hastalıkmış gibi görüyordum ve onu tedavi edecek ilacın yine kitap olduğunu düşünüyordum. Ama yanılmışım." (sayfa 26)

Şeyma 13'ünde bir çocuk. Ama bu düşünce sistematiği ve ifade yeteneğine sahip. Ki; kitabın değişik bölümlerinde benzeri derinlikte, hatta daha karmaşık ifadeleri var Şeyma'nın. Mesela hemen kitabın başında yer alan "öykü" denemesinin son bölümü:

"Çocuklukla gençliğin arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştık. Ayna karşısında saatlerce saçlarını tarayan, kaşlarını aldırıp makyaj yapan kızlara dudak bükerek baksak da, onlara özenir, çocuk olmaktan hiç mi hiç geri kalmazdık.
Yoksa biz hep bir şeyleri mi özlüyoruz?" (sayfa 13)

Başka bir alıntı:

"Şeyma sen zaten bir öykünün içindesin, yaşadığın ve sevdiğin kişilerle paylaşmaktan mutluluk duyduğun bir öykünün" (sayfa 48)

Bu kitapta yazarın gerçeklik algısını, Şeyma tiplemesindeki inandırıcılığını bir düzleme oturtmakta zorluk çekiyorum. Sayın Fadime Uslu'nun şimdiki halinden (yetişkin halinden), çocukluğuna bir projeksiyon görüyorum burada. Sorun da burada başlıyor.

Neden Şeyma konuşuyor o halde kitapta? Şeyma konuşacaksa bu ifade tarzı ve algı derinliği ne derece gerçekçi? Eğer edebi kaygılarla bu ifade tarzı kullanılacaksa, neden "yazar" kendi sesiyle anlatmadı hikayesini bize?

Şeyma tiplemesindeki bu sterillik tüm ilişkilerinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor:

"Kendimi onun yerine koyuyorum: Ödevlerden sıkılmışım. Bilgisayar oyununun başından az önce kalkmışım. Ev de çok sıkıcı. İçeride ağır bir hava var. (...) Ben dokuz yaşında bir çocuğum. Ablam da beni yargılamaya hazır." (sayfa 26)

13 yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen, 9 yaşındaki kardeşine empati ile yaklaşıp derinlikli bir anlayış geliştirebilecek kadar düşünceli;

* "(...) Birden, gemiden daha uzun bir yılanbalığının yüzeyi yara yara, iskele tarafından hızla süzüldüğünü gördüm. (...) Meğer, bu yılanbalığı sahil koruma ekipleriyle anlaşmalı çalışıyormuş." (sayfa 94-95)

Dayısının tüm "palavra"larına içtenlikle inanacak kadar "saf";

"Babamı yanımdayken özlüyorum, bu daha da can sıkıcı. Aramıza kocaman kalın bir duvar ören gazetesinin arkasında, bacaklarını sürekli sallayarak onun neyi özlediğini doğrusu çok merak ediyorum." (sayfa 21)

Babası ile ilişkisindeki "gerilimi" duru şekilde tanımlayacak ve hatta babasına dönük bir çözümlemenin ilk satırlarını üretecek derece güçlü bir "tahlil"ci;

* "Esra değişiyordu. Ben değişiyordum. İlgilerimiz, birbirimizden beklentilerimiz değişiyordu. Artık çocukluğun saf uçarılıkları geride kalıyordu, hissediyordum." (sayfa 108)

Ergenlik sorunlarını ve değişimlerini derinlemesine anlayacak ve yorumlayacak kadar "yetişkin"

* "(...) Bak Şeymocum, kızma darılma, yazdıkların öykü değil bence.(...) Boncuk'muş, gelmişmiş, yok yemek yemişmiş, geç bunları. Kimi ilgilendirir kayıp bir köpeğe ne yaptığınız. Madem öykü yazacaksın, ben sana anlatayım da, benim anlattıklarımı yaz." (sayfa 92)

Diyebilen dayısına darılmayacak, hatta bu söylediklerini haklı bulacak kadar olgun...

Öte yandan; kafede bir erkek çocuğuyla oturmaya bile tahammülü olmayan ergen bir genç kız (sayfa 61), dayısının çok basit bir kandırmacasına hemen inanıp kendini kaptıracak kadar çocuk (sayfa 78)...

Kısacası 13 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek sterillikte bir prototip! Nereye koyarsan uyum sağlıyor. Adeta ideal çocuk!

Çocuk kitaplarında "çocuk sesi" ile yazmak, çocuktan bakmak elbette güzel. Ama başarabildiğinizde!
Gerçekliğe uymayan, sizin "yetişkin" halinizden süzülüp gelen fikirlerinizi temsil eden "çocuk" kahramanlar belki kulağa hoş geliyor olabilir. Hatta okuyucunun rahatlıkla "özdeşleşebileceği" tiplemeler üretmiş olabilirsiniz. Ama "inandırıcılık" sorunu tüm gövdesiyle kitabınızdan size el sallar!

Başka Başka Kurgu Boşlukları - Zaman karmaşaları

Pek çok alıntı ile uzun anlatılara giriştim. Bunları çoğaltmak, hatta tüm kitabı cümle cümle alıntılayıp üzerine konuşmak mümkün. Ama uzatmayayım. Sadece bazı önemli bulduklarımı alt alta sıralayayım:

* Yavru köpeğin önemli bir figür olarak, aileyi bir tartışmanın içine itecek ve babayı "olumsuzlayacak" bir kahraman olarak hikayeye girişi; ardından birden bire anlamadığınız şekilde hikayeden çıkarılışı. Sözde amaç; baba ile Şeyma arasındaki gerilimi betimlemek ve buradan kitabın sonuna referans vermek. Ama kitabın toplam karmaşasında bir çocuğun bunu anlaması neredeyse imkansız...

* Sercan ile en yakın arkadaşının "kazı" hikayesi. Yazar bir kaç kez, kitabın değişik safhalarında bu gizemli kazı çabasından bahsediyor. Şeyma'yı ve onun sayesinde okuru meraklandırıyor. Ama ne oluyor tahmin edin. Hiç bir şey! Konu hiç bir yere bağlanmadan kalıyor. Sizde merakınızla kalıyorsunuz!

* Şeyma'nın kitabın başında tüm gün başka başka işlerle uğraşıp, bize başka başka düşünceler aktardıktan sonra (tam 64 sayfa); gece birden bire annesine "Dayım nasıl denizci oldu" sorusunu yöneltişi. (sayfa 64)
O ana kadar kitapta bu  soru ile ilgili en ufak ima bile yokken, birden bu konunun "çok önemli" hale gelişi ilginç. Öyle ki; anne ilk defa Şeyma'nın yanında sigara içecek kadar düşüncelere dalar, gerilir. Şeyma 13 yaşına gelene dek bu tür "hassas" bir konuşma yapılmamıştır hiç! Dahası Şeyma bu konuda daha önce hiç soru sormadığı gibi, anne-babası da hiç bahsetmemişlerdir dayının denizci oluş hikayesinden vb. vb...

Şeyma durup dururken bu soruyu niye sordu? Gece uykusunu kaçıracak kadar niye önemsedi bu konuyu? Anne bu soruyu neden bir "derin düşünce ritüelinin" başlangıcına çevirdi? vb. vb... Sorular çoğaltılabilir. Ama yazarın yanıtı çok basit: Şeyma'nın dedesi oğlunun terzi olmasını istiyor. Ama oğlu, yani Şeyma'nın dayısı askerde gördüğü denize aşık olup, denizciliğe başlıyor. Babası ile arası bozuluyor. Yıllarca Şeyma'nın haberi olmayan, ondan saklanan gerilimli ve hüzünlü hikaye bu... Dahası uzun uzun dramatize edilen bu tablo, kitabın ilerleyen bölümlerinde Şeyma ve baba arasındaki ilişkiye de yansıtılıyor bir şekilde. Ey "mesaj kaygısı", nelere kadirsin!

* Esra erkek arkadaşı ile buluşmaya giderken Şeyma'yı da götürmek istiyor. Çünkü erkek arkadaşının yanında bir çocuk daha var. Şeyma gitmek istemiyor. Ama Esra ikna ediyor onu. Sayfa 57'de burada bitiyor bu detay. Bir sonraki sayfada bu konuyla ilgili tek satır yok. Zaman ve mekan değişiyor. Okuyucu affallıyor. Sayfa mı eksik diye tekrar tekrar kontrol ediyor. Hayır sayfa eksik değil. Konuya ancak 4 sayfa sonra, yine bir anı anlatısı şeklinde dönüyoruz!
....

Uzattım yine galiba. Burada keseyim en iyisi.

Öykücü kimliği anlattığı kısa kısa öykücüklerle, kurduğu duru ve anlaşılır cümlelerle kendini gösteren Fadime Uslu; bu alandaki başarısını bu öykücükleri birleştirip "bütün" oluşturmakta gösteremiyor. Kurgu boşlukları, bölümler arası geçiş sıkıntıları ve zaman sorunlarının yanı sıra; sayın Uslu'nun kitabını oluşturan "öykücükler" birbirini tamamlayan bir yapboza dönüşemiyor.

Kitapta işlenmeye çalışıldığını (bir yetişkin olarak) hissettiğim ana temalar dizgesi elbette var. Bunların başında Şeyma ve babası arasındaki "iletişimsizlik" geliyor. Edebiyatta "baba-kız sorunları" ekolüne referans verebilecek bir bakış oluşturma kaygısını, yetişkin okur ve metni satır satır inceleyen bir meraklı olarak ben hissedebiliyorum. Ama kitabın hitap ettiği okur tarafından (Günışığı Kitaplığı web sitesi bu kitabı "8-12 yaş" olarak sınıflandırmış) bu kaygının anlaşılamayacağından da eminim.

Bunun başlıca nedenlerinden biri; Şeyma'nın her yönüyle tanımlanmış-steril bir kimlikle kitaba damgasını vurmuş olmasının yanında, babasının aslında hakkında bir iki şey dışında hiçbir şey bilmediğimiz silik bir "tip" oluşudur. "Dayı"dan pek hoşlanmayan, çok gazete okuyan, hayvanlarla da arası iyi olmayan, sessiz ve çocuklarına vakit ayırmayan biri "baba". Bize anlatılan sadece bu. Dahası bu bile dağınık, bölük pörçük veriliyor bize.

Yine kitabın mesajları arasında sayabileceğim "kuşak çatışmasına hazırlıklı ol", "hayallerinin peşinden koş", "sevdiklerinle zaman geçir, paylaş ve onlara değer verdiğini göster", "kitap oku" ve benzeri gibi genel doğrular, öykücükler yoluyla yer yer abartıya kaçacak şekilde aşılanmaya çalışılıyor okura.

Sonuç olarak; kurgu, zaman örgüsü, anlatıcı dili/gerçekliği, abartılı mesaj verme kaygısı vb. pek çok faktör nedeniyle bu kitap beni hayal kırıklığına uğratmış durumda. Umarım yayıncı ve yazarın işbirliği bundan daha anlamlı üretimlerle devam eder.

Uğur Y.